Türkiye Basını Soyuk Savaş Yıllarında (1947 – 1970) Terane Mahmudova-Azerbaycan

Türkiye Basını Soyuk Savaş Yıllarında (1947 – 1970)

Doç. Terane Mahmudova

Azerbaycan, Bakü Devlet Üniversitesi

Türkiye'yi Batı bloğuna katılmaya zorlayan faktörler yukarıda ayrıntılı olarak tartışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan siyasi manzara, diğer birçok ülke gibi Türkiye'yi de bir seçim yapmaya zorlamıştır. Savaşın sonuna doğru SSCB'den gelen tehdit çağrıları ve toprak talepleri Türkiye'yi Batı Bloku'nu seçmeye zorladı.

Soğuk Savaş, o dönem için iki kutuplu dünyanın yeni bir siyasi haritasını ve durumunu tanımladı. Bu kutuplar, yani bloklar içindeki ülkelerin gelişme yönünü belirlemek anlamına geliyordu. Elbette buraya, ülkelerin siyasi ve ekonomik kalkınma stratejisinin yanı sıra sosyal kurumların işleyiş modeli de dahildir.

Hiç kuşkusuz hiçbir ülkenin sosyo-politik hayatında istisnai bir rol oynayan medya / basın çok önemli bir sosyal kurum olarak değişimlerin dışında kalamazdı. II. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle savaş bitmedi. Sadece farklı "oyuncular" ile farklı bir formatta devam etti. Kamuoyunu oluşturan ve onu ülke liderliğinin eylemlerini ve adımlarını desteklemeye ve harekete geçirmeye "çağıran" medya, özellikle savaş sırasında paha biçilmez bir araç haline gelmiştir. Basının geleneksel olarak bir hükümet dalı olarak görüldüğü ülkelerde, medyanın gündemi hükümetin çeşitli alanlarda (siyasi, ekonomik ve sosyal) aldığı kararlar tarafından belirlenir. Böylesine geleneksel bir iktidar-basın ilişkileri modeli, savaş ve barış zamanlarında aynı şekilde işler. Ancak Soğuk Savaş sırasında durum değişti. Batı bloğuna katılan ülkeler bu seçimleri ile aynı zamanda bir siyasi yönetişim modelini de tanımladılar. Bu nedenle Türkiye'de çok partili siyasi sisteme geçişin Soğuk Savaş'ın başlamasından sonra gerçekleşmesi tesadüf değildir.

Bu yazıda Soğuk Savaş olaylarının Türk basını üzerindeki etkisi yazılı basın yani gazeteler bazında araştırılmıştır. Bunun sebeplerinden biri de gazetelerin içeriğinin daha maddi yani kağıt üzerinde olduğu için kalıcı olmasıdır. Buraya, gazetelerin "dünyasının" daha çeşitli ve renkli olduğunu ekleyebiliriz. Önemli faktörlerden biri, gazetelerin göreceli bağımsızlığıdır. En uzun ömürlü kitle iletişim araçları olan gazeteler, tarihsel olarak kendilerini elektronik medyadan ayırmıştır. Daha da önemlisi, gazetelerin kitle iletişim aracı olarak uzun bir geçmişe sahip olmasıdır. Diğer bir deyişle, gazeteler en eski medyadır.

Gazeteleri araştırarak bir ülkenin gazeteciliği hakkında fikir edinmek mümkündür. “Gazetelerin tarihi, aynı zamanda gazeteciliğin özüne ilişkin görüşlerimizin de tarihidir.” (Straubhaar, LaRose 2002, 108). Belirtildiği gibi, radyo yayınları, başlangıçta yazılı basının bağımsızlığına sahip değildi. Bunun birkaç nesnel nedeni var. Tarihsel olarak, elektronik medya içeriğinin ağızdan ağza yayılması bazen içeriğine dikkat edilmesini gerektirmiştir. Radyonun tüm ülkelerde bir "propaganda aracı" olarak tanınması tesadüf değildir. B. Kejanlioğlu, U. Kocabaşoğlu'nun Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna (1980) adlı kitabına atıfta bulunarak, Türkiye'de radyo yayıncılığının başlangıcı ve gelişimi hakkında yazarken yukarıda belirtilen konulara da değinmektedir:

“Radyonun devletleştirildikten sonra, PTT yönetiminde kaldığı 1936 ile 1940 yılları arasındaki dönem ‘geçiş dönemi’ olarak anılmaktadır. Bu dönemde, 1937’de yürürlüğe giren “Telsiz Kanunu”yla, her türlü telsiz haberleşmesi devlet tekeline alınmıştır. 1940 yılında Başbakanığa bağlı Matbuat Umum Müdürlüğü bünyesi içine alınan radyo, II.Dünya Savaşı boyunca örgütsel ve yönetsel gelişmeler göstermiş; radyoya devlet bütçesinden büyük fonlar ayrılmış; farklı dinleyici gruplarına yönelik –kadınlar, çocuklar, gençler- çeşitli programlar yapılıp yayınlanmaya başlamıştır. Dahası, savaş haberlere ilgiyi artırmış, radyo alıcı sayısında önemli artışlar gözlenmiştir. Bütün bu gelişmelere karşın, radyo bürokratik mekanizmanın bir parçası olarak işlemiştir; hatta siyasal iktidar tarafından “hükümetin devletin ağzı, milletin kulağı” olarak nitelenmeştir (Kejanlıoğlu 2004, 171).

Türkiye'de basın ve siyaset ilişkisini incelediğimizde, bu ilişkilerin klasik modele dayandığını görebiliriz. Diğer bir deyişle, II. Mahmut döneminde yayına başlayan ilk gazeteden, Cumhuriyet dönemi basınına kadar tüm yayınlar devlet tarafından oluşturulmuş ve gelişmiştir. Yurt dışından gerekli teknik donanımı ve gazete basımı için gerekli kağıt teminatı da devlet tarafından sağlanmıştır. Ancak çok partili bir siyasi sisteme geçildikten sonra bu durumun değiştiğini söylemek mümkündür.

İkinci Dünya Savaşı çok partili bir siyasi sisteme geçilmeden önce yaşandığı için, bu dönemde ülke medyasının tamamen devlet desteği altında olduğunu söyleyebiliriz. Dünya savaşı önemli bir siyasi olay olduğundan, o dönemde tüm ülkelerin basın gündeminde bir numaralı konuydu. Dünyanın kaderini belirleyecek bir konuya hiçbir ülkede basının kayıtsız kalamayacağı açıktır. Türk basını da istisna değildi.

Yukarıda bahsedildiği gibi, radyo elektronik medya olarak var olmasına rağmen, dönemin önde gelen medyası gazete veya yazılı medya olmuştur. Medya uzmanları ayrıca Soğuk Savaş'ın ilk 15 yılında gazetelerin Türkiye'deki kitle iletişiminin ana aracı olduğunu söylemektedirler. Bu konuda T. Karahisar, O. Kologlu'ya atıfta bulunarak yazıyor: “1945-1960 yıllarına gelindiğinde ise halkın başlıca iletişim araçı basın olmuştur. Başyazıya dayanan gazete anlayışından habere ve resme öncelik tanıyan anlayışa geçilmiştir. Dönemin önemli gazeteleri arasında Ulus, Vatan, Memleket, Türksesi, Son Havadis, Akşam, Tanin, Vakit, Hürriyet, Milliyet yer almaktadır.”

Bazı uzmanlar, II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra Türkiye'deki ekonomik gelişmeye ve bunun yazılı basına yansımasına da işaret ediyor. “Türk medyasındaki asıl gelişme ise II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik gelişmenin hız kazanması ve teknolojinin ülkeye girmeye başlamasıyla kendini göstermiştir. Bugün bile Türk basınının etkin gazetelerinden olan Hürriyet ve Milliyet bu dönemde yayın heyatlarına başlamıştır. 1970 li yıllarda basın sektörü renkli gazetecilik için yatırım yaparken, yetişmiş insan gücü için yatırım yapmayarak tekelleşmeye zemin hazırlamıştır (Tüm yönleriyle Medya ve İletişim. Editör: IŞIK, ERDEM 2008, 177).

Yukarıda belirtildiği gibi, Türk toplumunda savaştan sonra ve ülkenin siyasi hayatında önemli bir olay kaydedildi. Ülke çok partili bir siyasi sisteme geçti. Bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) bünyesinde Celal Bayar ve Adnan Menderes'in önderliğinde "4 Takrir" adlandırılan muhalefet oluşturulmuştur. Grup daha sonra Demokrat Parti'yi kurmuştur. Parti 1946 seçimlerinde iktidara gelemese de meclise girmeyi başarmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan Demokrat Parti, gazetecilere olumlu mesajlar göndererek basın özgürlüğü vaat etmiştir. Bu yeni partinin basına karşı olumlu bir tavrı vardı. Bu, gazetecilere o dönemde Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle basın üzerindeki baskısının biteceği izlenimini vermiştir.

Gerçekten de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra o dönem için ilerici sayılabilecek bir dizi adım attı. Basınla ilgili yeni yasalar çıkarıldı. 1931 Basın Kanunu değiştirildi. 5680 sayılı Basın Kanunu 15 Temmuz 1950'de yürürlüğe girdi. Bu tür adımlar hükümet ile medya arasındaki ilişkilerin ısınmasına neden olmuştur. Buna ek olarak, hükümet daha da ileri giderek, gazetecilere ve medya çalışanlarına bazı özel haklar tanınmasına karar veren 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun taslağı hazırlamıştır.

Ancak basın ve hükümet arasındaki bu sıcak ilişki uzun sürmedi. Demokrat Parti'nin iktidara geldiği ilk günlerde, basının bağımsızlığında bir artış görüyoruz, ancak ifade özgürlüğü tam olarak temin edilmemiştir. Bir yandan basın reformu ve mevzuatta bazı olumlu değişiklikler yapıldı, diğer yandan Demokrat Parti hükümeti kendisine yakın gördüğü gazeteleri koruyarak ve savunarak onların gelişimini destekledi. Örneğin Ulus gazetesi Demokrat Parti'ye muhalefetinden dolayı hükümet desteği alamadı.

Genel olarak Türkiye Cumhuriyeti'nde çok partili sisteme geçişle medyada bazı önemli değişiklikler yaşansa da durumun kökten değiştiğini söylemek zordur. Bu dönemde ideolojik mücadele nedeniyle bazı yayınlara yasak getirildi. Bu yayınlar arasında komünizm yanlısı gazete ve dergiler de yer almıştır. Komünizmin bazı muhaliflerinin de bu yayınları kapatmak istediğini belirtmek gerekir. Örneğin Demokrat Parti'ye yakınlığıyla tanınan ve Cemal Kutay tarafından yayınlanan Millet dergisi, Aydınlık dergisini hedef alarak Şevket Kansu'nun yazılarının komünizm propagandası olduğunu iddia ederek bu yayınlara el konulmasını talep etmiştir. Bu arada, özellikle gençlerin artan komünizm karşıtı sokak protestoları, komünist dergileri ve matbaaları sıkıntıya soktu. 1945 yılının Aralık ayında Tan Matbaası'nın saldırılarına benzer bir olay, 1946'da Mehmet Ali Aybar'ın İzmir'de çıkardığı bir dergi ve matbaa olan Zincirli Hürriyet'in başına geldi. İzmir'de bazı gençler, komünizm karşıtı gösterilerin ardından Zincirli Hürriyet gazetesine saldırdı, yazı işleri ofisini yıktı, solcu gazete ve dergileri yağmaladılar. Hatta gazetenin çıktığı matbaaya geldiler, onları tehdit ettiler ve gazeteyi bir daha yayınlamamaları konusunda uyardılar. Ancak Zincirli Hürriyet daha yeni yayına başlamıştı. Aslında derginin konumu çok da radikal olmamıştır. Yayın, hükümeti Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı daha bağımsız bir dış politika izlemeye çağırmıştır.

Türkiye'nin en etkili gazetelerinden biri olan Milliyet, Soğuk Savaş döneminde kurulmuş yayınlardan biridir. Gazete, 3 Mayıs 1950'de yayına başlamıştır. Gazetenin kurucusu Ali Naci Karacan, yayının hem sahibi hem de genel yayın yönetmeniydi. 1955 yılında ölen Ali Naci Karacan'ın yerine oğlu Ercüment Karacan geçmiştir. 1954'te Abdi İpekçi gazetenin kadrosuna yazı direktörü olarak katılmıştır. A. İpekçi'nin gelişiyle gazete hayatında yeni bir gelişme dönemi başlamıştır. A. İpekçi ile Ercüment Karacan'ın çok iyi anlaştığı bilinmektedir. Ancak 1 Şubat 1979'da Abdi İpekçi henüz de bilinmeyen bir suikastın kurbanı oldu. Bu olayla sarsılan Ercüment Karacan, sadece 2 yıl sonra gazeteden ayrıldı. ABD'ye göç eden E. Karacan`ın ülkeyi terk etmeden önce, "Komünistler gelip malıma mülküme el koyacak!" dediği iddia edilmiştir (Topuz 2003, 209-211).

Vatan, Soğuk Savaş döneminde Türk basınında özel yeri olan gazetelerden biridir. Bunun nedeni, özverili ve tarafsız bir gazeteci olan Vatan gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Emin Yalman'ın ideolojik konulardaki tutumunu sık sık değiştirmesiydi. Demokrat Parti'ye büyük ilgi gösteren Yalman, parti iktidara gelince hayal kırıklığına uğramıştır. Şiddetli bir komünizm eleştirmeni olan Yalman da serbest bırakılmasını sağlamak için Nazım Hikmet'le bizzat görüşmek üzere 1950'de Bursa Cezaevi'ne gitmiştir. Yalman'ın tanıştığı insanlardan etkilenmesi onun kariyerini doğrudan etkilemiştir. O, gazetesinde sert bir şekilde eleştirdiği bir kişiyi ertesi gün büyük bir sempatiyle övebilirdi ve aksine. Bu, gazeteye duyulan güveni baltalamıştır. Ancak tüm bunlar Yalman'ın ifade özgürlüğü uğrunda büyük bir savaşçı olduğu gerçeğini değiştirmez. Yalman'ın aşırı sağın, milliyetçilerin ve İslamcıların yanı sıra aşırı solun saldırılarına da uğraması tesadüf değil. Bu gerçek, onun nesnelliği ana mesleki kriter olarak seçtiğini gösterebilir. Ocak 1961'de Yalman, gazeteciliğe olan büyük bağlılığından dolayı Uluslararası Gazete Editörleri Federasyonu'nun Altın Kalem'i ile ödüllendirilmiştir. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinin ardından hayal kırıklığına uğrayan Yalman, hükümete karşı sert bir tavır almaya başlamıştır. Sonuç olarak gazetede verilen ilanlar kesilmiş ve Vatan gazetesinin kağıt temini kesintiye uğramıştır. Maddi sıkıntıları nedeniyle Vatan'ın tek sayfa yayınladığı günler olmuştur. Ekonomik sorunlar derinleştikçe gazetenin yönetimi zorlaşmış ve 1960'ların ikinci yarısında Yalman gazeteden ayrılmak zorunda kalmıştır.

Bundan sonra gazete elden ele geçmiş, sonunda tamamen zayıflamış ve komünist yanlısı olmakla suçlanmıştır. Bu bağlamda H. Topuz, II. Mahmut'tan Holdinglere Türk Basın Tarihi adlı kitabında şöyle yazmaktadır: “1960’ta Ahmet Emin Yalman Vatan’dan ayrıldıktan bir süre sonra gazete Naim Tirali ve Cemal Reşit Eyüboğlu’nun yönetimine girdi. O dönemde gazetenin başyazarı Nizamettin Nazif’ti. Hesapsız masraflara girişen Nizamettin Nazif gazeteyi büsbütün çıkmazlara soktu. O yılların unutulmayan bir olayı da Nizamettin Nazif’in İzmir Fuarı için çıkartacağı bir ilaveye ilan toplamasıdır. Sovyetler Birliği’nden alınan ilan, Vatan’ın ekinde çekiçli oraklı bir kapak olarak yayınlanınca kıyametler koptu. Konu Meclis’e getirildi ve Vatan yıprandı.”

1950-60 yıllarında Türkiye'de iletişim alanındaki en önemli olaylardan biri Türk Haber Ajansı'nın (THA) kurulmasıydı. Ajans 1950 yılında kurulmuştur. Kadri Kayabal, cumhuriyet döneminin bu ilk özel haber ajansının kurucusudur. O, Türkiye Cumhuriyeti medya tarihine teknolojik yenilikleri getiren ilk gazetecidir; Kadri Kayabal ilk telefoto sistemini ve ilk faks bağlantısını kullanmıştır. THA, ABD`nin United Press International'ın (UPI) temsilcisi olmuştur. THA, tüm gazetelerde ve taşra illerinde bir haber ağı kurmuştur. THA, UPI'nin desteği ve inisiyatifiyle TV alanında da bir takım yenilikler yapmıştır. Ajans, 1973'te bir televizyon departmanı kurmuş ve UPITN (UPI'nin TV şubesi) ile birleşmiştir. Bu olay, Türk medyasının dünya medya alanına entegrasyonunun ilk örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.

O dönemde ülke medyasının durumunu etkileyen önemli faktörlerden biri askeri darbelerdi. 1960 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nde her ülkenin siyasi hayatında çok önemli bir olay meydana gelmiştir - Türk Silahlı Kuvvetleri iktidarı ele geçirmiştir. Elbette bu önemli olay, ülkenin tüm kurumlarının faaliyetlerini etkiledi. Bu olayla Türk basın tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Darbe sonrası hazırlanan yeni anayasa, basın için yeni bir umut kaynağı oldu. 1961 Anayasası'nın ifade özgürlüğüne yaptığı vurgu ve bu alandaki kısıtlamaların belirgin şekilde kaldırılması basın tarihinde özellikle dikkate değerdir. Bu gelişme, Demokrat Parti döneminin anti-demokratik basın yasalarından kurtuluşunun bir sembolü ve göstergesidir. Ancak, Demokrat Parti iktidarının ilk günlerinde olduğu gibi, 1961 Anayasasının getirdiği bu özgürlük ortamında, iç siyasetteki gelişmeler ve sağ-sol çatışmaları, 1971 Muhtırasının kabul edilmesiyle sona ermiştir.

1970'ler aynı zamanda dünya yaşamında büyük bir değişim dönemi olarak bilinmektedir. Bu süreçler temel olarak bir dizi alanda yeni teknolojilerin tanıtılmasıyla ilişkilidir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde bu dönemin temel karakteristik özelliği, geleneksel yönetim yöntemlerinden uzaklaşma ve yeni teknolojilerin "sunulan" avantajlarından yararlanma eğilimidir. Teknolojik kavramların merkezinde, 1970'lerin sonlarında ortaya çıkan birçok teknolojik girişim vardır. Yeni teknolojiler, yeni bir çağın ana işaretlerinden biridir. Bunların (teknolojilerin) bilgi toplumunun "doğuşunun" bir göstergesi olarak algılanmaları tesadüf değildir.

Bilindiği üzere herhangi bir ülkenin kalkınmasını etkileyen temel faktörlerden biri küresel ölçekte gerçekleşen süreçlerdir. 1979 öncesi bu yenilik dalgasıyla Türkiye Cumhuriyeti'ne gelen değişiklikler özel olarak anılmayı hak ediyor. Daha doğrusu, teknoloji alanında ilk yapısal değişiklikler yaşanmış, gazete üretimi ve haber akışı hızlanmıştır. Orhan Koloğlu, 1960-1980 yılları arasında Türk basınında yaşanan bazı yapısal değişikliklere de dikkat çekmektedir. Toplam günlük gazete tirajı 3 milyona ulaşmıştır. Diğer bir yapısal değişiklik, büyük holdinglerin medya sektörüne kademeli olarak girmesidir. Son olarak, son yapısal değişiklik, gazetelerin, içeriklerinde açıkça hissedilen siyasi çevrelerin ve toplumdaki öfkeli güçlerin baskısından kaçmaya çalışmasıdır. Yani gazetelerin siyasetsizleşme süreci başlamıştır.

1970'li yıllarda Türk basını teknolojinin uygulanmasıyla gelişiminde yeni bir döneme girmiştir. Medyada büyük iş fırsatları gören büyük holdinglerin sektöre girişi de 70'li yıllara tesadüf etmektedir. Soğuk Savaş'ın başlamasıyla popülerleşen ve kitlevileşen basın, holdinglerin gelişiyle biznes alanına dönüşmüştür. Sonraki süreçler özelleştirme, sınıflandırma ve tekelleşme olmuştur. Ülke nüfusunun okur yazarlık düzeyinin artması medyaya olan ilgiyi de artırmıştır. Tüm bu özellikler medyayı toplumun önde gelen ve aktif güçlerinden biri haline getirmiştir.

Doç. Terane Mahmudova-Azerbaycan

Yorumlar (2)
Kayahan Aytaç 5 ay önce
Çok güzel. Sağ olun hocam. Azerbaycan Türkçesi ile başka yazılar da beklerim.
Aslı Kılıç 5 ay önce
Tebrikler!!!
16°
kapalı