TARLAYI TAŞLI YERDEN, GIZI GARDAŞLI YERDEN, Arş. Gör. Mustafa Sarı

TARLAYI TAŞLI YERDEN GIZI GARDAŞLI YERDEN, Arş. Gör. Mustafa Sarı

TARLAYI TAŞLI YERDEN, GIZI GARDAŞLI YERDEN, Arş. Gör. Mustafa Sarı

TARLAYI TAŞLI YERDEN, GIZI GARDAŞLI YERDEN

Arş. Gör. Mustafa Sarı

‘Kızın kapısı iki.’ Kasabadaki her kadın gibi annem de bu hakikate yürekten inanıyor, bir an önce ev işlerini öğrenmesi için henüz ilkokul 4. sınıfta okuyan ablama, akranlarını örnek gösterip nasihatler ediyordu. Falancanın ablamla aynı yaşta olan kızı o gün bir bulgur pilavı pişirmiş ki tadından yenmezmiş. Filancanın kızı ablamdan küçükmüş ama elinden dantel düşmüyormuş. El kadar kız şimdiden çeyizini düzmeye başlamış, kaç tane yastık danteli işlemiş… Ablam çocuk aklıyla, bazen dolduruşa gelip tığ ve dantel ipini eline alıyor bazen de isyan edip köşesine çekiliyordu.

Hiçbir konuda anlaşamayan, eften püften olayları büyütüp inatlaşan hatta bazen saç başa kavga eden kasabalı kadınlar, kızların eğitimi konusunda inanılmaz bir uyum içinde hemfikirdiler. Kız çocuklarına iş çıkarmak için sanki sürekli fırsat kolluyorlardı. Annem ‘Kız hamur leğenin başında pişer.’ derken, komşu kadın ‘Kız çocuğu asıl sacın önünde, ateşin karşısında pişer.’ diyordu. Bir evi çekip çevirecek kıvama gelmek için ‘pişmek’ şarttı. Üstelik bu işleri yaparken çoğu zaman takdir edilmek yerine tekdire maruz kalıyorlardı. Bu tekdir faslı o kadar çabuk ve kolay kötek aşamasına geçerdi ki sanırsın kasabalı kadınların cümlesi dersini Ziya Paşa’dan almış ve Terkib-i Bend’i ezbere bilir: ‘Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.’ Pişirirken ekmeği yaktığı için kafasına oklava yemeyen kız çocuğu yoktur kasabada.

Annem ablamın ayağını sokak ve sokak oyunlarından kesmek için her sabah yeni bir iş uyduruyordu. Ne işi varmış koskoca kız çocuğunun sokakta… Hem babası çok kızarmış… Zaten evde bir sürü iş varmış… Oynayacaksa da evde oynasınmış… Oysa trafiğin yok denecek kadar az olduğu kasabada sokaklar, çocukların özgürlük alanıydı; ‘dumansız hava sahası’ydı… Sonra, akşama kadar Akdeniz’in yakıcı güneşi altında bir iki traktörden başka bir şey göremeyen zavallı sokakların dili olsa da söylese, sağa sola koşturan çocuklardan yoksun bir hayatın ne kadar sıkıcı ve keyifsiz olacağını… Annemin gönlünü yaptıktan sonra serbest kalacağına inanan ablam, oyundaki yerini bile belirleyip hemen geleceğini tembihliyordu bize. İki nefes arasında kısa süre oyuna katılan ablam, anneme göre ‘hayati’ önem taşıyan yeni bir iş için eve dönmek zorunda kalıyordu. Kasabanın tek terzisi olan annemin işleri bir türlü bitmek bilmiyordu ki…

Evet, kızın kapısı ikiydi. Kızların, baba kapısından koca kapısına varmadan ‘kadınlık eğitimi’ni tamamlaması şarttı. Ne var ki annemin genç yaşta vefat etmesiyle, ablamın ‘kadınlık eğitimi’ yarım kalmıştı. Bu eğitimi nenem tamamlayacaktı.

Neneme göre evi süpürüp silme ve bulaşık yıkama bakarak öğrenilirdi, özel bir çabaya gerek yoktu… Çamaşır nasıl olsa yıkanırdı; ütü zaten gereksizdi. Ama ekmek yapmak önemliydi. Hamur nasıl yoğrulur, kıvama nasıl getirilir; yufka nasıl açılır, ekmek sacda nasıl pişirilir? Bütün incelikleri anlatmak gerekiyordu. Hatta anlatmak yetmez, göstermek ve uygulatmak şarttı…

Kız çocukları, önce hamur yoğurana su, ocağı yakana odun taşımakla başladıkları işe un elemekle devam ediyordu. Hamur yoğurmak güç kuvvet isterdi; daha ergen bile olmamış zayıf bilekli kız çocuklarının gücü yetmezdi. En sonraki işti o… Bu yüzden hamuru nenem yoğururdu. En az 40 kilo un alan ve sadece hamur işi yaparken kullanılan bakır leğende yoğrulurdu hamur. Nenem, koca leğendeki un tepeciğinin ortasını havuz gibi açar; ablama bir ‘pataz’ dolusu tuz atmasını söylerdi. Bizim avuç dediğimize nenem ‘pataz’ derdi, özellikle iki avucun birleşmesiyle oluşan miktarın adıydı pataz; karış gibi, kulaç gibi ölçü birimi olarak kullanılırdı. Tavuklara iki pataz yem yeterdi; keçilere verilecek yemin içine beş pataz arpa iyi olurdu. Nenem, ablamın küçücük patazıyla getirdiği tuzu az bulur, biraz daha eklemesini isterdi. Sonra, un tepeciğinin ortasındaki havuzu suyla doldururdu ablam. Nenem leğenin kenarından ortasına doğru çekerek unu suyla buluştur; önce kararak, kendi ifadesiyle suyu una iyice ‘emdirerek’ başladığı işe yoğurmayla devam ederdi. Bu aşamadan sonra suyun dikkatli ve azar azar eklenmesi, özleşmesi için hamurun iyice yoğrulması gerekir. Leğenin bir yanında nenem diğer yanına ablam ellerini yumruk yaparak hamura kıvam vermeye çalışır, ara ara ellerini ıslatarak en az yarım saat devam ederlerdi hamur yoğurmaya. Hamur özleştikçe yumrukları çekip çıkarmak zorlaşır; kıvama gelmiş hamurdan kurtulan ellerin çıkardığı ‘muck muck’ sesleri kalınlaştıkça nenemin yüzünde mutmain bir onaylama ifadesi belirirdi. Kız çocuğunun beğenilmesi ve kısmet bulması için fırsat kollayan nenem, leğenin kenarlarında kalan un ve hamur kalıntılarını toparlarken ablama ‘Komşular tertemiz görsün, hamur leğeninin temizliği kızın yüzünü ağartır.’ derdi.

İş bittiğinde ablamın elleri kıpkırmızı olurdu… ‘İş bittiğinde’ dediğime bakmayın siz, asıl işi daha başlamadı… Nenem hamuru bir köşede dinlenmeye bırakırken, beni akşamdan haber verdiği komşu kadınları çağırmaya, ablamı da ocağın başına odun taşımaya yollardı…

Un elemeyi öğrenenler kısa bir süre sonra, ‘seynit’in başına geçip büyüklerine ‘kovuş verme’ mertebesine yükseliyordu. ‘Kovuş verme’, yufka açmanın ilk basamağıydı. Ablam, yumruk büyüklüğündeki bezeleri bazlama kadar inceltip neneme uzatıyor; nenem de bazlamayı iyice incelterek sacda pişecek hale getiriyordu. ‘Kovuş verme’ mertebesi övünç kaynağıydı kız çocukları için. Evi çekip çevirmeye bir adım daha yaklaşmış sayılıyorlardı. Komşu kadınların övgüsüne mazhar olmak az şey miydi? Sonuçta hepsinin ya oğlu vardı ya da erkek kardeşi… Ablam 10 yaşında bütün bu işlere koştururken 13 yaşında olan abim ekmek işleri bitmeye yakın kalkıyor; ‘sıkma’ yeme faslının keyfini çıkartıyordu.

Sıkma demişken sevgili okuyucu, bizim sıkmamız ne Aydın ne Urfa ne de Maraş sıkması benzer; sakın karıştırmayın. Aydın sıkmasının ana malzemesini kıyma, un, soğan ve baharat karışımı oluşturur. Bütün malzemenin yoğrulmasıyla elde edilen hamurdan bir parmak boğumu büyüklüğünde kesilen parçaları ister kızartarak isterseniz haşlayarak pişirin. Bu malzemelerden unu çıkarıp yerine köftelik bulgur ekliyorsanız Maraş sıkması yapıyorsunuzdur. Ancak unutmayın, Maraş sıkması haşlanarak yapılır. Her ikisi de salçalı sos ve yoğurtla servis edilir. Canınız Urfa sıkması çektiyse, Aydın sıkmasını tereyağında kavrulmuş salçalı suda haşlayın; ocaktan almadan beş dakika önce bir su bardağı sumak ekşisi eklemeyi unutmayın. Ha bir de, Urfa sıkması tencere yemeğidir ve yoğurtsuz ikram edilir.

Çukurova yörüklerinin sıkması hamur işidir. Lavaştan biraz daha kalın, ancak lavaş gibi oval ve uzun değil değirmi olan sıcak bazlamaya bol tereyağı sürer, içine de peynir, özellikle keçi peyniri koyup dürüm haline getirseniz sıkmanız hazır sayılır. Tereyağının akmasını ya da peynirin dökülmesini önlemek için sıcak dürümün iyice sıkılması gerekir. Hem biraz soğuması hem de içindeki peynir ve tereyağının birbirine geçmesi, nenemin ifadesiyle ‘halleşmesi’ için, sıkmaların kısa bir süre el dokuması sofra bezinin arasında beklemesi gerekir. Sabırsızlanmayın, iki dakika bekleyin canım, çay demini alana kadar hazır olur…

Bana göre, Çukurova’da yörük kültürünün en lezzetli yiyeceğidir sıkma… Gelin görün ki bu lezzeti tarif edecek bir ad bulmak yerine, yemeğin en son aşamasında devreye giren ‘sıkma’ işlemini ad olarak vermeyi uygun bulmuştur, bizim yörükler… Yazık!... Şehirliler öyle mi? Az emek sarf ederek yaptıkları yemeklere bile öyle cazip adlar veriyorlar ki duyar duymaz insanın ağzının suyu akıyor… Kadınbudu köfte, imambayıldı, hünkarbeğendi, dilberdudağı, bülbülyuvası… Bu şaşaalı isimler karşısında en ‘tilbi’ adamların bile iştahı kabarır…

‘Tilbi’ nerden mi çıktı? Vallahi onu da nenemden duydum. Her yemeği beğenmeyen, herkesin yaptığını yemeyen, bu yüzden de genellikle zayıf olanlara ‘tilbi’ derdi nenem. Kelime, Derleme Sözlük’ünde kayıtlı ama maalesef Standart Türkçede yaşamıyor… Ağız araştırmalarım sırasında kelimenin bu anlamına tesadüf edince nenemi hatırlamış ve içimi hüzünle karışık bir mutluluk kaplamıştı…

Aynı anda hissettiğimiz hüzün ve mutluluğu ifade edecek Türkçe bir sözcük ne güzel olurdu değil mi? Ama yok; başka dillerde de olduğunu sanmıyorun… ‘Kelimeler her şeyi anlatmaya yetmez.’ diyen Aytmatov nur içinde yatsın… İnsanoğlunun dil macerası, esasında, duygu ve düşünceleri sese dönüştürme çabasından ibarettir… Bu yüzden dil, beyne laf yetiştirebilmek için didinip durur…

İlginçtir, sözlüklerde kelimenin cinsiyeti kayıtlı değil… Ama ben nenemin bu kelimeyi kadınlar için kullandığına hiç şahit olmadım… Benim bildiğim tilbiler hep erkekti, hepsi de yemek konusunda eşlerine sorun çıkartıyordu.

Neyse… ablamı anlatıyordum… Sabahından köründen beri ekmek yapanlara yardım etmekten yorgun düşen ablam, üstüne bir de öğlene doğru kalkan abimin uyarılarına maruz kalıyordu. Abim, sıkmasına daha çok tereyağı sürmesi için tembihliyordu ablamı, peyniri de bol olmalıymış. Olan biten karşısında bırakın itiraz etmeyi, surat asmaya bile hakkı yoktu ablamın… Abisine hizmette kusur etmemeliydi. Yoksa yarın elin oğlu çeker miydi? Kasabada herkes, kız çocuklarını ‘elin oğlunun’ çekeceği bir kıvama getirmek için uğraşıyordu. Bu mücadelenin başkomutanı gibiydi nenem… Ona göre ‘Tarlayı taşlı yerden; gızı gardaşlı yerden’ almalıymışız… Ziraatçı değilim, taşlı tarla verimli mi olur bilmem… Belki de sadece ‘gardaşlı’ kelimesine kafiyeli olduğu için seçildi ‘taşlı’ sözcüğü… Dedim ya, bilmiyorum. Ama şunu katiyet derecesinde biliyorum ki kardeşi çok olan kız hizmete alışkın olurdu; ne kocasını ne de kocasının ailesini yüksünürdü. Nenemin kast ettiği de buydu zaten… Ha, unutmadan şunu da ekleyeyim, Standart Türkçede ‘kardeş’ sözcüğünün nötr yani cinsiyetsiz olduğuna bakmayın siz. Eril bir sözcüktür ‘gardaş’, sadece erkekler için kullanılır. ‘Bacı’nın zıddıdır…

Daha çocukken kız kardeşinin hizmetine, anne övgüsüne, hele benim gibi dedesinin adını almışsa nenesi tarafından ‘bir dediği iki edilmemeye’ alıştırılan erkek ne yapsın? Elif Şafak yalan mı? Kadınlar, daha çocukken şişirmeye başladıkları ‘erkek ego’sundan sonra neden bu kadar şikâyet ediyorlar?

Yıllar sonra, Julia Robets’in başrolünü oynadığı ‘Mona Lisa Gülüşü’ adlı filmi izleyince bahsettiğim sorunun sadece bize özgü değil evrensel olduğunu görmüştüm. Gerçi filmdeki kızlar ablamdan çok büyüktü. Ama sorun aynı sorundu… O kızlar da kolej eğitimini sadece iyi bir evlilik için alıyorlardı. Eğitim, iyi bir meslek ya da kendini gerçekleştirerek topluma katkı sağlamak için değil; ev işlerini çevirmek, iyi yemek yapmak ve daha iyi çocuk yetiştirmek için gerekliydi. Yani formal eğitim bile kızları ‘elin oğlunun çekeceği’ bir kıvama getirebilmeye yönelikti. Hoş, birinin karısı olmaktan başka hedefler gösterdiği için kolejli kızların gözünde kahraman olan Roberts, özel hayatında ‘elin oğlu’nun istediği kıvama gelmediği için sürekli sorun yaşıyordu…

İşin acısı, genç kız oluncaya kadar bir evi çevirmek ve ‘elin oğlu’ için yetiştirilen kızların kaderi evlendikten sonra da değişmiyordu. Yeni gelinin hayatı kocası ve kocasının ailesine bağlıydı. Buna dikkat etmeyen kızlar önce kendi aileleri tarafından uyarılıyordu. Nenemin dediğini göre ‘Çıkmış kız çığdan dışarı’ydı. ‘Çıkmak’tan kasıt kızın evden gelin olarak çıkmasıydı. ‘Çığ’ ise tuğla duvarın ve çitin bulunmadığı köy evlerinde bahçeyi çevreleyen çalı çırpı için kullanılıyordu. Toplanan çalı çırpı ve ağaç dalları, yetişkin bir insanın bel seviyesine kadar gelecek şekilde bahçenin çevresine istiflenirdi. Velhasıl, evden gelin olarak çıkan kızın baba evine sık gelmesi hoş karşılanmıyordu.

Okuma yazması olmayan, hatta beş vakit namaz için gerekli kısa sureleri bile dinleyerek öğrendiğini söyleyen nenemin ‘ç, ş ve ı’ seslerini kullanarak oluşturduğu ritme dikkat eder misiniz, lütfen? Çıkmış kız çığdan dışarı… Nenemin günlük hayatta oldukça sık kullandığı bu ses oyununa ‘aliterasyon’ dendiğini yıllar sonra öğrenecektim. Aliterasyon deyip geçme sevgili okuyucu, bununla ilgili bir soruyu bilemediği için üniversite sınavını kazanamamış ya da istediği bölüme girememiş binlerce öğrenci vardır ülkede!..

Neneme göre kızlar için asıl hayat, koca kapısında başlıyordu. Dediğine göre, annemler ölünce ablam için ‘Babam evi sür savur.’ devri bitmiş; ‘Erim evi çek çevir.’ devri başlamıştı. Kendinden üç yaş büyük abisine ve iki küçük kardeşine analık etmeliydi. Zavallı ablam daha çocuk olmadan ‘ana’ olmaya zorlanıyordu. Sabah erken kalkmalı, evin işlerini aksatmamalıydı? Nenemin ifadesiyle ‘Avratlık, zaten kolay değildi.’

Ne zaman ev işleri gecikse ya da henüz elinin ayarı tam oturmamış olan ablam yemek yaparken bir hata yapsa, mesela pilavın yağını biraz fazla kaçırsa nenemin lafı hazırdı: ‘Babam evi sür savur; erim evi çek çevir!’

Atasözünün ilk bölümü baba evinin rahatlığını vurgularken ikinci bölümü koca evine hazırlanma uyarısı yapardı. Kazancın kıymeti ancak koca kapısında anlaşılırdı. Bir taşla iki kuş yani…

Mustafa SARI

Güncelleme Tarihi: 03 Aralık 2018, 18:40
YORUM EKLE