• dolar dolar 3.3645
  • euro euro 3.6278
Whatsapp
Eklenecektir.Vatsap Bildirme
  • HABERLER
  • Türkçe
  • DİL, DİLİN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ, TÜRK DİLİNİN TARİHİ DEVİRLERİ
  • 29-11-2016 16:42

DİL, DİLİN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ, TÜRK DİLİNİN TARİHİ DEVİRLERİ

DİL, DİLİN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ, TÜRK DİLİNİN TARİHİ DEVİRLERİ

DİL DİLİN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ TÜRK DİLİNİN TARİHİ DEVİRLERİ

DİLİN TANIMI

Dil Nedir? 

                “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.”                                                                                    

 

                                                                                                                                                  (Muharrem Ergin) 

 

                “Dil, tıpkı ev gibi bir milletin duygu, düşünce ve hayatının barınağı, korunağıdır… Dilin bütünü milletin evidir. Bin bir odalı bir ev! Buna şehir, ülke demek daha doğru olur. Milletler dillerini tıpkı medeniyetleri gibi korurlar.”                

                                                                                                                                                   (Mehmet Kaplan)

                “Dil, bir toplumu oluşturan kişilerin düşünce ve duygularının o toplumda ses ve anlam bakımından ortak öğeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü ve gelişmiş bir sistemdir.”

                                                                                                                                                   (Zeynep Korkmaz)

                “Dil bir anda düşünemeyeceğimiz kadar çok yönlü, değişik açılardan bakınca başka başka nitelikleri beliren kimi sırlarını bugün de çözemediğimiz büyülü bir varlıktır. Dil dediğimiz düzen; insanın gözüdür, beynidir, düşüncesi ruhudur.”

                                                                                                                                                       (Doğan Aksan)

                “Dil bir kâğıda da benzetilebilir: Düşünce kâğıdın ön yüzü, ses ise arka yüzüdür. Kâğıdın ön yüzünü kestiniz mi, ister istemez arka yüzünü de kesmiş olursunuz. Dilde de durum aynı: Ne ses düşünceden ayrılabilir ne de düşünce sesten.”

                                                                                                                                      (Ferdinand de Saussure)

DİLİN ÖZELLİKLERİ

 

1.       Anlaşma vasıtasıdır

 

Tabiî bir vasıtadır.

Kendine mahsus kuralları vardır

Canlı bir varlıktır

Seslerden örülmüş sosyal bir varlıktır

Milletin ortak malıdır

Gizli anlaşmalar sistemidir

DİL-MİLLET İLİŞKİSİ

Dilin Millet Hayatındaki Yeri ve Önemi

                Bir milleti ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî şuuru besleyen, bir millete mensup olma hazzını veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak onlar arasında birlik yaratan unsur olarak dilin, millet hayatındaki yeri çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür.

                İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine yön vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan diğer insanlarla iletişim kurmasında ve kendisini ifade etmesinde dilin çok önemli bir araç olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet eder. Ancak, insan tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç duyar. Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan insanların bulunmasını ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında, paylaşılmasında, nesilden nesile aktarılmasında, milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok önemli bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci şartı, aynı dili konuşmaktır.

                Dil sayesinde hem fert çevreyi anlamaya başladığı andan itibaren kendini aynı toplum içinde hissetmekte, hem de toplum diğer toplumlardan farklı olduğunu idrak etmektedir. Böylece dil, ferdi içinde bulunduğu toplumun parçası hâline getirirken toplumu da başka toplumlardan ayırarak millet hâline getirir.

                Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam ettirir. Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici bir rol üstlenen dil, aynı zamanda ortak şuurun, millî şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder. Millî birliği ve beraberliği sağlar. Dilin bu özelliği Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran; Türk halkı, Türk milletidir. Türk milleti demek, Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözlerinde veciz ifadesini bulmuştur.

 

                Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi vardır. Dilini unutmayan fakat bağımsızlığını kaybeden bir toplum milliyetini koruyor demektir. Bu toplum, bağımsızlığını kazanıp bir devlet kurarak, bir millet olarak yeniden tarih sahnesine çıkabilir. Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla Türklerin ve diğer milletlerin bağımsız birer devlet olarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları bunun en yeni örneğidir. Tarihte bunun başka pek çok örneği vardır. Ancak dilini kaybeden milletlerin tarih sahnesinden silindikleri de bilinmektedir.

 

                Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar. Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar. Dil asıl işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı olma) yerine getiremez. Kitleler birbirlerini anlayamaz hâle gelir ve yavaş yavaş kopmalar başlar. Bu gerçek, tecrübeyle sabit olduğu için bir milleti içten yıkma yönteminde işe önce dilden başlanır. Yeni neslin kültürel değerleri öğrenmemesi ve bireylerin, kuşakların birbiriyle sağlıklı iletişim kurmalarını engellemek için ne gerekiyorsa yapılır. Bu yüzden dil üzerinde oynanan oyunlara karşı her zaman uyanık olmak gerekir.

Bizi ezelden ebede kadar, bir millet halinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir.

                                                                                                                             (Yahya Kemal Beyatlı)

 

Dilini kaybeden bir millet her şeyini kaybetmiş demektir.

                                                                  (Peyami Safa)

 

DİL-KÜLTÜR İLİŞKİSİ

“Kültür, bir topluluğu, bir milleti millet yapan, onu başka milletlerden ayıran hayat tezahürlerinin bütünüdür. Bu hayat tezahürleri her milletin kendine has olan millî değerleridir.” (M. ERGİN)

 

KÜLTÜR

                Sözlük anlamıyla “1. Tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde oluşturulan bütün maddî ve manevî değerler ile bunları oluşturmada, sonraki nesillere ilet­mede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin, 2. Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü, 3. Muhakeme, zevk ve eleştirme yetenekle­rinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi, 4. Bireyin kazan­dığı bilgi, 5. Uygun biyolojik şartlarda bir mikrop türünü üretme, 6. Tarım”[1][1] şeklinde tanımlanan kültürün farklı alanlar için değişik tanımları ve yorumları da vardır. Atatürk’ün ifadesiyle kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebil­diğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.

 

                Prof. Dr. Zeynep Korkmaz kültür konusunda şunları söyler: “Kültür, insanı öteki yaratıklardan ayıran, dolayısıyla da yalnızca insana vergi olan bir özelliktir. En ilkel topluluklardan başlayarak en gelişmiş insan topluluklarına varıncaya kadar, bütün toplumların kendilerine göre birer kültürlerinin bulunduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Ne var ki, toplumların hayat karşısındaki tutum ve davranışları birbirinden farklı olduğu, yaşayışlarında, eğitim ve düşünce tarzlarında, yaratıcılıklarında birbirini tutmayan başkalıklar bulunduğu için bu başkalıklar, kültürleri toplumdan topluma değişik ve çeşitli yapılarda karşımıza çıkarmıştır. Bir kültür için vazgeçilmez önem taşıyan unsurlar, başka bir kültür için önemsiz sayılabilir. Toplumların ve dünyadaki milletlerin mozaik hâlindeki farklı görünümleri de genellikle kültür yapılarındaki bu farklılıktan kaynaklanmaktadır.”[2][2]

 

KÜLTÜR UNSURLARI

1. Dil

2. Din

3. Gelenek ve görenek

4. Sanat

5. Dünya görüşü

6. Tarih

7. Hukuk anlayışı

                Kültür, milletin fertleri arasında sosyal akrabalık bağını oluşturan (başta dil olmak üzere, tarih, din, örf ve âdetler, hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlâk anlayışı ve dünya görüşü... gibi) maddî ve manevî değerlerin tümüdür ve bu değerler kültürün başlıca unsurlarını oluşturur. Bunlar o milletin fertlerini birbirine bağlarken, diğer milletlerden ayırır; içeride birleştirici, dışarıya karşı ayırıcı rol üstlenir.

 

                Devletler; milletlerin kendilerini korumak, yaşatmak ve yükseltmek için kurdukları sosyal organizasyonlardır. Devletin varlığı milletle mümkündür. Milleti ayakta tutan, ona dinamizm ve ruh veren temel güç ise millî kültürdür. Bu tarihî ve sosyal gerçek, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” özdeyişinde veciz ifadesini bulmuştur. l

 

                Dil, millî kültürün temel unsuru ve taşıyıcısıdır. Maddî-manevî kültürel değerlerin oluşmasında ve aktarılmasında dilin inkar kabul etmez bir rolü vardır. Edipler, kendi dönemlerindeki olayların, anlayışların, geleneklerin... izlerini ister istemez, yazılı veya sözlü olarak ortaya koydukları eserlerine yansıtırlar. Bu eserleri okuyan yeni nesil, kendi kültürünü, kendi değerlerini öğrenir ve sosyal bir miras olarak kendinden sonra gelenlere aktarır. Bütün bunlar dil sayesinde gerçekleştiği için dil ve kültür birbirini tamamlayan birbirinden ayrılmayan unsurlardır. 

 

DİL-KÜLTÜR İLİŞKİSİ

 

         Dil, millî hafızanın, millî hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddî ve manevî değerlerin, bütün buluş ve yaradışların ortak hazinesidir. Millet denilen insan topluluğunun en önemli sosyal varlığıdır. Kültürün ilk ve temel unsurudur. 

 

         Kültür, varlığını nesilden nesile intikale borçludur. Kültürün nesilden nesile geçmesi, böylece devamı ve yaşaması kültür taşıyıcı eserler, eğitim ve öğretim yolu ile olur. Onun içindir ki kültür eserleri, eğitim ve öğretim kültürün hayat şartıdır. Dolayısıyla eğitim ve öğretimin esas görevi kültürün intikal ve devamını sağlamaktır.

 

         Bir milletin fertleri arasındaki ortak duygu ve düşünce akımı dille kurulabilmektedir. Bu akım dünden bugüne, bugünden yarına dille aktarılmaktadır. Bundan dolayı dil, aynı zamanda bir kültür aktarıcısı, bir kültür taşıyıcısıdır. Bir milletin tarihi, coğrafyası, değer ölçüleri, folkloru, müziği, edebiyatı, ilmi, dünya görüşü ve millet olmayı gerçekleştiren her türlü ortak değerleri yüzyılların süzgecinden süzüle süzüle kelimelerde, deyimlerde sembolleşerek hep dil hazinesine akıtılmakta, özünü orada saklamaktadır. 

 

          Gelenek ve görenekler, dünya görüşü, din, sanat, tarih vb. dil sayesinde nesilden nesile aktarılır. Zaten bütün bu unsurların teşekkül edebilmesi için milletin meydana gelmiş olması lazımdır. Milletin ve öteki kültür unsurlarının oluşmasında en başta gelen dildir. 

 

          Kültür denilince ilk akla gelen şey dildir. Dil, millet denilen sosyal varlığı birleştirmektedir. Fertler arasında duygu ve düşünce birliği vücuda getirmektedir. Milletler duygu ve düşüncelerini yazıya geçirince daha sağlam bir birlik meydana geliyor. Çünkü yazı sayesinde duygu ve düşünceler hem zaman hem de mekân içinde yayılıyor. Biz Orhun Yazıtları sayesinde bundan bin iki yüz yıl önce Göktürklerin varlığı, meseleleri, duygu ve düşünceleri hakkında bir fikir ediniyoruz. Türklerin yöneticisi durumunda olan şahısların halkı muhatap alıp, halka hitap ettiklerini, yaptıkları işleri halka anlattıklarını görüyoruz. Bu da milletimizdeki demokrasi anlayışının yüzyıllar öncesine kadar uzandığının bir delilidir. Aynı hitap şeklini yıllar sonra 1071’de Malazgirt’te Alpaslan’da, 20. yüzyılda Atatürk’te görebiliyoruz.

 

         Türk edebiyatı en eski çağlardan bugüne kadar, bütün safhaları, devirleri ve sosyal tabakaları ile Türk milletinin hayatını, zevkini, dünya görüşünü, yaratma gücünü gösteren bir duygu, düşünce ve hayal dünyasıdır. Halk edebiyatı halkın yaşayışının, inanç ve değer hükümlerinin bir hazinesidir. Bu edebiyat, beşikten başlayarak insan hayatının bütün safhalarını içine alır. Türk halk edebiyatı aşk, ölüm, hasret, tabiat sevgisi, gurbet, anı, din duygusu, alay, kahramanlık, ahlak gibi bütün duyguları işler. Bunların hepsi de kültürümüze ait unsurlardır ve edebiyat vasıtasıyla taşınmaktadır. Edebiyatın temel malzemesi ise dildir. 

 

         Bir şair  duygu ve düşüncelerini kendi milletinin fertlerine ancak dili ile ulaştırabilir. Bir yazar, bir bilim adamı, bir devlet adamı, bir filozof görüşlerini topluma dil yolu ile yayabilir. Milletimizin dünya görüşü Yunus Emre’nin ilahilerinde, Türk halkının bayrakta sembolleşen vatan sevgisi Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nda, millî mücadele ruhu Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerinde ve bu dönemin romanlarında, İstanbul’un güzellikleri, İstanbul halkının gelenek ve görenekleri Yahya Kemal’in eserlerinde, Hüseyin Rahmi ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında, Anadolu insanının yaşayışı ve değer ölçüleri Yakup Kadri ‘nin eserlerinde ebedîleşmiştir. Türk milletinin gelenekleri, folkloru, yüzlerce yıllık hayat tecrübelerinin sonuçları veçiz ifadesini atasözlerinde bulmuştur. Destanlar toplum hayatını derinden etkilemiş şahıs ve olayların efsaneleşerek günümüze kadar uzanmış canlı tablolarıdır. Deyimler Türk mantığının, dil felsefesinin sembolleridir.

 

         Kutadgu bilig ile Divanü lügat-it Türk kültür hazinelerimizin en eski olanlarından sadece ikisidir. Bu satırlara sığmayacak nice eserlerimiz mevcuttur. Bunlardan kültürümüzle ilgili pek çok unsuru öğrenebiliyoruz. Kutadgu Bilig ve Divanü Lügat-it Türk’te Türk millî bünyesinin ortaya konulduğunu görüyoruz. Divanü Lügat-it Türk’te bu millî bünyenin dış yapısı üzerinde durulmuştur. Kutadgu Bilig ‘de ise bu bünyenin iç kısmıyla ilgili esaslar yer almaktadır. Bu eserlerden Türklerin yaşama şekilleri, dünya görüşü, gelenek ve görenekleri vb. öğreniyoruz. Bütün bu bilgiler bize dil vasıtasıyla intikal etmiştir. 

 

         Dil, milletler arasında da kültür taşıyabilmektedir. Zorunlu olmayan kültürün değişmelerinde bunu açıkça görebiliyoruz. Gerçi zorunlu kültür değişmelerinde de dil unsuru mutlaka vardır. İnsanları bir araya getiren dildir. Bir millet başka bir milletle temas etmek suretiyle birtakım kelimeler alabilir. Her kelime kültüre ait bir unsur olduğu için, alındığı şekliyle olmasa bile o milletin kültüründen izler taşıyacaktır. Günümüzde ulaşım ve iletişimin hızla gelişmesi kültür alış verişlerini de hızlandırmıştır. 

 

         Sonuç olarak diyebiliriz ki kültürün nesilden nesile aktarılması, diğer milletlere tesir etmesi, yaşaması ve gelişmesi dil sayesinde mümkün olabilmektedir. Milleti meydana getiren unsurların başında gelen dil, aynı zamanda kültürün oluşması ve yaşamasında da en büyük görevi üstlenmiş durumdadır. 

 

 

 

YERYÜZÜNDEKİ DİLLER VE TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ

 

                Türkçe, dünya dilleri arasında yapı yönüyle sondan eklemeli diller grubunda; köken bakımından da Ural – Altay dil grubunun Altay dilleri ailesinde yer almaktadır. 

 

                Her milletin, her kavmin kendine göre bir anlaşma sistemi olduğu gerçeğinden yola çıkarak, dünyada ne kadar kavim varsa o kadar dil vardır diyebiliriz. Nitekim bugün ölü olan dillerle birlikte yeryüzünde yaklaşık olarak üç bin civarında dilin varlığından bahsedilmektedir. Ancak nüfus itibariyle yüz milyondan fazla kişi tarafından konuşulan dilleri saymak istersek bu sayının parmakla sayılabilecek kadar azalacağı görülecektir. 

 

                Diller arasında en çok ve en yaygın konuşulan ilk yedi dil Çince, Hintçe, İspanyolca, İngilizce, Fransızca, Rusça ve Türkçedir. Bu sıralama, Türkçenin dünya dilleri arasında ne kadar büyük bir yeri olduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. 

 

                Ana dilimizin bir başka güç kaynağı ise yaygınlığıdır. Türkçe bugün Avrasya bölgesinde on iki milyon kilometrekarelik bir alanda, çeşitli yazı dilleriyle, lehçeleriyle ve iki yüz milyonu aşan konuşucu nüfusuyla yeryüzünün ilk on dili arasında yer almaktadır. Kesin nüfus sayımları yapılmayan ülkelerde nüfus artış oranları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Türkçenin yeryüzünde beşinci dil konumunda olduğunu söyleyebiliriz. Türk dilinin çeşitli kolları bugün yalnızca bu coğrafyada değil; iş bulmak, iş kurmak, okumak amacıyla Avrupa’ya, Amerika’ya, Avustralya’ya, dünyanın diğer bölgelerine giden yurttaşlarımız sayesinde dünyanın dört bir bucağında konuşulan dil konumundadır. Bu yaygınlığıyla Türkçe, Türkiye’nin stratejik gücüdür. Türkiye’ye komşu ülkelerde de Türkiye Türkçesini yazı dili, konuşma dili, öğretim ve yayın dili olarak kullanan önemli bir Türk nüfusu bulunmaktadır.

 

                Ana dilimiz Türkçe, yeryüzünün en eski ve en geniş coğrafya parçasında konuşulan gelişmiş, zengin bir kültür, bilim ve sanat dilidir. Türkçe en eski, en köklü dillerdendir diyoruz; çünkü bugünkü dillerin çoğu ortada yokken, hatta bugünkü bazı dillerin ataları sayılan diller bile ortada yokken Türkçe vardı. 

 

                Türkçe en geniş coğrafya parçasında konuşuluyor diyoruz; çünkü bugün artık Türk dili sadece Anadolu’da ve Balkanlarda değil, sadece Türkistan’da ve Sibirya’da değil; çalışmak amacıyla Avrupa’ya, Amerika’ya, Avustralya’ya giden vatandaşlarımız sayesinde dünyanın dört bucağında konuşuluyor. Türkçenin lehçeleri dediğimiz çeşitli kolları Balkanlardan Uzak Doğuya kadar geniş coğrafyada yazı ve konuşma dili olarak kullanılıyor. Bütün bu kollara Türk dili ailesi adını veriyoruz.

 

                Türkçe, bugün Türk dil ailesinin en fazla konuşucuya sahip kollarından biridir. Yaklaşık 70 milyon kişinin konuştuğu Türkiye Türkçesi, sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde değil, diğer bölgelerde de konuşulan ve yazılan dillerdendir. 1980’lerin ortalarında UNESCO hazırladığı bir raporda Türkçenin konuşucu bakımından dünyanın beşinci büyük dili olduğunu açıklamıştı. Hiç kuşkusuz, bu raporu hazırlayanlar Türk dilinin bütün kollarını, yani dil ve lehçelerini, bir bütün olarak kabul ederek bu sonuca ulaşmışlardı. Kesin nüfus sayımı sonuçlarına dayanmasa da Türk dilinin çeşitli kollarını konuşan 200 milyonu aşkın insan bulunduğu sanılmaktadır. Ancak UNESCO, daha sonraki yıllarda hazırladığı raporlarda Türk dil ailesini bir bütün kabul etmeyerek, her Türk lehçesini  sıralamada ayrı ayrı değerlendirdi. Böylece Türk dilinin sıralamadaki yeri değişti. Bu durum gerçeği değiştiremez. Yaklaşık 12 milyon km2’lik bir alanda, Türk dilinin birbirine uzak veya yakın lehçeleri konuşulmakta, yazı dili olarak kullanılmaktadır. Bunlar içerisinde Türkiye Türkçesi, güncel birtakım sorunlarına karşılık; kültür, sanat, edebiyat ve bilim dilidir. 

 

                Yeryüzündeki diller söz dizimi, zaman, yapı, canlı olma – ölü olma, kaynak olma ve türeme, edebî dil, konuşma dili gibi çeşitli prensiplere göre sınıflandırılmaktadır.

 

A. YAPILARINA GÖRE DİLLER          B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER

 

A. YAPILARINA GÖRE DİLLER 

 

Dünya dilleri, dili oluşturan kelimelerin, eklerin, bu eklerin kuruluş ve işleyişleri gibi yapı bakımından gösterdikleri benzerliklerine göre üç gruba ayrılır:

 

1. Tek heceli diller

 

                Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim, hem sıfat, hem fiil, hem edat,... olabilmektedir. Çince ve Tibetçe,Siyamca, Vietnam dili, Cava dili bu grubun tipik dillerindendir. Bazı Himalaya ve Afrika dilleriyle Endenozya dilleri de bu gruba dahil edilir.

 

                Çincede bir kelimeye farklı şekilde yapılan vurgularla 10-15 değişik anlam elde edilir. Bu da bize bu dillerde vurgu ve tonlamanın ne kadar önemli olduğunu gösterir.

 

                Bu dillerde “birleşik kelimeleri oluşturan kelimeler bile biri birinden ayrı yazılır: Vo yav kan şu. Çince bu cümle kelime kelime şöyle çevrilebilir: Ben istemek bakmak kitap. Bu cümleyi Türkçe olarak söyleyecek olursak şöyle düzenleriz: Ben kitap okumak istiyorum.  ni hav (merhaba) ni hav ma(nasılsınız) dey bu çi (özür dilerim) şi şi (teşekkürler)                     

 

 

 

 

 

2. Eklemeli diller

 

                Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca(baştan ek alır), Fince ve Samoyetçe bu grupta yer alan diğer dillerdendir.

 

3. Çekimli diller

 

                Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz.                                                                                                                                                                                              İngilizce’deki uzanmak fiilinin lie / lay / lain,  yapmak fiilinin do / did / done,                                    gitmek fiilinin go / went / gone;                                                                                                                                            Almanca’daki atmak, fırlatmak fiilinin werfen / warf / geworfen; sein yardımcı fiilinin bin, ist, sind, war, waren... şekillerine girmesi gibi.                                                                     

 

                Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.

 

katib                                                                                                                                                                                                   kitab                                                                                                                                                                                                 kütüb                                                                                                                                                                                           kitabe                                                                                                                                                                                            mekteb                                                                                                                                                                                           mektub

 

B. KAYNAKLARINA MENŞEİLERİNE KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER 

 

                Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller dil ailelerini oluşturlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin birçok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.

 

                Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.

 

                Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”

 

Köken akrabalığına dayanan belli başlı dil aileleri şunlardır:

 

Hint – Avrupa Dilleri Ailesi:

 

                Dünyada yer alan dil ailelerinin en büyüklerinden birisidir. Adından da anlaşılacağı gibi bu dil ailesi, Avrupa ve Asya kolundan oluşmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Avrupa Kolu:

 

Germen dilleri: Felemenkçe, İngilizce, Almanca, İskandinav dilleri.

 

 Roman dilleri: Bu kolun ana dili, Lâtincedir. Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence.

 

 İslâv dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca, Boşnakça.

 

·          Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.

 

·          Bugün yaşamayan eski Anadolu dillerinden Hititçe

 

 Asya Kolu:

 

·          Hintçe (Tarihi Sanskritçe ve bugünkü Hint dilleri)

 

·          Farsça (Tarihi Avesta da bu koldadır.)

 

·          Toharca

 

·          Ermenice

 

 

 

 

 

 

 

   Hami - Sami Dilleri Ailesi:

 

                Kısaca Sami dilleri de denilen bu dil ailesinde eski çağlardan beri yeryüzünde konuşulan diller bulunmaktadır. Adını, Tevrat’ta geçen Hz. Nuh’un oğulları Ham ve Sam’dan alan bu dil ailesinin

 

                Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, Süryanice, Ugarit dili, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş – Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca. 

 

                Hami dilleri: Mısır’da, Kuzey Afrika’da, Kanarya adalarında, Kızıldeniz’in batısında ve Habeşistan’da konuşulan diller vardır.

 

Çin – Tibet Dilleri Ailesi: 

 

Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur. Tibet-Burma, Tay-Çin olmak üzere iki kola ayrılır.

 

Bantu Dil Ailesi: 

 

Afrika’daki bu en büyük dil ailesinin içine Orta ve Güney Afrika’da yaklaşık 50 milyon insanın konuştuğu çeşitli diller girmektedir.

 

 

 

Ural-Altay Dil Ailesi

 

URAL-ALTAY DİL AİLESİ

 

                         URAL KOLU                                                                                                   ALTAY KOLU

 

 

 

Fin-Ugor                        Samoyed   (50 kişi Rusya’da)                                                         Türkçe

 

                                                                                                                                                         Moğolca

 

       Fince                                                                                                                          Mançu – Tunguzca

 

       Macarca                                                                                                                           Japonca

 

       Ugorca          (Mac. Rus 20 milyon)                                                                            Korece(?)

 

       Permce     (Rus 2 milyon) 

 

                Daha önce saydığımız dil ailelerindeki dillerin akrabalığı kesindir. Ural-Altay dilleri olarak adlandırılan dil ailesindeki dillerin akrabalığı kesin değil, tartışmalı bir konudur. Ural-Altay dillerindeki yakınlık akrabalık-kaynak birliğinden çok yapı birliği şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden bu dil ailesini “dil grubu” sayan dil bilimciler de vardır. Kaynak olarak akraba olup olmadıkları tartışılmakla birlikte bu grupta yer alan diller arasında ses, şekil ve cümle yapıları bakımından önemli benzerlikler vardır. Mesela bu dillerin hepsi eklemeli dillerdir, yine genel manada birbirine benzeyen bir ünlü uyumu sistemleri vardır, kelime sıraları da istisnalar dışında aynıdır.

 

                Ural grubu dilleri konusunda derinlemesine yapılan araştırmalar, bu gruptaki dillerin akrabalığını kesinleştirmektedir. Doerfer, Nemeth, Bang, Clauson gibi bilginler, Altay dil ailesine giren dillerin köken akrabalığından ziyade kültür akrabalığı üzerinde dururken Menges, Poppe, Räsänen ve Ramstedt gibi bilginler araştırmalarına dayanarak bu diller arasındaki köken akrabalığını ispatlanmış sayarlar.

 

 

 

 

 

                Belli başlı bu dil ailelerinden başka, Hoin-San dilleri, Eskimo-Aleut dilleri; Amerika dilleri; Kuzey Amerika dilleri, Meksika ve Orta Amerika dilleri, Antiller ve Güney Amerika dillerini de gösterebiliriz.

 

 

 

Son yıllarda Altaiystik başlı başına bir araştırma alanı olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Ural – Altay dilleri teorisi ve Altay dilleri teorisi hakkındaki araştırmalar geliştikçe bu konuda daha ayrıntılı ve tutarlı bilgilere ulaşılacaktır. 

 

Altay dil ailesinin ortak özellikleri şöyle özetlenebilir: 

 

1. Bu gruptaki dillerin hepsi yapı yönüyle eklemeli dildir. 

 

2. Ön ekler (artikeller) yoktur. 

 

3. Kelime türetme ve çekim son eklerle yapılırken köklerde değişme olmaz. Eklerdeki zenginlik ve çeşitlilik dikkat çekicidir. 

 

4. Söz diziminde yardımcı unsurlar (tamlayanlar, belirtenler) önce, asıl unsurlar (tamlananlar, belirtilenler) sonra gelir: insanlık hâli, sözün doğrusu. Mustafa, türkü söylerken kendinden geçiyordu.

 

Sıfatlar isimlerden önce kullanılır. yeşil ördek, anlayışlı öğrenci, kahraman ordu.  Sayı bildiren kelimelerden sonra çokluk eki kullanılmaz:, beş kardeş, üç kafadar, bin konut.

 

Cümleler, cümleyi oluşturan unsurların ilgisi bakımından, gelişmekte olan düşüncelerin akla geliş sırasına göre değil, tamamlanmış bir düşüncenin düzenli bir hiyerarşisi şeklinde kurulur. 

 

5. Bu dillerde gramatik cinsiyet yoktur. Bu  sebeple cümlelerde cinsiyet farkından kaynaklanan değişiklik yapılmaz: Müdür – müdire, memur – memure, Halit – Halide; he – she gibi. 

 

6. Soru eki vardır. 

 

7. Aynı şekilden kaynaklandığı saptanan ortak ekler vardır. Türkçe ile Moğolca arasında bu ortaklık daha belirgindir. 

 

8. Altay dilleri ses özeliklerine göre karşılaştırıldığı zaman birtakım ortaklıklar görülmektedir. Bunlardan en belirgin olanı, ünlü uyumudur. Kelime başında l, r  ve ñ ünsüzlerinin bulunmaması diğer bir ortaklıktır.

 

 

 

 

 

 

 

DİLİN DOĞUŞU

 

Bir kelimenin doğuşu nasıl ve hangi sebeplerle olmaktadır? Genel olarak dilin doğuşu meselesi, çok eskiden beridir insanların ve dil bilimcilerin zihnini kurcalayan bir mesele olmuştur. Günümüzde de bu meseleye tam olarak bir açıklık getirilebilmiş değildir. Dilin doğuşuyla ilgili pek çok varsayım bulunmaktadır.

 

Örneğin birtakım dil bilimciler, dilin yansıma seslerden doğduğunu savunurken, kimi dil bilimciler dilin ünlemlerden doğduğunu, kimileri de dilin doğuşunda ortak çalışmanın etkili olduğu görüşünü savunmuşlardır (Başkan 1968: 143-156; Hewes - Boynukara ve Tanrıtanır 1977: 4-72; Erkiletlioğlu 1983: 7-10; Gencan 1992: 5-9; Aksan 1995: 94-99).

 

Bir kelimenin doğuşunda isim ile karşıladığı nesne arasındaki ilişki de göz önüne alınmalıdır. Bugün de hâlâ acaba “masa”ya neden masa, “kalem”e neden kalem dendiği merak konusudur. Sauussure, bu konuda göstergenin nedensizliği özelliğini ortaya koyar. Ona göre isim ile nesne arasındaki ilişki nedensizdir (Saussure - Vardar vd. 1999: 32). Porzig’in bu konuda önemli görüşleri bulunmaktadır. O, Dil Denen Mucize adlı eserinin başındaki “İsimlerin Doğruluğu” başlıklı bölümünde bu konuya oldukça geniş yer vermiştir. Porzig, bir dilde yeni bir kelimenin doğuşunu çok önemli bir dil olayı olarak görür: “Yeni bir kelimenin teşkili, bize dilin yapısı ve insanlarındilleriyle ilişkileri konusunda bazı şeyler gösterebilecek son derece dikkate değer bir olaydır.” (Porzig - Ülkü 1995: 29) Yukarıda değindiğimiz dilin yansıma sesten doğuşu konusuna da değinir. Bu fikrin doğmasında, bugün hâlâ yansıma seslerin yaşıyor oluşunun etkisi olduğunu belirtir. Eskiden, bazı durumlarda, bir kelimenin yansıma sesle ilişkisi olabileceğini, ancak bu ilişkinin zamanla açıkça görünmez hâle geldiğini söyler (Porzig - Ülkü 1995: 14-15). Fakat o, günümüzde bu konudan ziyade insanın nesneyle ilişkisinin daha önemli olduğunu benimser ve ona göre asıl sorulması gereken iki soru vardır. Bunlardan ilki “…bütün kelimelerin, kastedilen şeyle ses bakımından sembolik ilişkisi var mıdır?” Porzig, bu soruya “hayır” cevabını vermektedir. İkinci soru ise “…sesleme bir yana bırakılırsa, isimlendirmede hangi sebepler esas olarak alınabilir?” (Porzig - Ülkü 1995: 21) İkinci soruya cevap çoktur. Başlangıçta, komşu alanlardan kelime aktarımı esnasında kelimelerin ortaya çıktığını ve bunun kişinin elinde olan bir şey değil de toplumun zevkine dayalı bir olgu olduğunu belirtir. Bunun için de “demiryolu” örneğini verir. Bu kelime “demirden yol” olarak düşünülmüş ve bu yüzden bu şekilde adlandırılmıştır (Porzig - Ülkü 1995: 22). İsimlendirmenin, başka bir deyişle bir kelimenin doğuşu her zaman bu şekilde gerçekleşmez. Bazen de eğretilemeye başvurulabilir. Kapının kolu, uçağın kanadı, coğrafi bir terim olarak burun vb. Bir kelimenin teşkilinde türetmeler de rol oynayabilmektedir. Örneğin dilimizde tuz varken, ondan türetilen tuzluk kelimesi yeni bir kelime olarak görülür. Bu türetmeler sayesinde dilin zenginleşmesi sağlanabilmektedir (Porzig - Ülkü 1995: 28).

 

DİLİN DOĞUŞU İLE İLGİLİ VARSAYIMLAR

 

 

 

               Bir kısım dilbilimci dünyadaki tüm dillerin tek bir kaynaktan çıkmış olabileceğini öne sürerken, bazıları bu fikre katılmamaktadırlar. Bazı dilbilimcilere göre de dil insanın doğadaki sesleri taklidinden doğmuştur. Hayvanlara ve doğaya özgü seslerin insan sesine
yansıması sonucunda ilk sözcükler ortaya çıkmıştır. Gök gürlemesini, hayvan bağırmalarını, rüzgâr uğultularını, suların çağıltısını yansıtan seslerden dilin en küçük birimi olan sözcük doğmuştur.
 

 

               Türkçedeki “tınla” fiili Latince’de “tintinnere”, Arapçada ise “tanın” şeklindedir. Kedi için Türkçede kullanılan “miyavla” fiilinin Fransızcada “miauler” Almancada “miauen” olduğu göz önüne alınırsa, tüm dünya dillerinde bu açıdan ortak bir eğilimin olduğu görülür.

 

Kimi bilim adamları da dilin insanların çeşitli olaylar karşısında gösterdikleri bedensel ve duygusal tepkinin sesli ifade şeklinden doğduğunu iddia eder. Meselâ; oflama, inleme sesleri gibi... Bazıları da insanların ortaklaşa çalışmaları esnasında birbirlerine güç vermek için çıkardıkları ritmik seslerin dilin temelini oluşturduğu varsayımı üzerinde durur. Ritmik sesler konusunda ileri sürülen başka bir varsayıma göre de müzik dilin doğuşuna sebep olmuştur. Hattâ Ay ve Güneş'in etkisiyle de dil ortaya çıkmıştır diyenler de vardır.

 

 

 

1.       Yansıma Teorisi: İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır. Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen kelimeler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir. Türkçede Vızıltı, mırıltı, fısıltı, gürültü, çatırtı, patırtı, havlama, horlama gibi kelimeler yansıma kelimelerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan kelimelerin oluşumunu bu teori ile açıklamak zordur.

 

2.       Ünlemler Teorisi: Bazı dilciler dilin doğuşunu ünlemlere dayandırmaktadırlar.  İlk insanlar, korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hâllerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar, böylece dil oluşmuştur. İlk insanlar sevindiğinde, korktuğunda, canı yandığında birtakım ünlemler çıkarır. Bu seslerin taklidiyle dil ortaya çıkmıştır. Bu iki varsayımın da zayıf yönü yansımaların ve ünlemlerin dillerin söz varlığı içerisinde çok az bir yer tutmasıdır. 

 

3.       Birlikte İş Teorisi: İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar, birlikte tempo oluşturmuşlardır. Bu kuramı savunanlar yapılan ilk işin “kazmak” olduğunu ve ilk insan seslerinin de bu fiille ilgili olduğunu iddia etmektedirler. Bu kuramın zayıf yönü isimlerin izah edilemeyişidir. 

 

               Alman bilgin Wilhalm Wunt dilin doğuşuyla ilgili tüm kuramlardan faydalanarak farklı bir görüş ileriye sürmüştür. “Wunt, ruh bilimin verilerinden yararlanmakta, jest dilini derinlemesine incelemekte, dil seslerini; hayvanlar arasındaki canlı sesler, çocuktaki dil sesleri, dildeki doğa sesleri ve yansımalar açısından ele aldıktan sonra “söyleyiş” denen şeyi, ağzın içini de kapsayan geniş anlamda bir mimik hareketi olarak kabul etmektedir. Dil seslerinin ilk aşaması, bilgine göre, ses aygıtının meydana getirdiği fiziki ve ruhi anlamlılık taşıyan hayvani ses belirtilerinden oluşmuştur. Bu belirtiler önce içgüdülü iken daha sonra, zaman zaman bilinçli olarak kullanılan anlatım aracı olmuşlardır. Bağırma durumundaki ilk sesler, sonradan perdeli sese dönüşmüştür.” 

 

            &am



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNANLAR