• dolar dolar 3.4500
  • euro euro 3.6607
Whatsapp
Eklenecektir.Vatsap Bildirme
  • 26-10-2016 17:04

Türkçenin Yolculuğu...

Türkçenin Yolculuğu...

      Türkçe, Oktay Sinanoğlu hocamızın da belirttiği gibi binlerce yıldır matematiksel yapısını sözcük türetme yetenek ve kurallarını aynen korumuştur. Ancak dilimize yabancı sözcüklerin girişi yeni değildir. Türklerin İslamiyeti seçmeleriyle başlayan uzun bir yolculuğu vardır.

      Orta Asya'da İslamiyeti seçen ilk Türk devleti Karahanlılardır ve Karahanlılar dillerini korumak için büyük bir çaba harcamışlardır. Kuran-ı Kerim'i Türkçeye çevirme girişimleri o yıllarda başlamıştır. Dinsel terimlerin çoğuna kaşılık bulunmuştur. ‘Bir Ök=Vâhit, Eşitgen=Semi, Bütün İşlig=Hâkim, Küdezgen=Hâfız, Küçlüg Ugan=Kadîr, Munsuz=Ganiyy, Rûzî Bergen=Rahman, Üküş Bergen=Vahhab, Yarlıkaglı=Rahîm, Yüksek=Aliyy, Ugan=Kadîr, Ulug=Kebîr’ gibi... Türkçede karşılığı olmayan kavramlara yeni sözcükler türetilmiştir. Demeli o dönemde dilimizde çok az sayıda yabancı sözcük bulunmaktadır. Yine Karahanlılar döneminde Kaşgarlı Mahmud'un yazdığı Divanı Lügatit Türk de Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçenin yaygınlığını göstermek için yazılan önemli bir dil yapıtıdır.

     Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları döneminde ise Farsça ve Arapça ağırlıktaydı. Bilim dili Arapça; resmi dil ve edebiyat dili Farsçaydı. Bu da Türkçenin azınlık dili olarak kalmasına ve değersiz görülmesine neden olmuştur. Bu dillerden Türkçeye birsürü sözcük girmiş ve dilimiz yalınlığını koruyamamıştır.

     Beylikler döneminde ise hem bilim ve edebiyat dili hem de resmi dil Türkçe olmuştur. Türk Beyleri Arap ve Fars kültürünü bir yana bırakarak kendi kültürlerine ve Türkçeye değer vermişlerdir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in "Bu günden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste, meydanda Türkçeden başka bir dil kullanılmayacaktır" sözü bu açıdan önem taşımaktadır. O dönemden Yunus Emre de eserlerini anlaşılır bir Türkçeyle yazan büyük bir ozan ve düşünürümüzdür.

     Osmanlı Döneminde ise dil kaygısı tümüyle bırakılmış Türkçe yine bir kıyıya itilmiştir. Din ve bilim dilinde Arapça; edebiyatta Farsça yaygın olarak kullanılmıştır. Böylece Arapça ve Farsçadan dilimize birçok sözcük girmiş Türkçe oldukça yara almıştır. Bu üç dili birarada kullanıp Arap yazısıyla yazmaya da "Osmanlıca" demişlerdir. Üstelik Türkçeye yapılan bu kıyım Tanzimat Döneminde de batının etkisinde kalınarak sürdürülmüş;  batı dillerine ilginin artması dilimize birçok batılı sözcüğün girmesine yol açmıştır.

   Konu Osmanlıya gelince bu kısmı Mustafa Kemal Atatürk'ün "Fikirlerimin babası" olarak gördüğü Ziya Gökalp'in konumuzla ilgili betiklerinden alıntılarla sürdürmekte yarar görüyorum. 

     "Bundan on beş sene evvel memleketimizde iki lisan yaşıyordu. Bunlardan birisi Osmanlıca... İkincisi yalnız halk arasında konuşmaya münhasır kalmış gibiydi. Buna da Türkçe adı veriliyordu. Ve avama mahsus bir argo zannediliyordu. Halbuki asıl tabii ve hakiki lisanımız bu idi. Osmanlıca ise Türkçe, Arapça ve Acemceden ibaret üç lisanı birleştirmekle husule gelmiş suni bir halitadan(karışım, alaşım)  ibaretti."  Bu satırlardan Türkçenin nasıl hor görülüp aşağılandığını anlamak için üstün uslu (akıllı) olmaya gerek yoktur sanıyorum. 

     Aynı yerden sürdüyor Gökalp: "İki lisan gibi iki vezin de yanyana yaşıyordu. Türk halkının kullandığı Türk vezni ...  Acem şairlerden alınan aruz... Binaenaleyh aruz vezni milli harsımıza dahil olamadı... Osmanlı şairlerinden her biri mutlaka Acem devrinde bir Acem şairiyle, Fransız devrinde bir Fransız şairiyle mütenazırdır.(Mütenazır: Birbirine bakan, paralel, simetrik anlamlarındadır.) Fuzuli ve Nedim bile istisna değillerdir. Osmanlı edipleriyle şairlerinden hiçbiri orjinal değillerdir hepsi mukallittir. (taklit)"  Burada da Osmanlı şairlerinin çoğunun özüne yabancılaşıp başkalarına benzemeye çalıştıklarını rahatlıkla görebiliyoruz.

      Böylece konuşma ve yazı dili arasındaki uçurum da gittikçe büyümüştür. Çünkü Arap abecesi (alfabe) Türkçenin ses ve dilbilgisi yapısına kesinlikle uymamaktadır.

     Dil devrimiyle  Türkçenin yapısına hiç uymayan Arap yazısının yerine Latin abecesi kabul edilmiştir. Üstelik Atatürk bu dönemde yitip giden Türkçe sözcükleri derlettirerek betikleştirmiş (kitaplaştırmış) ve kendisi de dünyada hiçbir devlet başkanının, yöneticinin yapmadığını yaparak birçok sözcük türetmiştir ve o sözcükler bugün de hala kullanılmaktadır.

       Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak Atatürk'ün yönergesi (talimatı) ile 1932'de kurulan Türk Dil Kurumu da Türkçenin yabancı sözcüklerden arınması için büyük çaba harcamıştır. Kurumun amacı, "Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek" olarak belirlenmiştir. Dünyada, yazdığı vasiyetle mal varlığını dil ve tarih çalışmaları için  bırakan başka bir önder var mıdır? O bu çalışmaların sürmesi için mal varlığını da TDK ve TTK'ye bırakmıştır.

        Günümüzde ise bu çaba yine önemsiz bulunmakta "Türkçe ile felsefe yapılamaz." gibi sözlerle Türkçenin gücü yine yabana atılmakta ve dilimiz aşağılanmaktadır.

       Her ilde açılan yerlere yabancı ad koyma çabası başlamış ve çığ gibi büyümektedir. Bunu gezmenlik (turistik) yerde yapanlar "gezmenlere (turistlere) yönelik olduğu için..."  gibi sözde nedenlerle yabancı ad verdiklerini ileri sürerken aynı şeyin İç Anadolu'nun  gezmenin uğramadığı bölgelerinde de yapılması bunun gezmenle falan ilgisi olmadığını, yalnızca aşağılık  duygusundan olduğunu kanıtlamaktadır.

       Bu aşağılık duygusu öyle bir noktaya gelmiştir ki insanlar TDK'nin yabancı terimlere türettiği yeni karşılıkları bile önemsememekte yabancısını kullanmayı sürdürmektedir.Bir dilin başka dillerden etkilenebileceğini hepimiz biliyoruz. Bu olasıdır. Ancak bunun bir sınırı olmalıdır. Örneğin bize okullarda öğretilen eş anlamlı sözcükler... Bunların çoğu dilimizde Türkçesi varken özenti birkaç ozanın (şairin) , yazarın... bg. o sözcüklerin Arapçasını , Farsçasını, İngilizcesini, Fransızcasını dilimize sokmasıyla oluşmuştur.

     Durum ortada ve gerçekten içinden çıkılmaz bir durummuş  gibi görünebilir. Ancak biz umudumuzu yitirmemeyi atalarımızdan öğrendik.  Bu yolda ilerlemeyi, M. Kemal Atatürk'ün yazı devrimini kaldığı yerden sürdürmeyi kendimize görev edindik.

      TDK uyuyor olabilir. Bunun sonunçlarının ağır olacağını görmüyor olabilir. Ama biz biliyoruz ki dil bir ulusu birarada tutan birbirine bağlayan en önemli şeydir. Atamızın dediği gibi "Dilini kaybetmiş bir millet yok olmaya mahkumdur." Bunun farkındayız ve savaşımımızı sürdüreceğiz. Türkçenin Diriliş Hareketi ile birlikte bu uğurda ve aynı amaçla bizimle olan herkese saygılarımı sunarım.

Yazan: Selcan Eroğlu

Kaynakça:

Aysu Ata, Karahanlı Türkçesinde ilk Kuran Tercümesi

Sinan Meydan, Yobazın Dil Devrimi Yalanları

Ziya Gökalp, Türk Töresi



Etiketler:
HABERE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

ÇOK OKUNANLAR