• dolar dolar 3.3645
  • euro euro 3.6278
Whatsapp
Eklenecektir.Vatsap Bildirme
  • 01-11-2016 18:30

DEDE KORKUT ÖYKÜLERİNDEN GÜNÜMÜZE YANSIYAN DOĞUM GELENEKLERİ

DEDE KORKUT ÖYKÜLERİNDEN GÜNÜMÜZE YANSIYAN DOĞUM GELENEKLERİ

DEDE KORKUT HİKAYELERİNDEN GÜNÜMÜZE YANSIYAN DOĞUM ADETLERİ
Arş. Gör. Sinan GÖNEN


ÖZ: Geçiş dönemlerinin başlangıcı doğum olayıdır. Doğum etrafında
birçok kalıplaşmış âdet oluşmuştur. İnsan yaşamını çevreleyen bu âdetlerin kökeni çok eskilere kadar dayanır. Bu makalede Dede Korkut Hikâyeleri’nde geçen doğum âdetlerinin günümüzdeki uygulanışa yansıması incelenmiştir


Doğum şüphesiz aileyi bütünüyle etkiler. “Anneye benlik ve bütünlük, babaya güven, akrabaya, soya, sopa güç kazandıran ve yaşamın başlangıcı olan doğum olayı, gerek söz konusu çiftin, gerek yakınlarının
gözünde büyük önem kazanır. Doğuma ve onun kendi bünyesi içindeki
evrelerine de birtakım geçiş töreleri ve törenleri eşlik ederler.” (Örnek,
1995: 132). Günümüzde Anadolu’da doğum etrafında oluşmuş çok çeşitli
âdetler bulunmaktadır. Bu âdetler, tarihî süreç içerisinden süzülerek gü-
nümüze kadar gelebilmiştir. Bu tarih yolculuğunda bazı âdetlerimiz tamamen,
bazı âdetlerimiz kısmen unutulmuş, bazı âdetlerimiz ise unutulmadan
günümüze kadar gelebilmiştir.

Tarihî süreç içerisinden gelen bu
âdetlerimizi kayıt altına alan en önemli eserlerimizden birisi Dede Korkut Hikâyeleri’dir. Bu hikâyelerde doğum etrafında oluşmuş birçok âdetimizi görebilmekteyiz. Hikâyelerde geçen bu âdetler, yazımızda; doğum öncesi, doğum esnası ve doğum sonrasında uygulanan âdetler olmak üzere üç grupta ele alınıp değerlendirilecektir.


a) Doğum Öncesi Uygulanan Âdetler
Doğumdan önce hiç şüphesiz birçok hazırlıklar yapılır. Öncelikle, anne bu olaya kendisini psikolojik olarak hazırlamalıdır. Doğum yapacak olan anne adayı, öncelikle çocuğunun cinsiyetini bilmediği için cinsiyete
has hazırlıklardan ziyade genel hazırlıklar yapar.

Günümüzde teknolojinin yardımlarından yararlanılarak çocuğun cinsiyeti doğmadan öğrenilebilmektedir.
“Doğum yapacak anne adayının çocuğa yaptığı hazırlıkların başında ona kendi elleriyle ördüğü elbiseleri giydirmek gelmektedir. Doğum yaklaştıkça kundak takımı düzülür, beşik hazırlanır.” (Acıpayamlı,
1974: 39). Özellikle ilk anne adayları bu konuda gereken duyarlılığı göstermektir.

Bu arada anneanne ve babaanne adayları başta olmak üzere, yakın akrabalar da doğacak çocuk için hazırlık yaparlar.
“Hamilelik döneminde, hamile kadın bazı şeylerden sakınır ve çevresi tarafından da koruma altına alınır. Amaç, düşük yapmasını önlemektir.” (Biçer, 1991: 4). Bu bağlamda, ister tıbbî, ister geleneksel olsun birçok önlem alınır.“

Hamile kadın; ayıya, maymuna, deveye bakmaz; balık tavşan, paça, kelle yemez; ceset ve cenazeye bakmaz; gizli saklı bir şeyi alıp yemez.” (Örnek, 1995: 138).


“Hayat doğumla başlar. Evlilikten sonra doğum, beklenen bir olgudur.
Bu yüzden iki genç evlenir evlenmez kadına ‘Bir şey var mı?’ diye
sormaya başlarlar. Bir iki ay ‘boş gezen’, hamile kalmayan kadınlar, ‘Acaba kısır mı?’ diye telâşa yol açar. Kadına devamlı ‘Bir şey yok mu?’ diye sorularak sıkıştırılır (Biçer, 1991: 3).

Kısırlık da doğum öncesi karşılaşılan sorunlardan biridir. Bu durum etrafında birçok çare bulmaya yönelik
âdet oluşmuştur. Anadolu'da çocuğu olmayan çiftler çeşitli çarelere başvururlar. Bu bazen tıbbî yöntemlerle birlikte, bazen de gelenek ve dinî motiflere bürünmüş olarak karşımıza çıkar. Dede Korkut Hikâyeleri'nde de karşı-
laştığımız doğum olaylarında dikkat çeken noktalardan biri çocuksuzluk motifidir.

Hikâyelerde, çocuğu olmayan beyler, çocukları olması için diğer beylerden dua etmelerini isterler. İlk hikâyede Boğaç Han'ın doğumu şöyle gerçekleşir:


Yılda bir kere Hanlar Hanı Bayındır Han toy verip, Oğuz Beylerini
misafir ederdi. Bir gün Kam Gan oğlu Han Bayındır yine ziyafet vermiş-
ti; bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ ve bir yere de kara otağ kurdurmuş-
tu. Ve şöyle emir vermişti: “Kimün ki oğlu kızı yok kara otağa kondurun,
kara kiçe altına düşen, kara koyun yahnısından önine getürün, yir-ise
yisün yimez-ise tursun-gitsün dimiş-idi. Oğlu olanı ağ otağa kızı olanı kı-
zıl otağa kondurun, oğlu kızı olmayanı Allah Ta’ala kargayupdur, biz
dahı kargaruz bellü bilsün.” (Ergin, 1997: 78).


Oğuz Beyleri toya bir bir gelmeye başlayınca bu beyler arasında
Dirse Han da, 40 yiğidini alıp toya gelir. Bayındır Han’ın yiğitleri Dirse
Han’ı karşılar, kara otağa oturttur, altına kara keçe döşerler. Ve kara koyun
yahnisinden önüne getirirler.

Bunun üzerine Dirse Han:
“Bayındır Han benüm ne eksikliğüm gördi, kılıcumdan-mı gördi,
suframdan-mı gördi, benden alçak kişileri ağ otağa, kızıl otağa kondurdı,
benüm suçum ne oldı-kim kara otağa kondurdı.” der (Ergin, 1997: 79).
Buna karşılık Bayındır Han’ın yiğitleri: “Hanum bu gün Bayındır
Handan buyruk şöyle dür kim oğlı kızı olmayanı Tanrı Ta’ala
kargayupdur biz dahı kargaruz dimişdür.” deyince Dirse Han yiğitlerine
kalkmalarını söyler ve ekler: “Bu ya bendendir ya hatundandır.” (Ergin,
1997: 79).


Dirse Han evine gelerek hanımını yanına çağırır, başından geçenleri,
Han Bayındır’ın kendisine yaptığı bütün olayları hanımına anlatır ve:
“Sen den-midür benden-midür, Tanrı Ta’ala bize bir batman oğul virmez
nedendir.” der (Ergin, 1997: 80). Ardından hanımına şu şiiri söyler:


“Han kızı yirümden turayım-mı
Yakan ile boğazundan tutayın-mı
Kaba ökçem altına salayın-mı
Kara polat öz kılıcum elüme alayın-mı
Öz gevdenden başunı keseyin-mi 

Can tatlusın sana bildüreyin-mi
Alça kanun yir yüzine dökeyin-mi
Han kızı sebebi nedür digil mana
Katı kazab iderem şimdi sana.”
(Ergin, 1997: 80)


Bu şiire karşılık Dirse Han’ın Hanımı: “Hay Dirse Han, bana
kazab itme, incinüp acı sözler söyleme, yiründen örü turgıl, ala çadırun
yir yüzine dikdürgil, atdan aygır deveden buğra koyundan koç öldürgil, İç
Oğuzun Taş Oğuzun biglerin üstüne yığnak itgil, aç görsen toyurgıl,
yalınçak görsen tonatgıl, borçluyı borçından kurtargıl depe gibi et yığ göl
gibi kımız sağdur, ulu toy eyle, hacet dile, ola kim bir ağzı du’alınun alkı-
şı-y-ile Tanrı bize bir batman ‘ayal vire.” der (Ergin, 1997: 81).


Dirse Han, hanımının isteği üzerine büyük bir toy verir. Attan aygır,
deveden bugra, koyundan koç kestirir. İç Oğuz ve Dış Oğuz beylerini
çağırır, aç görse doyurur, çıplak görse donatır. Borçluyu borcundan kurtarır
ve hep birlikte Dirse Han için dua ederler.
Bir ağzı dualının duası ile Dirse Han’ın hanımı hamile kalır ve Allahütealâ
bir oğlan verir.
Bamsı Beyrek ve Banu Çiçek’in doğumları da çocuksuzluk motifi
üzerine kuruludur. Bunların doğumları ise şöyle gerçekleşir:
“Kam Gan oğlu Han Bayındır yerinden kalkmıştı. Kara yerin üstü-
ne ak otağını diktirmişti. Alaca gölgeliği gökyüzüne yükseltmişti. Bin
yerde ipek halıcığı döşenmişti. İç Oğuz, Dış Oğuz Beyleri Bayındır
Han’ın sohbetine toplanmıştı. Pay Püre Bey de Bayındır Han’ın sohbetine
gelmişti.


Bayındır Han’ın karşısında Kara Göne oğlu Kara Budak yaya dayanıp
durmuştu. Sağ yanında Kazan oğlu Uruz durmuştu. Sol yanında
Kazılık Koca oğlu Bey Yigenek durmuştu. Pay Püre Bey bunları gördü-
ğünde ah eyledi, başından aklı gitti, mendilini aldı, böğüre böğüre ağladı.”
(Ergin, 2001: 59).


Bunun üzerine Salur Kazan, Pay Püre Bey’e:
“‘Pay Püre Big ne ağlayıp buzlarsın?’
dedi. Pay Püre ‘Han Kazan niçe ağlamayayın, nice buzlamayayın, oğulda
ortacum yok, kartaşda kaderüm yok, Allah Ta’ala meni kargayupdur,
bigler tacum tahtum içün ağlaram, bir gün ola düşem ölem yirümde yurdumda
kimse kalmaya.’ dedi. 

…Böyle deyince Kazan, ‘Maksadın bu mudur?’ diye sordu. Pay
Püre Bey: ‘Beli budur, menüm dahı oğlum olsa, Han Bayındırun karşusın
alsa, tursa kullık eylese, men dahı baksam, sevinsem, kıvansam, güvensem.’
dedi.” (Ergin, 1997: 116).
“…Böyle deyince kudretli Oğuz Beyleri yüzlerini göğe tuttular, el
kaldırıp dua eylediler. ‘Allah Ta’ala sana bir oğul versin.’ dediler. O zamanda
beylerin hayır duası hayır dua, bedduası beddua idi, duaları kabul
olunurdu.” (Ergin, 2001: 58).


“Bu sırada Pay Piçen Bey de yerinden kalkarak: ‘Bigler menüm
dahı hakkuma bir du’a eylen, Allah Ta’ala mana da bir kız vire.’ dedi.”
“…Bunun üzerine birkaç zaman kiçdi, Allah Ta’ala Pay Püre Bige
bir oğul, Pay Piçen Bige bir kız virdi. Kalın Oğuz Bigleri bunı işitdiler,
şad olup sevindiler.” (Ergin, 1997: 117).
Hikâyelerde görülüyor ki çocuğu olmayan beyler, bu eksiklerini
gidermek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar.

Bunlar arasında toy düzenlenmesi, açların doyurulması, fakirlerin donatılması, borçluların borcundan
kurtarılması ve bütün bunlardan sonra yapılan dua sonucunda çocuklarının olduğunu görüyoruz. Bugün Anadolu’da da çocuğu olmayan çiftler tıbbî yöntemlerin yanında, birçok geleneksel yöntemlere de başvururlar.


Bunlar arasında; duada ve niyazda bulunmak, çeşitli yatırlara bez bağlamak, dinî yönden güçlü olduğuna inanılan insanların duasını almak yapılanların başta gelenleridir. Bu arada halk hekimliğinde de bu tip durumlar
karşısında uygulanan birçok tedavi şekli bulunmaktadır.


Hikâyelerde geçen bir diğer doğum olayı ise Tepegöz’ün doğumudur.
Bu doğum, olağanüstü bir şekilde karşımıza çıkar. Olay şöyle gelişir.
Oğuz yaylaya çıkacağı vakit Aruz’un çobanı Konur Koca Sarı
Çoban, herkesten önce davranır ve sürüsünü önüne katarak yaylaya ilk o
çıkardı. Yine yılın birinde yaylaya çıkarken Uzun Pınar’ın yanına gelen
Konur Koca Sarı Çoban, burada gördüğü peri kızlarından birini tutarak ilişkiye
girer.


Aradan bir yıl geçtikten sonra peri kızı, pınarın kenarında tepesinde
tek gözü olan bir çocuk dünyaya getirir.
Ayrıca Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması Hikâyesi’nde hamilelikle
ilgili birtakım bilgiler buluruz. Hamilelik döneminin gerçek süresi
olan dokuz aylık dönemi Dede Korkut Hikâyeleri’nde aynen görürüz. Burada
Şökli Melik’e esir düşen Burla Hatun Uruz’a “Tokuz ay tar karnumda götürdügüm oğul” diyerek seslenir ve ondan yardım ister (Ergin, 1997: 106).

Burada hamilelik döneminin dokuz ay olarak geçmesinden,
Tepegöz’ü dışarıda tutarsak doğum olayının hikâyelerde normal olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Anadolu’da da anne oğlundan yardım
isterken eğer müşkül durumda ise, annelik benliğini ön plâna çıkarak yardım
istemez mi?


b) Doğum Esnasında Uygulanan Âdetler
Doğum vakti yaklaştıkça o gün için yapılan hazırlıklar doruğa çı-
kar. Doğum yapacak olan anne adayını akrabalar yalnız bırakmazlar. Daima
onun yanında olmaya özen gösterirler. Doğum anında mümkünse
hastahaneye kaldırılan anne adayı, eğer hastahanenin olmadığı bir yerde
bulunuyorsa bir ebeye başvurarak doğumun sağlıklı bir şekilde gerçekleş-
tirilmesine özen gösterilir. Anadolu’nun bazı yörelerinde hastahaneye gö-
türülmesi ya da ebe çağırılması yerine, o yörede bu işlerden anlayan bazı
kadınlar bulunur. Doğum öncesinde bu kadınlara haber verilir. Doğumda
bu kadınlardan ebe görevini yerine getirmesi istenir.


“Doğum sırasında hamile kadının saçları çözülür, kilitli kapılar,
kilitli sandıklar, kapalı pencereler açılır. Kolay doğum yapmış kadınlar,
gebe kadının sırtını sıvazlarlar. Kuşlara yem serpilir. ‘Tanrı düğümlediği
düğümü çözer’, ‘Biz göçtük, sen de göç’ gibi dileklerde bulunulur. Silâh
atılır. ‘Fadime otu’ su içine konulup su kadına içirilir. Çeşitli ‘vefk’ler
(tılsım) kullanılır. Üstü yazılı tuğla parçaları, saksılar kadının ayağı altına
konup, kadına kırdırılır.” (Örnek, 1995: 140).
 Doğum sonrası dışarıda bekleyenlere doğum müjdesi verilir. Anne
ve çocuk hazırlanan yataklara yatırılır. Bir süre dinlendikten ve aradan
biraz zaman geçtikten sonra akrabalar ve aile yakınları çeşitli hediyeler
verirler. Bu bazen altın da olabilir. Dede Korkut Hikâyeleri’nden Bamsı
Beyrek Hikâyesi’nde de Beyrek doğduktan sonra Pay Püre Bey bezirgânlarını
yanına çağırır ve “Mere bezirganlar Allah Ta’ala mana bir oğul virdi,
varun Rum iline menüm oğlum içün yahşı armağanlar getürün menüm
oğlum böyüyinçe” diyerek oğluna hediye getirmelerini emreder (Ergin,
1997: 117). Bugün Anadolu’nun bütün yörelerinde yeni doğan çocuğa
öncelikle yakın akrabaları başta olmak üzere çeşitli hediyeler getirilir.


c) Doğum Sonrasında Uygulanan Âdetler
Doğum öncesi ve esnasında kalıplaşmış birtakım âdetlerimiz bulunduğu
gibi doğum sonrasında da kalıplaşmış âdetlerimiz bulunmaktadır.
Bunlardan bazıları özetle şunlardır: Çocuk doğduktan sonra sağ kula-
ğına ezan okunur ve çocuğa anne sütü verilir. Çocuğun doğumundan sonraki
döneme lohusalık dönemi denir. Bu dönem çocuğun doğumuyla baş-
lar ve kırk gün sürer. Bu dönemde çocuğa önem verilirken, anneye de gereken önem verilir. Kırk basması, alkarısı veya albastıdan anne ve çocuk
korunmaya çalışılır.
Doğum sonrası ilerleyen günlerde göbek bağı düşer. Göbek bağı
üzerine yöreden yöreye değişen âdetler vardır. Kimi yörelerimizde çeşitli
yerlere gömülürken, çeşitli yerlerde de saklandığı olur. Bütün bu yapılanlar
çocuğun gelecekte, olgun, temiz, zeki, okumuş birisi olması, vb. içindir.

Hiç şüphesiz doğumdan sonra yapılanlar içerisinde en önemli yeri
çocuğa ad koyma kaplar.
“Ad; insanın bireysel ve toplumsal kişiliğinin yanı sıra büyüsel,
gizemsel gücünü de gösteren bir simgedir.” (Biçer, 1991: 9). Çocuğa isim
verilirken bazı etkenler göz önünde bulundurulur. Öncelikle çocuğa ad
vermesi için yaşlı birisine yetki verilir ki, bu çocuğun genellikle dedesidir.
Bu arada, çocuğun dedesinin adı daha önce verilmemiş ise çocuğa
dedesinin adı verildiği de olur.
Çocuğa ad verilmesinde çeşitli faktörler etkili olur. “Ad, hiçbir
zaman gelişi güzel seçilmez. Çocuğun doğduğu gün, zaman, ay ve mevsim;
doğum yapılan yer; doğduğu sıradaki olaylar, kimi kişilere karşı duyulan
hayranlık, şükran ve minnet duyguları; gelenekler; ailenin varsıllı-
ğı, yoksulluğu; daha önce kardeşlerinin yaşayıp yaşamadıkları; moda;
kültür değişmeleri, vb. etmenler adın seçilmesinde birinci derecede rol
oynamaktadır.” (Örnek, 1995: 149). Bunların yanında bitki ve hayvan adları
da verilebilir. Dirse Han’ın oğluna Dede Korkut’un Boğaç adını vermesi
buna örnek oluşturur. Ayrıca, köklerini tarihten alan ya da
İslâmiyetten alan adlar da verilebilir.
Ad koymanın belirli bir törenle yapıldığı ve bunun da erişkin hâle
gelen kutsama anlamını taşıdığını da belirtmeliyiz. Dede Korkut boylarındaki
ad koyma törenleri de ilgi çekicidir. (Duymaz, 1999: 119). Çocuğun ad alabilmesi için öncelikle kahramanlık göstermesi gerekir. Çocuk kahramanlık gösterdikten sonra Dede Korkut gelerek ad koyar ve “Adını
ben verdim, yaşını Allah versin.” diyerek niyazda bulunur.
Bugün Anadolu’da aile büyüklerinden ad vermesi beklenirken
Dede Korkut Hikâyeleri’nde bu görevi Dede Korkut üstlenmiştir. Dede
Korkut Hikâyeleri’nde ilk ad verme olayı Dirse Han Oğlu Boğaç Han Hikâyesi’nde
karşımıza çıkar. Olay şöyle gelişir:


“Dirse Han’ın oğlu on beş yaşına gelince, Bayındır Han’ın ordusuna
karışır. Bayındır Han’ın bir boğası ile bir buğrası varmış. Bir yazın
bir güzün boğa ile deveyi savaştırır, seyrederlermiş. O yaz hayvanları yine
meydana çıkardıkları gün Dirse Han’ın oğlu üç ordu çocuğu ile orada
aşık oynuyormuş. Diğer çocuklar kaçışırlar, Dirse Han’ın oğlu kaçmayarak orada boğa ile karşı karşıya kalır. Çetin bir boğuşmadan sonra çocuk boğayı öldürür. Beyler çocuğun başına toplanırlar.” (Ergin, 1997: 5).

Çocuğa ad koymak için Dede Korkut gelir:
 “Hey Dirse Han biglik virgil bu oğlana
Taht virgil erdemlüdür
Boynı uzun bidevi at virgil bu oğlana
Biner olsun hünerlüdür
Ağayıldan tümen koyun virgil bu oğlana
Şişlik olsun erdemlüdür
Kaytabandan kızıl deve virgil bu oğlana
Yüklet olsun hünerlüdür
Altun başlu ban iv virgil bu oğlana
Kölge olsun erdemlüdür
Çigni kuşlu cübbe ton virgil bu oğlana
Geyer olsun hünerlüdür.”
(Ergin, 1997: 82-83)
“Bayındır Han’ın ak meydanında bu oğlan cenk etmiştir, bir boğa
öldürmüş senin oğlun, adı Boğaç olsun, adını ben verdim yaşını Allah
versin.” diyerek çocuğa ad koyar (Ergin, 2001: 26).
İkinci ad verme olayı ise Bamsı Beyrek Hikâyesi’nde geçer. Burada
adı alan hikâyenin kahramanı Bamsı Beyrek’tir.

Olay şöyle gelişir:
“Dualar sonucu Pay Püre Bey’in bir oğlu olur. Aradan on beş sene geçer.
Çocuk delikanlı olur. Bir gün av dolayısıyla babasının tarlasına gelir. Bu
sıra İstanbul’dan dönmekte olan bezirgânlar da Kara Dervend ağzına
gelmişlerdir. Fakat Evnük kalesinin kâfirleri bunlara saldırarak mallarını
yağmalarlar. Bezirgânın biri Oğuz’a kaçarken önüne çıkan tarlada gördü-
ğü yiğitten yardım ister. O yiğit kâfirleri yakalayıp malı kurtarır. Önce
yigit, sonra da bezirgânlar Pay Püre Bey’in evine gelirler.” (Ergin, 1997:
8).
Çocuk baş kesip kan döktüğü için Dede Korkut gelerek:
“Ünüm anla sözüm dinle Pay Püre Big
Allah Ta’ala sana bir oğul virmiş tuta virsün
Ağ sancak götürende müsülmanlar orhası olsun
Karşu yatan kara karlu tağlardan aşar olsa
Allah Ta’ala senün oğluna aşut virsün
Kanlu kanlu sulardan kiçer olsa kiçüt virsün
Kalabalık kâfire girende 

Allah Ta’ala senün oğluna fursat virsün
Sen oğlunı Bamsam diyü ohşarsın
Bunun adı boz aygırlu Bamsı Beyrek olsun
Adını ben virdüm yaşını Allah virsün.”
diyerek Bamsı Beyrek adını verir (Ergin, 1997: 121).
Hikâyelerde Dede Korkut’un ad verdiği diğer bir kahraman ise
Basat’tır. “Oğuz, göç ederken Aruz’un küçük oğlunu düşürürler, çocuğu
bir aslan bulup götürür, besler ve büyütür.


Bir müddet sonra Oğuz kavmi yine dönüp yurduna yerleşir. Aslanın
götürdüğü çocuk büyümüştür. Sazlıktan çıkıp atları öldürerek kanlarını
sömürmeye başlar. Toplanıp çocuğu sazlıktan çıkarıp getirirler. Fakat
her seferinde çocuk kaçıp yine aslan yatağına gider.” (Ergin, 1997: 15).
Bunun üzerine Dede Korkut gelerek: “Oğlanum sen insansın,
hayvan-ile musahib olmagıl, gel yahşı at bin, yahşı yigitler-ile eş yort
didi. Ulu kardaşun adı Kıyan Selçükdür, senün adun Basat olsun, adunı
men virdüm yaşunı Allah virsün.” diyerek çocuğa ad koyar (Ergin, 1997:
207).


Hikâyelerde geçen ad vermelerde çocukların gösterdikleri kahramanlıklar
önemli rol oynamıştır. Burada dikkat çeken noktalardan biri,
çocukların on beş yaşında ad almasıdır. Zira çocuk büyüyecek ve bir kahramanlık
gösterecek çağa gelecektir. Çocuklar gösterdikleri kahramanlıklar
doğrultusunda ad almışlardır. Bugün Anadolu’da bu âdet kaybolmuş,
yerini lâkap takmaya bırakmıştır. İnsanların gösterdikleri gayretleri, diğer
insanlardan belirgin farkları doğrultusunda lâkap almazlar mı? Bu âdetin
bize tarihin derinliklerin geldiği açıktır.


Burada; irdelediğimiz doğum etrafında oluşan âdetlerimizin, gü-
nümüze kadar büyük ölçüde değişime uğramadan geldiğini görüyoruz.
Bu da bize, Türk milletinin örf, âdet ve geleneklerine ne kadar bağlı olduğunu
göstermektedir. Tarihî kökleri çok eski bir millet olarak bugün
bizi kuşatan âdetlerimizin başlangıcını tespit etmek güçtür. Ama bu âdetlerimizin
tarih içerisinden gelişini kayıtlar altına alan değerli eserlerimiz
sayesinde, nasıl ve ne kadarının günümüze yansıdığını tespit etmek zor
olmasa gerek. Elbette bu tarih yolculuklarında birtakım âdetlerimizin unutulmuştur.
Bugün bile gelişen dünya karşısında kültür öğelerimizin bir-
çoğunun unutulduğu ortadadır. 

KAYNAKLAR
1. Acıpayamlı, Orhan (1974), Türkiye’de Doğumla İlgili Âdet ve
İnanmaların Etnolojik Etüdü, Ankara.
2. Biçer, Mukaddes (1991), “Eskişehir İlinde Doğumla İlgili Âdet ve
Inançlar, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1991, Ankara, 1-14.
3. Boratav, Pertev Naili (1973), 100 Soruda Türk Folkloru (İnanışlar,
Töre ve Törenler, Oyunlar), İstanbul.
4. Duymaz, Ali (1999), “Dede Korkut Kitabı’nda Alpların Eğitim ve
Geçiş Törenleri”, Uluslararası Dede Korkut Bilgi Şöleni, Ankara.
5. Ergin, Muharrem (1997), Dede Korkut Kitabı I (Giriş-MetinFaksimile),
Ankara.
6. Ergin, Muharrem (2001), Dede Korkut Kitabı, İstanbul.
7. Karataş, Aynur (1991), “Vezirköy (Artvin) Doğum Âdetleri”, Türk
Halk Kültüründen Derlemeler 1991, Ankara, 63-70.
8. Örnek, Sedat Veyis (1995), Türk Halk Bilimi, Ankara.
9. Sakaoğlu, Saim (1998), Dede Korkut Kitabı I-II, Konya.
10. Tan, Nail (2003), Folklor (Halk Bilimi) Genel Bilgiler, İstanbul. 



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNANLAR