• dolar dolar 3.4283
  • euro euro 3.6749
Whatsapp
Eklenecektir.Vatsap Bildirme
  • 08-11-2016 07:39

Manasçının Romanı/Ahmet Kökdemir

Manasçının Romanı/Ahmet Kökdemir

Kültür ve medeniyet tarihimizde çok önemli bir yere sahip olan ozanlar, değişik Türk boylarında baksı, yırcı, manasçı gibi değişik adlarla anılan kültür ve sanat adamlarıdır. Genellikle destan şairi olarak bilinseler de yaşanılan olayların sebep ve sonuçlarını kavramada gösterdikleri becerileri; alınması gereken dersleri tespit ve tavsiyelerindeki isabetli tavırlarıyla dikkat çekerler. Yönetenlere, aydınlara ve halka yönelik değerlendirmeleri, başka milletlerle ilişkilere yaklaşımlarındaki tarihin hafızasından damıtılmış görüşleri, geleceğe yönelik hedefleri, hayalleri yanında buhran dönemlerindeki çözüm önerileriyle de kendilerine gösterilen sevgiyi de saygıyı da hak ederler. Tarihe mal olmuş pek çok başarıya onların bilgi, tecrübe ve gözlemleriyle ulaşıldığı halde hep geri plânda kalmışlar, belki de böyle olmayı arzu etmişlerdir.

         

                     Çağın şartlarına uygun bilgi donanımlarının dışında yüksek kavrayış yetenekleriyle de dikkat çeken bu insanlar, yaşananları, devrin şartlarına göre okumak, çözümler üretmek hususunda da mahirdirler. Gelecek nesiller ibret alsın, aynı yanlışlara bir daha düşmesinler diye de olayları, destanlarıyla kayıt altına alırlar.

         

                    Oğuz Kağan’ın yanından hiç ayırmadığı, her sıkıntısında akıl danıştığı ak sakal, tecrübeli Uluğ Türk; Kün Han zamanında Irkıl Hoca;[1] arka arkaya üç Göktürk kağanına vezirlik yapan, kağanlarının attıkları her adımda yol göstericilik görevi üstlenen ve “..kağanı cesur imiş; müşaviri bilici imiş…” [2] diyen Bilge Tonyukuk ne ise, Oğuz Boylarının tamamında Dede Korkut odur: “Oğuz’un o kişi tam bilicisi idi. Ne derse olurdu. Gaipten türlü haber söylerdi. Hak Teâlâ onun gönlüne ilham ederdi… Korkut Ata Oğuz kavminin müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmayınca yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabul ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi.” [3]

         

                    Takdir toplayan bir başarı sonunda ad verme, kendisini erdemli ve hünerli oluşuyla ispatlamış olan yiğitlere beylik istemek de Dede Korkut’un görevleri arasındaydı. Pek çok olay yaşanır, savaşlar olur; sonunda ozan kimliğiyle gelir ve Oğuz-name’sini düzerdi  (hikâye eder)… Bunlar, sadece kuru macera, heyecan ve kahramanlıktan ibaret destanlar değil; bir milletin, olayları, insanları, hayatı, ölümü ve sonrasını algılama, anlamlandırma felsefesidir. Huzurlu, mutlu bir evliliğin sırları, eş seçimi, kadın-erkek ilişkileri, sevmenin usul ve adabı, zenginlik-fakirlik, dostluk-düşmanlık, yöneten-halk ilişkileri gibi hayata dair ne varsa, Korkut Ata’da bulmak mümkündü.

         

                    Günümüzde bir milyon mısraa ulaşmış olan Manas Destanı, sadece Kırgız Türklerinin değil, Türk kültürü ve edebiyatının gelişmesini halen devam ettiren şaheserlerindendir. Er Manas’ın maceraları ışığında “Kırgızların hayat tarzı, görenekleri, ahlâk ve dini telâkkileri, coğrafyası, tıp bilgileri, başka uluslarla ilişkileri”[4] yansıtılırken, genç nesiller, coşkulu anlatımın cezbesine çok küçük yaşlarda kapılıverirler. Cengiz Aytmatov, çocukluğundan itibaren işte bu kültürel iklim içinde yetişir. Onun asıl manasçısı ise, büyükannesidir. Torununu, halk hikâyeleri ve eski şarkılarla; bazen gerçek, bazen de kendi uydurduğu hikâyelerle yoğurur ve çocuk Aytmatov’u, anadilin tılsımlı dünyasına çeker. Artık millî kimliğin temel kaynağını oluşturan dil ve estetik zevk için her şey hazırdır.

         

                    Karakterini şekillendiren, kavrayış, gözlem gücü ve mücadele azmini besleyen olaylar da yine çocuk yaşlarındayken  (dokuz-on yaş) başlar: Kırgızistan’ın ilk komünist aydınlarından olan babası Törekul Aytmatov, 1937 yılında takibata uğrar ve halk düşmanı suçlamasıyla 1938 güzünde kurşuna dizilerek öldürülür. Her ne kadar 1956’da aklanarak itibarı iade edilse de halk düşmanı yaftasını yemiş birinin oğlu olarak bir insanın hayatını devam ettirebilmesinin zorluğu ortadadır. Tarım işçiliği, kolhoz sekreterliği, vergi memurluğu, postacılık ve hemen her romanına yansıyacak bir meslek olan veterinerlik, onun hayata tutunmak için gösterdiği çabanın somut delilleridir.

         

         

                     Romanlarındaki kahramanlarla neredeyse aynı öneme hâiz hayvan karakterleri yansıtmadaki yüksek başarısını, yazmadaki ustalığı yanında, veterinerlik bilgisi ile bizzat sahada çalışmasına bağlamak yanlış olmaz. Karanar, sıradan bir deve asla değildir. Dostluğu, sadakati, cesareti, duygusal dünyasıyla, asaletiyle adeta: “Asıl azmaz” iletisi ışığında bir güven sembolü, Ak Maya soyunun şartlara meydan okuyan temsilcisidir. Yedigey, onun kadar çok az insana güvenir.

         

                     Gülsarı da Karanar gibi lider yaratılışlı, sürüde hemen göze çarpan eşkin gidişli bir attır. Kendisini yetiştiren Tanabay’ın yol arkadaşıdır. Onu Tanabay’dan koparmak isteyenlere karşı da insanlara gıpta ettirecek bir direnişin romandaki temsilcisidir.

         

                    Akbar ve Taşçaynar’ın nesillerini devam ettirebilmek, yaratıldıkları tabiatta huzur içinde yaşayabilmek için verdikleri olağanüstü mücadele ile Tolganay’ın verdiği kavgayı kıyaslamak veya bir tercihte bulunabilmek kolay değildir. Bir yanda bir kurt ailesi, diğer yanda Tolganay, Suvankul ve çocukları… Yazık ki, ne zalimlerde, ne de mazlumlarda fark vardır.    

         

                     Gençliklerinden itibaren Caabars  (kar parsı) ile Arsen’in  (gazeteci) kaderlerindeki benzerlik dikkatlerden kaçmaz. Ölüm bile onları aynı mağarada yakalar. Hayvan karakterler o kadar büyük bir ustalıkla romana yerleştirilmiştir ki, onlar için hayvan tabirini kullanabilmek okur cephesinden bakınca oldukça zordur.

         

                     Yukarıda kısaca belirtildiği üzere bütün bunları, yazarın hayal ve gözlem gücüne, kabiliyetine, kurgulamadaki başarısına bağlamak da mümkündür. Ama böyle bir yaklaşımın çok sığ kalacağı, romana bu karakterlerle taşınan zenginliği anlamamak olacağı aşikârdır. Hâlbuki Cengiz Aytmatov’un hayatı ile ilgili bazı ayrıntılar, bu başarının sırlarını adım adım ortaya koyar: O, halk düşmanı yaftası vurulmuş birinin oğludur ve sadece iş hayatında değil tahsil hayatında da engellemelerle karşılaşır. Önünde fazla seçeneği yoktur. Ancak Veteriner Teknik Okulu ve Tarım Enstitüsü gibi okullara girebilir ve mezun olur. Kolhozlarda, veterinerlik yapar; işin bizzat içinde iyice pişer. Şartlar ağırdır ama bu çilenin küllerinden Tanabay ve Gülsarı doğar. Yani hikâyenin sahibi, kendi hikâyesinden beslenir. Özellikle son romanı Ebedî Nişanlı’da  (Dağlar Devrildiğinde) geniş yer ayırdığı “kader”in cilvesi…

         

                     “Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük sır. Yaşanır, yaşanırken de öğrenilir. Kader de insanın kaderidir… Kaderin sır olması bile kaderdir.”[5] “Hayatta garip şeyler olur. Bir an gelir, zaman, mekân, kişiler ve eylemler kesişir. Öyle ki, âdeta kader değişmeye zorlanır. İzahı zor garip rastlaşmalardır bunlar.”[6] Onun, “garip rastlaşmalar”, dediği pek çok olay, aslında Aytmatov’un çeşitlilik arz eden zengin donanımını cömertçe besler. Yaşanırken kolay olmasalar da…

         

         Bir daha asla göremeyeceği babasına Kazan garından veda edişleri…

         

         Zalim bir sistem ve1938’de kurşuna dizilerek öldürülen baba…

         

         Halk düşmanı yaftası vurulmuş bir babanın oğlu olarak yaşama zorunluluğu…

         

         Ailesi ve kendisi için on yaşından başlayarak, bulabildiği her işte çalışmak…

         

         Çileler içine serpiştirilen bir ışık: Büyükannesinin halk hikâyeleri, eski şarkıları…

         

         Tutku derecesinde okuma arzusu, lâkin seçme imkânının bulunmayışı…

         

         İkinci Dünya Savaşı’nın tahribatı ve Türk milletinin göz göre göre katledilişi…

         

         Kendisini ifade edebilmek için çırpınışlar…

         

         Seneler sonra babasının itibarı iade edilmesi ve 1991 yılında da toplu mezarının bulunuşu…

         

         Gorki Edebiyat Enstitüsü, Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sovyet Komünist Partisi’ne ve Yazarlar Birliği’ne üyeliğinin kabulü…

         

                    Göğüslemek zorunda kaldığı her olay aslında içinden çıktığı milletin ortak çilesidir. Şikâyet etmek yerine, karşılaştıklarının sebepsiz olmadığına inanır. Adeta kaderin görünmeyen teknesinde, gizli bir el tarafından yoğrulur, nokta nokta, hücre hücre pişer; bir romancının ötesinde, milletinin yirminci asırda yaşadıklarını destanlaştıran bir ozan, bir manasçı olarak karşımıza çıkar. Üstelik yaşananlar, acıları kolay silinemeyecek, derin izler bırakmış hadiseler olsalar da…

         

                     Bunlardan ilki, Türk Dünyası’nın tamamını etkileyen Sovyet yayılmacılığıdır. Çarlık Rusya’sı döneminde temelleri atılan kuşatma projesi, komünist ideolojinin o yıllarda dünyanın pek çok yerinde oluşturduğu yüksek propaganda gücünü de kullanarak Türk illerinin istilasına dönüşür. Sıradan insanlar veya dönemin aydınları, parti faaliyetlerine katılmak, yeni payeler elde etmek için birbirleriyle yarışırlar; karşı çıkanları, ağırdan alanları hainlik, halk düşmanlığıyla itham ederler. Okullar açılır, Türk çocukları yeni ideoloji dairesinde tam bir komünist ve Sovyet vatandaşı olarak yetiştirilir. Rejim hızla yerleşirken, gelecekte itiraz edebilecek, halka öncülük yapabilecek kimseler ise takip ettirilir.

         

                    Törekul Aytmatov gibi Türk aydınlarının başına gelenler, toplu mezarlara dönüşerek tarihin kayıtlarına girerken, ölenlerin aile fertleri acıyı yıllarca yüreklerine gömmek zorunda kalırlar. Cengiz Aytmatov, onlardan biridir. Henüz çocukken yaşadığı ve bir daha hiç unutamadığı bu travmayı romanlarına da bütün sarsıcılığıyla yansıtır: Abutalip Kuttubayev, Sovyet okullarında okumuş rejimle hiçbir problemi olmayan bir coğrafya öğretmenidir. İkinci Dünya Savaşı’na katılır, Almanlara esir düşer. 1943’te, bir gurup savaş esiri ile birlikte Güney Bavyera’daki esir kampından kaçar, ama bu defa da Yugoslav partizanlarının arasında bulur kendisini. Bir süre partizanların safında faşistlere karşı savaşır, 1945’te savaş bitince “iki ay süren soruşturma, yüzleştirme, denetleme ve beklemeden, nice umutlar ve umutsuzluklardan sonra… ana yurdu Kazakistan’a döner.”[7] Aynı okulda öğretmenlik verilir. Genç ve güzel öğretmen Zarife ile evlenir. Soğuk savaş döneminin başlamasıyla üzerindeki şüpheler, baskılar artar. Neredeyse cepheden sağ döndüğüne pişman edilir. Onun üzerinden rejime ve üst makamlara sadakatlerini göstermek isteyenler âdeta birbirleriyle yarışırlar:

         

                    “- Öğretmen demek ki siz Almanlara esir oldunuz?

         

                    …        

                    - Evet, ne olmuş esir düşmüşsem?

         

                    - Niçin beyninize bir kurşun sıkıp kendinizi öldürmediniz? ” [8]

         

        diye neredeyse kendisini hesaba çeken, bir öğrencisidir. Üstelik edep sınırlarını aşmaktan keyif alan bu öğrencinin babası, savaşa katılmamış, asker toplama görevi verilerek kollanmıştır. Cüretinin nereden kaynaklandığını ise anlamakta gecikmeyiz. Evlerine sık sık Alma-Ata’dan hatta Moskova’dan gelenler vardır!..

         

                    Birkaç gün sonra “yeni yetişen nesle öğretmenlik yapacak moral değerlerine sahip olmadığı”[9] gerekçesiyle uzak bir bölgedeki bir köy okuluna gönderirler. 1948’de Yugoslavya ile Sovyet yönetimi arasındaki anlaşmazlığın da yine zararını görecek, zorlama bir dilekçe ile oradan da ayrılarak, 1951 sonlarında ailesiyle Sarı Özek bozkırındaki Boranlı istasyonuna yerleşeceklerdir. İyi yetişmiş birer aydın olan Abutalip ve hanımı Zarife için Boranlı’da yaşamak kolay değildir; çaresiz, katlanırlar. Gündüz istasyonda çalışır, geceleri lamba ışığında çocuklarına bırakacağı yegâne mirası, “Benim mirasım, benim ruhumdan, benliğimden, yazılarımdan ibaret olacak”[10] dediği, anılarını yazar. Bilenleri arar bulur; Sarı Özek efsanelerini derler. Yedigey’in hanımı Ukabala’dan, Aral’ı anlatan deniz türkülerini; Kazangap’ın eşi Bike’den, Karakalpak türkülerini kaydeder. Ona göre: “Türküler bize geçmişimizi anlatan belgelerdir.”[11]; geçmişin ve tarihin gün yüzüne çıkarılması, millî kimliğin diriltilmesidir. Hâlbuki rejim/sistem aslını unutmuş, şahsiyetsiz mankurtlar yetiştirmenin peşindedir. Sayıları ne kadar artırılırsa, yayılma siyaseti ve sistemin yerleşmesi o kadar çabuk olacaktır. Kökleriyle buluşan, tanışan, özgür düşünen aydınlar; tehlikeli halk düşmanlarıdır. Böyle bir yafta takılan kimseye, Boranlı gibi zaruret ve sefaletin diz boyu olduğu bir yerde bile hayat hakkı tanınmaz.

         

                    5 Ocak 1953 günü, istasyonda bir yolcu tireni ile gelen üç kişi Kuttubayev’i önce sorgular, sonra suç belgeleri olarak gösterilen masal, efsane ve anılarını yazdığı defterleri de alarak; aynı gün akşamın geç saatlerinde, bu defa aksi yönden gelen tirene binip uzaklaşırlar. Ayrılık anı, gerçekten yürekleri dağlar. Zarife, çocukları Daul, Ermek; en yakın dostları Yedigey, karısı Ukabala… göz yaşları içinde çaresizliğin ıstırabına teslim olurken; Daul’un feryatları kulaklarda çınlar:

         

                    “- Atika! Atika! Yanımıza gelsene! Biz de seninle gideceğiz! [12]

         

                    - Ata! Ata! Atika! Atacan! [13]

         

                    Çığlıklar arasında, son bir hamleyle Yedigey’i de kucaklayabilen Abutalip, kulağına:

         

                    “- Onlara denizi anlat…”[14] diye fısıldar… Dostu , anlamıştır, Aral’ı anlatması gerektiğini… Denizde, özgürlük; denizde, sonsuzluk; denizde, ümit vardır…

         

         

                    Yazar ayrılış sahnesini o kadar çarpıcı yansıtır ki; okur, adeta kendisini hadisenin içinde buluverir. Bu başarıda, sonradan küllenmiş gibi görünse de, Kazan garından ailesini uğurlayan babanın  (Törekul Aytmatov), çocuk Cengiz’in yüreğine kazınmış çırpınışlarını yakalarız… Uzaklaşan trenin arkasından gücü yettiğince koşan ve bir daha asla göremeyeceğini sezdiği aile fertlerine el sallayan bir baba… Kim bilir, kaç baba, kaç çocuk, kaç aile yaşamıştır, benzer olayları…

         

                    Sistem, muhalif olabilecek veya halkı ileride uyarıp yönlendirme ihtimali olan herkesi tasfiye eder. Bunu yaparken de insanların zaaflarını ustalıkla kullanır. Jurnalcilik, birilerinin kanı ve gözyaşı pahasına yükselip daha geniş imkânlara kavuşmak, sıradan hadiselerdendir.

         

                    Sorgu yargıcı Tansıkbayev için Abutalip, hayatının fırsatıdır. Elinde yeterince delil vardır(!): Masallar, efsaneler, anılar, türküler… Geriye sadece itiraf ettirebilmek kalmakta. Hızla terfi edebilecek, ödül alan diğer meslektaşları gibi kutlama törenleri düzenleyip, ancak seçkinlerin sahip olabildiği lükslere kavuşabilecektir. Madalyalar, nişanlar, ikramiyeler, günlük bildiride adlarının okunması, yeni ve büyük konutlarda oturmak; konyaklar, kristal avizeler, zengin sofralar…[15]  Görüldüğü üzere avcı, son derece insafsız, zalim, muhteris; av ise masum, zavallıdır…

         

                    Kurulu düzenin beslendiği en önemli kaynak zulümdür ve uygun aktörleri bulmakta zorlanmaz. Orman görevlisi olarak rüşvetçi, geçimsiz, saygısız, sürekli karısını döven Orozkul’un tercih edilmesi tesadüf değildir. Çünkü sistemin ceberut yüzü, ancak korku penceresinden onunla yansıtılabilir. Hiç kimse sevmez, ama ses çıkarabilen de olmaz.

         

                    Aydınlar da, sıradan insanlar da ustaca kullanılır. İşi biten acımadan terk edilir. Tanabay, inanmış, samimi bir komünisttir. Rejimin yerleşmesi, başarısı için canla, başla çalışır. “Devrim uğruna kendi babamı bile esirgemezdim”[16]  diyecek kadar keskin görüşlere sahiptir. Nitekim kardeşi Kulubay’ın alın teri olan mallarını devretmede gösterdiği direnç yüzünden Sibirya’ya sürgün edilmesi kararına, tereddütsüz onay verir. Ama yeni devşirmeler yetişince; o da gözden düşer; ötelenir. Sovyet Rusya adına II. Dünya Savaşı’nda çarpışması, ölümlerden dönmesi, komünizmin kurumlarının (kolhozlar) yerleşmesi için kendini paralaması unutuluverir. Vefa beklemek beyhudedir. Büyük bir emekle yetiştirdiği, at sürülerinin ve yarışların gözdesi sadık yoldaşı, eşkin gidişli Gülsarı’dan farkı yoktur Tanabay’ın… Hep aynı son: Geçmişini unutanlar, kardeşini terk edenler; terk edilirler… Sovyet yayılmacılığının insan öğüten çarkları, kölelik yarışında birbirini ezen devşirmelerle dolar, taşar…

         

                    Hemen her romanında izlerine rastladığımız hadiselerden ikincisi, sonuçları itibarıyla tam bir Türk katliamı olan II. Dünya Savaşı’dır. Milletinden yükselen her sese kulak kabartan büyük ozan/manasçı, sönen ocakları, bir anda yok olan vatan evlatlarını, sakat kalanları görmüş, esir düşüp sağ kalanların çektiği acıları da yüreğinde hissetmiştir. Doğrudan veya dolaylı, Türkler için son derece anlamsız bu savaştan etkilenmeyen kahramanı yoktur. Savaş, Ruslarla Almanlar arasındadır. Kazakistan veya Kırgızistan arasında binlerce kilometrelik mesafe, aşılması oldukça güç coğrafî engeller vardır. Dolayısıyla ne hedef, ne de taraf olabilirler. Ancak “sahip!” öyle ister; onlara, boyun bükmek düşer ve ölüm kusan Alman silahlarının önüne Türk çocukları gönderilir; bir taşla birkaç kuş vurulmuş olur: Hem modern ölüm makineleri, savaşçı bir milletin çocuklarının göğsünde söndürülecek; hem de ileride maruz kaldığı haksızlığı görüp bağımsızlık talebiyle karşılarına çıkabilecek bir milletin erkeklerini yok edip; zulmün ömrünü uzatabilecekler… Nüfus artışı önlenirken, ahlâkî ve psikolojik buhranlarla bir toplum yıllarca kıvranacak… Ne yazık ki, düşündüklerinde hep başarılı olurlar.

         

                    Köyünde ailesiyle çalışıp üreterek birlikte huzur içinde yaşayan Tolgonay, önce büyük oğlu Kasım’ı, sonra arka arkaya kocası Suvankul’u, oğulları Maysalbek ve Caynak’ı savaşa göndermek zorunda kalır. Tek tek ölüm haberleriyle sarsılır. Gelini Alimanla bir başlarına kalırlar. Köy kısa zamanda dullar, yetimler kampına dönüşmüştür. Her şeye rağmen cepheye erzak göndermek, savaşı kazanmak için var güçleriyle çalışırlar. Tabii, bu kadar yaşanan, bilerek yapılanlar karşısında taş olsa çatlar. Aytmatov, içinde yaşadıkları rejimin şartlarını çok iyi bildiğinden düşündüklerini, hissettiklerini yüreği kan ağlayan anneye (Tolgonay’a), sözün sınırını aşmadan söylettirir: “Savaşa da, yaşadıkları hayata da, kolhoza da, bana da lanet…”[17] Bu çığlık, bazen de yağmur altında geçen bir yolculuğu tasvir ederken duygularını tutamayan anlatıcının feryadına yansıyıverir: “Savaş! Savaş! Lânetler olsun sana!”[18]

         

                    Barut, kan ve ölüm, savaşın bir yüzüdür. Kıtlık, artan hırsızlıklar, durumu fırsata dönüştüren ahlâksızlar, ruhî buhran ve boşluğun kurbanları, savaşın diğer yüzünü oluşturur. Aliman, severek evlendiği Kasım’ın ölümünden sonra kayınvalidesi Tolgonayla az görülebilecek bir dayanışma sergiler. Kayıvalidesini, köyüne gitmesi veya uygun biriyle evlenmesi tekliflerine hep olumsuz cevaplar vermesine rağmen, bir anlık boşluğundan faydalanan çobanla beraber olur. Çoban evlidir, çeker gider. Savaşın ne olduğunu çok iyi bilen Tolganay, bildiklerini gelininin yüzüne vurmaz, ona sahip çıkar. Utanç içinde kıvranan Aliman, çocuğunu dünyaya getirirken ölür ve dertlerden kurtulmuş olur. Asıl büyük çile, Tolganay’ın omuzlarına yüklenmiştir. Gelininin gayrı meşrû çocuğu Canbolat’ı, öz torunuymuş gibi büyütür.

         

                    Doğrudan ya da dolaylı bu büyük hadiseden etkilenmeyen kalmaz. Tanabay ne zaman yalnız kalıp geçmişi düşünse, savaşın girdabından kurtulamaz. “altı yıla varan bir süre asker olarak yürümüş durmuştu. Savaşta ise bahtı yaver gitmiş, Tanrı ona yardımcı olmuştu. Bir keresinde bir çarpışmayla berelenmiş, bir başka seferinde de bir şarapnel parçası ile göğsünden yaralanmış, iki ay kadar hastanede yatmış, sonra yeniden kıtasına katılmıştı.”[19]  “..zaman zaman düşlerine giren, kendisine soğuk terler döktüren o savaşı…”[20] asla unutamaz. “Ben cephedeyken” diye başlayan cümleleri, söz başı hükmündedir. Gönlünü kaptırdığı Byubyuşan da bir savaş duludur.

         

                    Tanabay Bakassov’un ruhuna kazınan bu milât, Yedigey Cangeldi açısından da farksızdır. “1944 sonlarında sakatlanıp bir beyin sarsıntısı geçirince onu ordudan terhis etmişlerdi. Dıştan bakınca eli-ayağı yerinde, sağlam bir insandı. Başı da sağlam görünüyordu ama pek eskisi gibi durmuyordu yerinde. Kulakları vınlıyordu... Birkaç adım atınca sendeliyor, başı dönüyor, midesi bulanıyordu. ..Bazen dili de tutuluyor ve bir çift sözü güçlükle söyleyebiliyordu. Yanı başında patlayan bir Alman bombasının şoku pek fena etmişti onu.”[21] Karısı Ukabala sayesinde hayata yeniden tutunabilir. Savaştan evvel Aral kıyısında mutlu bir balıkçıdır. Ağır yaralı döndüğünden çalışamaz. Dostu Kazankap sayesinde Boranlı istasyonunda iş bulabilir, hayata yeniden tutunabilme mücadelesi verir. Öfkesi kabardığında ise, hatıraların kuşatmasından kurtulamaz. Sorgu yargıcı Tansıkbayev’in aşağılayıcı söz ve bakışları karşısında kendini âdeta II. Dünya Savaşı’nın ortasında buluverir: “Cephede elleriyle boğup öldürdüğü bir düşmanın damarlı, kalın boynu canlandı gözlerinde …”[22]

         

                    Kumbel’in diğer sakinlerinden Abutalip Kuttubayev ise savaşta yiğitçe çarpışır; Almanlara esir düşer, sonra kaçıp Yugoslav Partizanlarına sığınır, onlarla birlikte çarpışır; sonra ana yurdu Kazakistan’a döner; birkaç yere sürülür; öğretmelik hakkı elinden alınır yine yetmez. Kumbel istasyonunda çalışması dahi göze batar; rejimin yapay düşman oluşturma siyaseti ve Tansıkbayev’in yükselme ihtirasının kurbanı olur. Sorgulanmak, suçunu sabitleştirmek üzere götürüldüğü Orenburg istasyonunda lokomotifin altına bırakıverir kendini. Sözün özü, rejim Türk çocuklarından ölmelerini ister; hayatta kalmalarını değil. Ölüm bir çeşit kurtuluştur… Geride kalan; Zarifelerin, Tolgonayların, Daul, Ermek, Canbolat gibi çocukların vermek zorunda kalacakları hayat mücadelesi ölüme rahmet okutacak çaptadır.

         

                    Âdeta, nakış nakış işlenen temel konulardan üçüncüsü, geçmişe bağlılık, okuru tarihî köklerle buluşturmadır. Masalları, efsaneleri kalan/yaşayan milletlerin tarih sahnesinden silinemeyeceği gerçeği Aytmatov’un hemen her eserinde ve roman sanatının hassasiyetleri feda edilmeden işlenir. İlk bakışta, bunda rejimin acımasızlığı akla gelebilir; ancak büyük romancı, düşündüklerini, sanatını kaba propagandaya dönüştürmeden verebilmeyi başarmıştır.

         

                    Toprak Ana’da, Tolgonay’ın sırdaşı, topraktır; onunla dertleşir. Kökler ona tutunur, ondan beslenir. Milletleri besleyen tarih gibi, kültür gibi…

         

                    Beyaz Gemi’de Mümin Dede, anne-babası ayrılmış torununa her fırsatta Ak Maral  (Boynuzlu Maral Ana) efsanesini anlatır. Hayalleri, hayalî oyuncakları ile yaşayan çocuğu, bir masal iklimi içinde yetiştirerek; Kırgız soyunun devamını sağlayan Maral Ana’ya minnet ve şükran duymasını sağlar. Efsaneye göre: “Adına türküler yakılan verimli Enesay (Yenisey) boylarında birbirleriyle savaş halinde pek çok kabile yaşamaktadır. Baskına uğrama endişesini her an yaşayan bu insanlar, sadece kabile önderlerinin cenaze törenlerinde birbirlerine saldırmazlar. Aralarında barışı sağlayabilecek “aksakal” bilgeler de kalmamıştır. Bir gün, insan sesiyle şarkılar söyleyip ağlayan tuhaf kuşun: “Bir felaket geliyor, korkunç bir felaket geliyor!”[23] uyarısı gerçek çıkar ve Kırgızların başbuğu Batır Kulçe’nin cenazesinde anlaşmaya uymayan bir kabilenin baskınına uğrarlar. Ağaç kabuğu toplamak ve sepet örmek için ormana giden biri kız, diğeri erkek iki çocuk dışında, taş taş üstünde, baş baş üstünde bırakmadan öldürülürler. Kılıç kuşanacak zaman dahi bulamamışlardır. Çığlıkları duyup geri dönen çocuklar, yapılanları görüp perişan olurlar. Korku ve şaşkınlık ile ne yapacaklarını bilemeyip düşmanın peşine takılırlar. Günlerce yürüyerek, zafer sarhoşluğu ile eğlenmekte olan düşmanların bulunduğu yere gelirler. İçlerine kadar girip yiyecek isteyince, konuşmalarından kim oldukları anlaşılır ve hanlarına götürürler. Bir anlık şaşkınlıktan sonra kendini toparlayan han, öldürmesi için Topal Çopur Nine’yi görevlendirir. Topal ve çopur kadın ölüm mekânı olarak Enesay nehri kenarındaki bir uçurumu seçmiştir. Tam aşağıya atacakken, bir sesle irkilir. Sesin sahibi, Ana Maral’dır. Nineye:

         

                    “- Serbest bırak bu çocukları ey ulu bilge kadın Onları bana ver.

                     …

         

                    - İnsanlar ikizimi, iki küçük yavrumu öldürdü. Bu çocukları evlat edineceğim.”[24] diye yalvarır; kadını ikna ederek, çocukları alır ve Issık-Göl’e ulaşırlar. Yeni vatanlarında Maral Ana’nın himayesinde büyüyüp gelişen çocuklar, evlenir, ilk çocukları Buğubay dünyaya gelir. O büyüyünce de Kıpçak kabilesinden güzel bir kızla evlendirilip buğu  (Boynuzlu Maral Ana) soyu Kırgızlar, hızla çoğalır. Ak marallarla dolu Issık-Göl ormanlarında kalplerinde Maral Ana’nın sevgisiyle huzur içinde yaşarlar...

         

                     Aradan zaman geçer. Çok zengin, tanınmış bir buğu (kabile reisi) ölür. Gösteriş meraklısı çocukları, babalarından çok, kendi şöhretlerinin kaygısıyla ne yapacaklarını, hangi çılgınlığı sergileyeceklerini bilemezler. Kiraladıkları şarkıcıların  (ozanlar) dalkavukluklarının da etkisiyle ölçüyü iyice kaçırıp yaşlı buğuların karşı çıkmasına rağmen avcılara, büyük bir maralı vurdururlar; boynuzunu babalarının mezarına dikerler. Bu kötü başlangıç, maralların sonunu hazırlar, soyları tükenmeye yüz tutar. İnsanlara küsen Boynuzlu Maral Ana ise, kalan yavrularını alarak Issık-Göl’den ayrılır; başka bir ülkeye, başka dağlara gider.[25] Onunla birlikte huzur, bereket de kaybolur.

         

                    Aytmatov, dedesinin anlattığı efsaneyi can kulağıyla ve inanarak dinleyen çocuğun kulağına, âdeta: “Soyunu, atanı geçmişini bil, onların hatırasını yaşat; geçmişini bilmeyenlerin, geleceği olmaz” diye fısıldar.

         

                    Rejimin gönüllü uygulayıcılarından Tanabay bile eskiye ait bazı değerlerin kaybedilmesinden: “..bizler şimdi artık babalarımızın neler yapabildiklerini unuttuk. Eski o güzelim el sanatlarını hiç kalıntısız kökünden kazıyarak mezara gömdük. Hem bir ustanın ellerinde bütün nesillerin, insanlığın ruhları ve gözleri vardı…” [26]diye şikâyetçidir.

         

                    Geleneklerin çözülmesi hatta çürümesinde, önemli rol oynayan sanatçılar, ozanlar da eleştiriden nasiplerini alırlar: “Ee, oğlum, ozanlar böyle övgü, böyle dalkavukluk yarışında bulunursa, ozan, ozan olmaktan çıkar, şarkının, şiirin düşmanı haline gelir.”[27]

         

                     Kökleriyle bağları kesilmiş, geçmişini unutmuş insanların ne hale gelebileceğini, en açık şekilde Nayman Ana’nın mankurtlaşan oğlu Colaman’da görürüz: “ Juan-Juanlarla yapılan savaştan sonra oğlundan ölü ya da diri haber alamayan Nayman Ana, ümidini asla kaybetmeden arar, sorar; bir gün mutlaka onu bulacağına inanır. Esir veya mankurt, son kez onu görebilmenin özlemiyle yanar tutuşur. Bir gün, Sarı-Özek’e gelen tüccarlara, konakladıkları çadırda, çay ikram ederken; sohbetlerine kulak misafiri olur. Yolda deve çobanlığı yapan bir mankurt görmüşler, hatta ona:

         

                    “- Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı?”[28] diye takılmışlar.

         

                    Duyduklarından çok etkilenen yüreği yaralı anne, hemen Akmaya adlı soylu devesini hazırlar, yanına yiyecek ve su alarak yollara düşer. Sözü edilen yere yaklaştığında, önce deve sürüsünü, sonra belli belirsiz, çobanını görür. Yaklaşınca, oğlu Colaman’ı tanır:

         

                    “-Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!”[29] diye boynuna sarılır ancak acı gerçeği de anlamakta gecikmez; hiçbir tepki vermeyen oğlu onu tanımamış, mankurt olmuştur. Dizleri üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlar. Geçmişini, adını, babasının adını, hatırlatmak için günlerce uğraşır; Juan-juanlar tarafından fark edilince kaçar, yeniden gelir; Akmaya’nın hızı sayesinde yakalanmaz. Bir akşam vakti yine oğlunu görmek, ona bir şeyleri hatırlatmak düşüncesiyle aranırken, Juan- Juanların emriyle hazır bekleyen Colaman’ın okuyla can verir. Son sözleri: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”dır.[30]

         

         

                    Bir evlat, bu hâle ancak hafızası tamamen silinerek getirilebilirdi ve bu işin uzmanı hiç şüphesiz Juan- Juanlardı… Savaşta esir aldıklarını ya köle olarak satarlar, ya da en güçlü ve genç olanlarını mankurt yapmak için ayırırlarmış. Ellerini ayaklarını bağladıkları zavallıların, önce saçlarını kazır sonra üzerine taze deve derisini bone gibi sımsıkı geçirip dikerlermiş. Sıcakta hızla kuruyan deri kafa derisini sıkmaya başlayınca ıstırap artar; uzayan saçlar deve derisini delemeyince geri döner ve kafa derisine girmeye başlayınca da işkence, dayanılmaz bir hal alırmış. Çoğu ölür, kalanlarsa hafızalarını yitirir, mankurt olurmuş…

         

                    Aradan asırlar geçmiştir ve sonuç aynıdır. Yalnız, usul değişmiştir. Sistem/rejim, küresel güçler, küresel sermaye bu işlemi, daha az acıyla ve farklı kılıflarla yapar: Hedefteki ülkelerin çocukları, önce tarihi-kültürel köklerinden koparılır, aşağılık duygusunun girdabında kimliksiz, kişiliksiz hâle getirilir. Sonra, “çıkarda yarışmak” esası üzerine kurdukları muhbirlik sistemiyle kıyasıya bir rekabet ortamı oluşturulur ve aynı milletin çocukları birbirlerine kırdırılır. Tanabay, kardeşi Kulubay’ın Sibirya’ya sürülmesini, büyük bir gurur ve zevkle onaylar; Tansıkbayev, vatansever bir aydın olan Abutalip Kuttubayev’e “olmayan” suçunu itiraf ettirip yükselmeyi, hayatının fırsatı görür. Hiçbir mukaddes tanımayan Orozkul, zalimlikte eline su döktürmez ve “yok artık bu kadar da olmaz!” dedirtecek bir şey daha yapar: Boynuzlu Maral Ana’yı, onun soyundan geldiğine inanan kayınpederi Mümin Dede’ye vurdurtur… İhtiyar adam, geyikle birlikte, kendi geçmişini, torunun hayallerini, tarihini öldürmüştür. En az, Mankurt oğlu tarafından vurulan Nayman Ana kadar bahtsızdır; ıstırap içinde kıvranan Mümin Dede ve küçük torunu…

         

                    Çevre ve doğal dengenin korunması, uyuşturucu ticareti, küreselleşme ve beraberindgetirdiği yeni problemler de Cengiz Aytmatov’un eserlerinde aynı kıvamda işlenir. Dişi kurt Akbar ve eşi Taşçaynar’ın verdikleri hayat mücadelesinde hep hüsranla karşılaşmaları, yavrularını hep insanların hırslarına kurban vermeleri; beş yıllık plân hedeflerini gerçekleştirmek için helikopterle yapılan sayga  (geyik) avı bütün vahşetiyle gözler önüne serilir. Anlatılanlar kamera çekimleri kadar canlı ve tüyler ürperticidir.

         

                     İyi ile kötünün mücadelesinde ne yazık ki kaybeden hep iyiler olur. Uyuşturucu tacirleri karşısında Abdias’ın akıbetini; çağdaş şov endüstrisinin prensi Ertaş Kurçal ve küresel güçlerin kurduğu zalim çıkar çarkı karşısında gazeteci-yazar Arsen Samançin paylaşır. Sevgilisi, opera sanatçısı (assolist) Aydana Samarova’yı, paraya, lükse, limuzine kurban verir. Yazıp, Aydana ile seslendireceği Ebedî Nişanlı operası ve evlenmeyi düşündüğü kadın artık elinden uçmuştur. Ebedî Gelin efsanesindeki avcı delikanlı ile sevdiği/ nişanlısı güzel kız gibi iyilerin ortak talihini paylaşmaya mahkûmdur…

         

                    Önüne ne çıkarsa yutan küresel çarkın dişlileri, insan, hayvan ayırt etmez, yok eder. Arsen’in amcası Bektur Ağa, komünist dönemde kolhoz (tarım kooperatifi) başkanıdır. Ağabeyi Ardak Samançin ise terapisttir. Küreselleşme ve pazar ekonomisi ile Bektur Ağa, turizmci-iş adamı olmuş, Mergen adlı ticarî-av firmasının sahibidir. Tiyanşan Dağları’nın tabii zenginliklerini, Batılılara ve zengin Araplara pazarlar. Dağ çiçekleri, yaban koyunları, özellikle de yalnız bu dağlara has kar parsları, paraya ve güce peşkeş çekilir… Ardak da asıl mesleğini çoktan bırakmış, köpek yetiştiriciliği ve ticareti ile uğraşmaktadır. Yetiştirdiği avçarlar, Orta Asya’nın çoban köpekleri, Avrupa’da, özellikle de Almanya’da büyük ilgi görür. Para hırsı, ticarette sınır tanımamazlığı davet etmiştir. Oligark adı verilen bu türedi zenginler; paranın tanrıları, baronlarıdırçok, çabuk, kolayzengin olabilmek için her yolu denerler.

         

                    Basın-yayın kuruluşları da ellerindedir. Tartıştığı Avrasya Restoranı’nın personel müdürü Oşondoy’un: “Siz gazeteciler aynen ahırdaki domuzlara benziyorsunuz. Neyle nasıl beslenirseniz ona göre hareket edersiniz. Yeminizi kim verirse gazetelerde, televizyonlarda onun çığırtkanlığını yaparsınız.”[31] tarzındaki hakaretlerine, Arsen gibi onurlu biri, cevap veremez. Caabars’a (kar parsı), hayat hakkı tanımayan küresel sermaye, bağımsız gazeteci Arsen’in özgürlük alanını da iyice daraltmıştır. Gelinen noktada; “Ah, zavallı, zavallı basın! Totalitarizm zamanında sözün esaretine karşı savaşıyordu, mücadele ediyordu. Fakat bugün kendi elleriyle kendini aynı pazara köle etti.”[32]  itirafı kaçınılmazdır. Biri gazeteci-yazar, yani bir insan; diğeri sürüsünden dışlanmış bir hayvandır. Lâkin kader değişmez… Aynı mağara, aynı son…

         

                    Cengiz Aytmatov, totalitarizmin tuzağında  (komünist yönetim) kıvranan, hızla kişiliksiz, kimliksiz hâle gelen insanları uyandırabilme arzusuyla romanlarını efsaneler, halk hikâyeleri, masallarla, nakış nakış işler. İktidar sahiplerini ürkütmeden ve sanatın sihirli gücünü ustalıkla kullanarak yeniden dirilişin kıvılcımlarını yakmayı başarır.

         

                    Aralık 1991’de Sovyetler birliği yıkılır. Sınırlı da olsa özgür olmanın getirdiği bir heyecan ve beklenti herkeste hâkim olur. Ancak fazla zaman geçmeden yeni küresel aktörlerin de foyası meydana çıkmaya başlar. İşsizlik, aşsızlık girdabına çekilen halk, bu defa da kapitalist zalimlerin kıskacına düşürülür; yine mutsuzdur, kader değişmez… Baş döndürücü bir hızla gelişen/değişen olaylardaki incelikleri, acı gerçeği, kavramakta gecikmeyen manasçı/ozan, son romanında (Dağlar Devrildiğinde) “yeni dünya düzeninin,” milletinde ne gibi yaralar açabileceğini görmüş; yeni zalimlere karşı da uyarı görevini yapmıştır.

         

                    Bozkırı, dağları, ırmakları, gölleriyle Orta-Asyacoğrafyası; efsaneleri, masalları, türküleri halk hikâyeleri ile Türk kültürü; Akmaya, Karanar, Gülsarı, Maral Ana, Akbar, Taşçaynar, Caabars gibi hayvanlarla renkli, hareketli bir dünya; Abutalip Kuttubayev’den, Yedigey’e, Erdene’ye, Tanabay’a, Mümin Dede’ye, Arsen’e; Tolgonay’dan, Zarife, Ukubala, Nayman Ana, Togulan’a kadar unutulmayacak kahramanlarıyla hafızalara kazınan romanlar… Kıssalar ve kulaklara küpe olması istenen hisseler…

         

                     Ve son söz: 1928’de bir çocuk dünyaya gelmiş. Büyük bir ozan/manasçı olmuş… Boy boylamış, soy soylamış… Destan tadında romanlar yazmış… Gelimli-gidimli, son ucu ölümlü dünyadan o da göçmüş… Yitirilen sevgiliye atılan beyaz bir yazma gibi kuş olmuş; uçmuş, uçmuş, uçmuş… Gözden kaybolmuş; destanlara ve gönüllere karışmış…

         

         

         

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

 

        



        

        [1] Mehmet Kaplan, Oğuz Kağan Destanı, Dergâh Yay., İst., 1979. S.16,19.


        

        [2] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İst., 1989,s. 53.


        

        [3] Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi Yayınları, İst., 1988,s. 15.


        

                        [4] Abdulkadir İnan, , Manas Destanı, Kül. Bak Yay., Ank., 1985, s. 8.


        

        [5] Cengiz Aytmatov, Dağlar Devrildiğinde, Ufuk Kitap, İstanbul, 2007, s. 5.


        

                        [6] A.g.e. s.17.


        

        [7] Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1991, s.134.


        

                        [8] A.g.e., s.136.


        

                        [9] A.g.e., s.137.


        

                        [10] A.g.e., s.193.


        

                        [11] A.g.e., s.195.


        

                        [12] A.g.e., s.237.


        

                        [13] A.g.e., s.240.


        

                        [14] A.g.e., s.238.


        

        [15] Cengiz Aytmatov, Cengiz Hana Küsen Bulut, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1991,s.12-13.


        

        [16] Cengiz Aytmatov, Elveda Gülsarı, Elips Kitap, Ank., 2005, s.176.


        

        [17] Cengiz Aytmatov, Toprak Ana, Ötüken Neşriyat, İst., 2006, s.88.


        

                        [18] Cengiz Aytmatov, Toprak Ana, Ötüken Neşriyat, İst., 2006,s.109.


        

                        [19] Cengiz Aytmatov, Elveda Gülsarı, Elips Kitap, Ank., 2005, s.21


        

                        [20] Cengiz Aytmatov, Elveda Gülsarı, Elips Kitap, Ank., 2005, s.59.


        

                        [21] Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1991, s.73.


        

                        [22] Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1991, s.226.


        

        [23] Cengiz Aytmatov,Beyaz Gemi, Ötüken Neşriyat, İst., 2005, s.54.


        

                        [24] A.g.e., s.60-61


        

                        [25] Cengiz Aytmatov, Toprak Ana, Ötüken Neşriyat, İst., 2006, s.53-67.


        

                        [26] Cengiz Aytmatov, Elveda Gülsarı, Elips Kitap, Ank., 2005, s. 108.


        

        [27]Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi, Ötüken Neşriyat, İst., 2005, s.65.


        

                        [28] Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1991, s.155.


        

                        [29] A.g.e., s. 165.


        

                        [30] A.g.e., s. 175.


        

                        [31] Cengiz Aytmatov, Dağlar Devrildiğinde, Ufuk Kitap, İstanbul, 2007, s. 27.


        

        &nbs



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNANLAR