K Harfi ile Başlayan Deyimler, Anlamları, Açıklamaları

K Harfi ile Başlayan Deyimler, Anlamları, Açıklamaları

K Harfi ile Başlayan Deyimler, Anlamları, Açıklamaları

K Harfi ile Başlayan Deyimler, Anlamları, Açıklamaları

Atasözleri ve Anlamları

A B C Ç D E F G H I İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Deyimler ve Anlamları

A B C Ç D E F G H I İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

K Harfi ile Başlayan Deyimler ve Anlamları


Kaale almamak: Sözünü etmeyecek kadar değersiz, önemsiz olmak.

Kabak başına patlamak: Birden fazla kişinin ilgilendiği, içinde olduğu bir olayın bütün olumsuzluğunun birini bulması, sonucuna birinin katlanmak zorunda kalması.

Kabak çiçeği gibi açılmak: Utangaçlıktan çabucak sıyrılarak sınırı aşmak.

Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız gelmeye başlamak.

Kabına sığmamak: Duyduğu sevinç ve heyecan nedeniyle taşkın hareketlerde bulunmak.

Kabir azabı çekmek: Eziyet, cefa çekmek. Katlanılamayacak zor bir durumla karşılaşmak.

Kabuğuna çekilmek: Çevresiyle ilişkisini kesmek, hiç kimseyle görüşmemek.

Kaçacak delik aramak: Korkudan saklanacak, gizlenecek yer aramak.

Kaderin sillesini yemek: Büyük hüsrana uğramak.

Kadrini bilmek: Kıymetini bilmek.

Kafa cilalamak: Kafayı çekmek.

Kafa dengi: Uyum içinde arkadaşlık yapan kimseler.

Kafa dinlemek: Beynen yorucu şeylerden uzak kalmak.

Kafa patlatmak: Bir iş üzerinde pek çok düşünmek.

Kafa şişirmek: Gürültü veya gevezelikle rahatsız etmek.

Kafa tutmak: Karşı gelmek, karşı çıkmak.

Kafa ütülemek: Boş laflarla birini bunaltmak.

Kafa yormak: Bir konuyu ayrıntılarıyla düşünmek.

Kafadan atmak: Herhangi bir konuda bir inceleme yapmadan, rastgele konuşmak.

Kafadan kontak: Aklı kıt, düşüncesiz, saçma sapan işler yapan, deli.

Kafası almamak: Zihin yorgunluğundan bir şeyi anlayamaz hale gelmek.

Kafası atmak: Çok Öfkelenmek.

Kafası işlemek: Kavrayışı üst düzeyde olan kimse. Bir şeyi hemen kavrayabilen.

Kafası kazan gibi olmak: Beyni, zihni yorulmuş olmak. Gürültü ve karışıklığın kişinin beynini yorması, bir şeyleri düşünemez duruma sokması.

Kafası kızmak: Çok fazla öfkelenip sinirlenmek.

Kafası yerinde olmamak: Bir şeye odaklanamamak, kafasını bir şeyin üzerinde yoğunlaştıramamak.

Kafasına dank etmek: Bir olaydan dolayı gerçeği, doğruyu anlamak.

Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olmak.

Kafasına vura vura: Zorla, itekleyerek.

Kafayı bulmak: Sarhoş olmak.

Kafayı çekmek: İçki içmek.

Kafayı takmak: Birisiyle sürekli uğraşmak, birine zarar vermeye çalışmak.

Kafayı tütsülemek: Sarhoş olmak.

Kafayı üşütmek: Akli dengesini kaybetmek.

Kafayı vurmak: Uyumak.

Kafese girmek: Aldatılıp kendisinden çıkar sağlamak.

Kafese koymak: Birini tuzağa düşürüp ona çıkar, menfaat sağlamak.

Kâğıda dökmek: Yazıya geçirmek.

Kâğıt üzerinde kalmak: Uygulamaya konulmamak.

Kahır çekmek: Sıkıntıya katlanmak.

Kahkaha atmak: Yüksek sesle gülmek.

Kahkahadan kırılmak: Çok gülmek.

Kahkahayı basmak: Kendini tutamayıp oldukça sesli gülmek.

Kahve dövücünün hınk deyicisi: Bir kimsenin yaptığı bir işi sözüyle destekleyen kişi.

Kalayı basmak: Adamakıllı küfür etmek.

Kalbine girmek: Sevgisini kazanmak.

Kalbini açmak: Duygu ve düşüncelerini birilerine söylemek.

Kalbini kazanmak: Güzel söyleyişlerle sevgisini kazanmak.

Kalbini kırmak: Birini incitmek, gücendirmek, çok fazla üzmek.

Kalbur üstü: Benzerleri arasında seçkin, üstün olan şey.

Kalburla su taşımak: Verimi olmayacak, boş olan bir işle uğraşmak.

Kaldırım mühendisi: Bir iş yapmayan, vaktini sokaklarda dolaşarak geçiren kimse, işsiz.

Kalem oynatmak: Yazı yazmak.


Kaleyi içeriden fethetmek: Kendisinin karşısında yer alan gruptan birinin yardımını alarak başarı kazanmak. İçeriden alınan bilgilerle orayı içten çökertmek.

Kalıbını basmak: Bir şeyin doğruluğundan emin olmak.

Kalıbının adamı olmamak: Göründüğünden farklı olmak, bekleneni ortaya koyamamak.

Kalın kafalı: Bir şeyi anlamakta zorluk çeken kimse.

Kalıptan kalıba girmek: Menfaati için farklı kimliklere bürünmek. Çıkarı için her şey yapabilen kimse.

Kalp kazanmak: Hoşa giden, güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini üzerine çekmek.

Kalp kırmak: Davranışla, sözle birini üzmek.



Kambersiz düğün olmaz: Bir işte, eğlencede o işin asıl uzmanları olmadan işin aslı gerçekleşmez.

Kambur üstüne kambur: Bütün aksiliklerin üst üste gelmesi. Sıkıntının üstüne sıkıntı, yenilginin üstüne yenilgi, borcun üstüne borç gelmesi gibi.

Kan ağlamak: Çok büyük bir üzüntü, sıkıntı içerisinde olmak.

Kan beynine çıkmak: Çok öfkelenmek, sinirlenmek.

Kan çıkmak: Kan dökülmek, cinayet işlenmek.

Kan dökmek: Birini öldürmeye neden olmak. Onu yaralayıp öylece öldürmek.

Kan gövdeyi götürmek: Çok kan dökülmek.

Kan gütmek: Kan akıtarak birinden öç almaya çalışmak.

Kan kusmak: Çok eziyet, sıkıntı çekmek.

Kan kusturmak: Birilerine çok büyük bir sıkıntı yaşatmak. Ona eziyet etmekte bir sınır tanımamak.

Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek: Fazlaca zahmet çekmesine rağmen tam tersi görünmeye çalışmak.

Kan ter içinde kalmak: Çok fazla yorulmak, perişan olmak.

Kan tutmak: Birinin bir kişiyi öldürmesinden dolayı geçirdiği şokun da etkisiyle olduğu yerde yığılıp kalması, kaçamaması.

Kana susamak: Birini öldürmeyi kafasına koymak, o hırsı taşımak.

Kanadı altına almak: Birilerini korumak, ona sahiplik yapmak, onu himayesine almak.

Kanat germek: Birilerini gözetim altına almak, korumak.

Kancayı takmak: Birinin kötülüğü, zararı için çaba göstermek. Birisine karşı sürekli kötü niyetli olmak.

Kandilli temenna: Kişinin elini yere kadar uzatarak yaptığı selamlaşma şekli.

Kanı ağır: Söz ve davranışları hoş olmayan, kişilere hoşnutsuzluk, sıkıntı oluşturan kimse.

Kanı bozuk: Soyu, sülalesi belli olmayan. Kötü işler yapan.

Kanı ısınmak: Birine yakınlık duymak.

Kanı kaynamak: Birine yakın ilgi ve sevgi beslemek.

Kanı pahasına: Hayatını tehlikeye atacak kadar.

Kanı sıcak: Sıcakkanlı, sevimli, cana yakın, sempatik kimse.

Kanına girmek: Birilerini öldürmek veya ölümüne neden olmak.

Kanına susamak: Kişinin kendi ölümünü kendisinin hazırlamasına neden olan bir davranışta bulunması.

Kanını emmek: İnsafsızca birinin bütün varlığını elinden almak veya onu ondan yoksun bırakmak.

Kanıyla ödemek: Bir şeyin cezasını hayatıyla ödemek. Onun için canından olmak, ölmek.

Kanlı bıçaklı olmak: Bazı kişilerin bir nedenden birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşmanlık beslemeleri, düşmanlıklarının bu seviyeye ulaşması.

Kantarın topunu kaçırmak: Ölçüyü kaçırıp davranışlarında aşırıya kaçmak.

Kapağı atmak: Sıkıntılı, zor bir durumdan kurtularak huzur ve refaha kavuşmak.

Kapalı kutu: Kendini pek belli etmeyen kimse. İçindekileri kimsenin sezmediği, bunun belirtilerini göstermediği kişi.

Kapı dışarı etmek: Birini kovmak, onu dışarı atmak.

Kapı kapı dolaşmak: Her tarafa gitmek, bir iş için bütün odalara uğramak.

Kapı komşu: Kişinin her şeyini alıp paylaştığı en yakın komşusu. Kapıları birbirine bakan komşular.

Kapı yoldaşı: Bir yerde aynı işi yapan kişilerden her biri.

Kapının önüne koymak: Kovmak.

Kapısında büyümek: Birinin yanında, evinde, ocağında eğitim almak, orada kendini yetiştirmiş olmak.

Kapısını aşındırmak: Birinin yanına istediğini elde edinceye kadar bir iş için çok sık gidip gelmek.

Kapıyı açmak: Bir işe öncü olmak. O işi ilk yapan kimsenin diğer kişilere rehberlik, önderlik etmesi.

Kapıyı göstermek: Birini kovmak, onun gitmesini istemek.

Kara borsaya düşmek: Bir malın bulunmaz olmasından dolayı değerinin yükselmesi.

Kara cahil: Bilgisiz, ahmak kimse.

Kara cümlesi bozuk: Okuması yazması olmayan, derdini iyi anlatamayan.

Kara çalı: İki dostun arasına girerek onların arasını bozan.

Kara çalmak: Birini haksız yere suçlamak, ona leke sürmek, iftirada bulunmak.

Kara gün: Sıkıntının, yasın, ölümün olduğu gün. Kötü haber duyulan gün.

Kara gün dostu: Yakınlığını zor günlerde hissettiren kimse.

Kara haber: Bir felaket içeren, kişileri üzüntüye sevk eden haber.

Kara kuru: Esmer ve zayıf kişi.

Kara liste: Kişiye zararı dokunacak, bir suç sıkıntı oluşturan kişilerin yer aldığı liste.

Kara sevdaya düşmek: Bir kimseye ümitsiz yere fakat büyük bir sevgiyle bağlanmak.

Karadeniz'de gemilerin mi battı: Öyle derin derin düşünecek bir şey yok anlamında.

Karalar bağlamak: Büyük acılar yaşamak, yası olmak.

Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu: Bir şeyin, işin sadece dış görünüşü bazen yanıltıcı olabilir. O kişi ya da işin altından nelerin çıkabileceğini kestirmek zordur.

Karar kılmak: Tercihini bir şeyden yana kullanmak, bir şeyi seçmek için son sözünü söylemek veya o düşünceye sahip olmak.

Karaya oturmak: Geminin denizin sığ yerine saplanıp kalması.

Karda gezip izini belli etmemek: Bir şeyi kimsenin anlayamayacağı bir ustalıkla yapmak.

Kardeş payı yapmak: Bir şeyi birden fazla kimsenin kendi aralarında eşit olarak paylaşmaları.

Karga tulumba etmek: Birden fazla kimsenin bir kişiyi kollarından tutarak havaya kaldırmaları.

Kargacık burgacık: Okunması, sökülmesi oldukça zor olan eğri büğrü yazılmış yazı.

Karınca duası gibi: Oldukça küçük, okunaksız olan ve birbirine girmiş olan yazı.

Karınca kararınca: Elinden geldiği kadarıyla.

Karınca yuvası gibi kaynamak: Gereğinden fazla kalabalık ve hareketli yer.

Karıncayı bile ezmemek: Çok merhametli olmak.

Karman çorman: Karmakarışık.

Karnı geniş: Bir şeyleri kafasına takmayan, gamsız, kedersiz, umursamaz kimse.

Karnı tok, sırtı pek: Hali vakti iyi olan kimse.

Karnı zil çalmak: Çok acıkmak.

Karnım tok: Bu sözleri çok işittim, artık bunlarla beni kandıramazsın anlamında.

Karnından konuşmak: Çok kısık sesle söylemek.

Karşı çıkmak: Ortaya atılan düşüncenin tersini savunmak veya o düşüncenin yanlışlığını dile getirmek.

Karşı durmak: Güçlü olan bir şeye direnç göstermek, ona boyun eğmemek.

Karşı koymak: Boyun eğmemek, mücadele etmek, direnmek.

Kasıp kavurmak: Acımasızlığıyla çevresindekilerde korku uyandırmak.

Kasvet basmak: Bunalmak, sıkılmak.

Kaş göz etmek: Meramını, söylemek istediklerini kaş ve göz hareketleriyle anlatmaya çalışmak.

Kaş yapayım derken göz çıkarmak: Bir şeyi düzeltme uğraşı içindeyken onu tamamen bozmak, ona daha büyük bir zarar vermek.

Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra bu iyiliğini gölgede bırakacak bir kötülük yapmak.

Kaşla göz arasında: Bir anda, çok zaman geçmeden, hemen.

Kaşlarını çatmak. Öfkeli ve kızgın olmak.

Katı yürekli: Merhametsiz, acımasız kimse.

Katır inadı: Aşırı inat, vazgeçilemeyen inat.

Kavgaya tutuşmak: Kavga etmeye başlamak.

Kayıplara karışmak: Kaybolmak, görünmez olmak.

Kayıtsız kalmak: İlgisiz kalmak, önem vermemek, umurunda dahi olmamak.

Kaymak tabakası: Bir toplumun seçkin ve zenginleri.


Kaz kafalı: Anlayışı kıt kişi.

Kazan kaldırmak: Yönetime topluca karşı çıkmak.

Kazık atmak: Birini aldatmak.

Kazın ayağı öyle değil: Gerçek olan bilinen, düşünülen gibi değil de tersi anlamında.

Keçi inadı: Vazgeçirilemeyen inat.

Keçileri kaçırmak: Delirmek.

Kedi ciğere bakar gibi bakmak: Büyük bir iştahla bir şeyi ele geçirmeye çalışmak.

Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, sıkıntılı, tehlikeli durumlarda dahi zarar görmemek.

Kedi köpek gibi: Birbirleriyle sürekli kavga eden geçimsiz kimseler.

Kefeni yırtmak: Çok ağır, tehlikeli bir hastalık veya durumu atlatmak.

Kel başa şimşir tarak: Maddi durumu yetersiz olan birinin pahalı şeyler satın alması.

Kel kâhya: Bir işte bilgisi olsun veya olmasın her şeye burnunu sokan, her şeyi karıştıran kimse.

Keli görünmek: Kusuru, suçu ortaya çıkmak.

Kelle götürür gibi: Çok gereksiz olan bir acelecilik ile.

Kelle koltukta: Ölümü göze alarak, büyük bir cesaretle.

Kellesini istemek: Birinin öldürülmesini istemek.

Kellesini ortaya koymak: Bir konuda ölümü bile göze almak.

Kellesini uçurmak: Kafasını kesmek.

Kelleyi koltuğa almak: Ölümü göze almak.

Kelli felli: Kılığı kıyafeti düzgün, gösterişli kimse.

Kem göz: Kötü göz, nazar değdirdiğine inanılan göz.


Kem gözle bakmak: Kötü niyetle bakmak.

Kem küm etmek: Bir soru karşısında anlamsız sözler söylemek.

Kemerini sıkmak: Tutumlu yaşamaya katlanmak.

Kemik atmak: Birini susturmak amacıyla ona küçük bir şey vermek.

Kemik yalayıcı: Çıkarcı kimse.

Kemikleri sızlamak: Rahatsız olmak (ölüler için).

Kendi göbeğini kendi kesmek: Kişinin kendi işini kendisi yapması.

Kendi hâlinde: Hiçbir şeye karışmayan, sakin ve sessiz kimse.

Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkasıyla birlikte yapılması kararlaştırılan bir işi kendisi tasarlayıp yapıyormuş izlenimi vermek.

Kendi kendini yemek: İstediği gerçekleşmedi diye kaygı duymak, üzülmek.

Kendi yağıyla kavrulmak: Kimseden yardım almadan kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen.

Kendinden geçmek: Kişinin bilincinin işlemez olması, bayılması. Kişiyi mutlu eden bir olay karşısında duygulanmak, coşmak.

Kendinden pay biçmek: Olan bir şeyin, biraz da kendisinden kaynaklandığını düşünmek, o kanıya varmak.

Kendine gelmek: Güç ve kuvvetini toplayarak bozuk olan durumu düzeltmek.

Kendine yedirememek: Yapılanları onur kırıcı bularak bir türlü kabullenememek. Bunu kişiliğini zedelediğini varsayarak buna tepki göstermek.

Kendine yontmak: Hiç kimseyi düşünmeden bütün fırsatlardan kendi çıkarını sağlamak için hareket etmek.

Kendini ağır satmak: Bir işi yapmayı ancak birkaç ısrardan sonra yapmak, bu işi yapmayı kabul etmek.

Kendini alamamak: Bir şeyi yapmamayı düşündüğü halde bir türlü kendini tutamamak.

Kendini ateşe atmak: Tehlikeli ve sıkıntılı bir işe bilerek girişmek.

Kendini bulmak: Kişinin bir kişilik kazanıp bir olgunluğa erişmesi.

Kendini dev aynasında görmek: Birinin çok büyük bir adam olduğunu düşünmesi.

Kendini ele vermek: Davranış veya sözle suçlu olduğunu göstermek.

Kendini göstermek: Kendi kabiliyet, yetenek ve niteliklerini ortaya çıkaracak şeyler yapmak.

Kendini kaptırmak: Bir şeye çok fazla odaklanmak, bütün dikkatini o şeye yoğunlaştırmak.

Kendini kaybetmek: Şiddetli öfke ve kızgınlık anında ne yapacağını şaşırmak, tanınmayacak duruma gelmek.

Kendini paralamak: Bir işi zamanında yapmak için gereğinden fazla çaba harcamak.

Kendini toplamak: Düzgün olmayan durumunu düzeltmek, yola koymak.

Kendini tutamamak: Kişinin bir durum karşısında sakin olamaması, mutlaka bir şey yapma gereği hissetmesi. Kişinin kendi kendine hâkim, malik olmaması.

Kendini vermek: Bütün gücüyle bir şeye yoğunlaşmak, bütün dikkatini bir şeye vermek, onu çözmeye çalışmak.

Kene gibi yapışmak: Bir türlü yakasını bırakmamak.

Kesenin ağzını açmak: Para harcamaya başlamak.

Keyfi kaçmak: Neşesini kaybetmek.

Keyfini çıkarmak: Bir şeyden, bir şeyi yapmaktan çok fazla zevk almak.

Keyfinin kâhyası: Birisinin istediği gibi yaşamasına engel olmamak.

Keyif çatmak: Hoşça ve eğlenceli vakit geçirmek.

Keyif ehli: Oldukça rahat, zevkine düşkün kimse.

Keyif sürmek: Rahat yaşamak.

Kıl payı: Çok çok az bir fark ile.


Kılı kırk yarmak: Bir işi yaparken çok titiz davranmak.

Kılıfına uydurmak: Uydurma bir gerekçe bulmak.

Kılıktan kılığa girmek: Sık sık düşünce değiştirmek.

Kılına dokunmamak: Bir kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmamak.

Kılını bile kıpırdatmamak: Bir durum karşısında hiçbir tepki vermemek, ilgisiz ve hareketsiz kalmak.

Kıran girmek: Her zaman çok olan bir şeyin bir anda bulunmaz bir şey olması.

Kırıp geçirmek: Sözle veya davranışla kişileri çokça güldürmek.

Kırk dereden su getirmek: Birilerini kandırmak amacıyla farklı ve değişik nedenler öne sürmek. Sürekli olarak onu ikna etmeye çalışmak.

Kırk tarakta bezi bulunmak: Birinin birden fazla işle meşgul olması, gizli ilişkileri olması, birden fazla kimseyle ilişki içinde olması.

Kırklara karışmak: Ortalıkta görünmez olmak, kaybolmak.

Kıs kıs gülmek: Alay edercesine sessizce gülmek.

Kıskıvrak yakalamak: Sımsıkı tutmak.

Kısmeti açılmak: Kazancının gittikçe artması, çoğalması.

Kısmetini ayağıyla tepmek: Ayağına kadar gelen bir şeyin değerini bilmeyerek onu reddetmek, istememek.

Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir şeyden kendine ders çıkarmak.

Kıt kanaat geçinmek: Ancak kendisine yetecek kadar para kazanmak, zar zor hayatını devam ettirebilmek.

Kıtır kıtır kesmek: Birini hiç acımadan öldürmek.

Kıvamına gelmek: Bir şey için en uygun zaman ve şartların oluşması, o şeyin tam da yapılma zamanı.

Kıyameti koparmak: Bir şeye çok kızıp bağırıp çağırmak.

Kıymeti harbiyesi yok: Hiçbir değeri yok.

Kız kurusu: Evlenmemiş, ihtiyar kız.

Kızağa çekmek: Birini etkin görevinden alıp pasifize etmek.

Kızarıp bozarmak: Bazı sebeplerden kişinin bir utangaçlık içerisine girmesi, yüzünün renginin değişmesi.

Kızılca kıyamet kopmak: Büyük kavga çıkmak.

Kibarlık budalası: Kibar olmadığı halde, kibarca davranışlarda bulunmaya çalışan ve  gülünç duruma düşen kişi.

Kilit noktası: Bir şeyin çözümünü esas alan ana unsur. O işin en önemli noktası, olmazsa olmazı.

Kilometre taşı: Üzerinde önemle durulması gereken husus.

Kim vurduya gitmek: Kim tarafından öldürüldüğü bilinmemek.

Kimseye eyvallah etmemek: Hiç kimsenin minneti altına girmemek. Kimseden iyilik ve yardım beklememek.

Kin tutmak: Birine karşı düşmanca duygular beslemek.

Kirişi kırmak: Bir yerden çeşitli sebeplerle kaçıp gitmek.

Kirli çamaşırları ortaya dökmek: Bir kimsenin ayıplarını herkese anlatmak.

Kitaba el basmak: Yemin etmek.

Kitabına uydurmak: Yasal olmayan bir şeyi bir şeyler yaparak yasalmış gibi göstermeye çalışmak.

Kocaya varmak: Evlenmek.

Kodese tıkmak: Birini hapishaneye sokmak.

Kof çıkmak: Bir şeyin aslında işe yaramadığı, boş ve değersiz olduğu, gerçeğinden epeyce faklı olduğunun anlaşılması.

Kokusu çıkmak: Yasal olmayan bir şeyin gizli yapıldığı halde sonraki zamanlarda gizliliğinin ihlal edilmesiyle herkesçe bilinir olması.

Kol kanat germek: Birini korumak, ona yardımcı olmak.

Kolaçan etmek: Olup bitenleri anlamak için çevreyi dolaşmak.

Koltuk değneğiyle: Başkasının yardımıyla.

Koltukları kabarmak: Kendisine ya da onlara yakın olan kişilere yapılan övgüden kibirlenmek, böbürlenmek.

Kolu kanadı kırılmak: İş yapamaz bir duruma gelmek, çaresiz kalmak, bir işi yapamamak.

Komaya girmek: Hayati belirtilerini büyük ölçüde yitirmek.

Korktuğu başına gelmek: Kişinin endişelendiği, istemediği, büyük kaygı duyduğu bir şeyi yaşaması.

Koynunda yılan beslemek: İyilik yaptığı birinden kötülük görmek.

Koyun gibi: Başkalarının himayesinde olan kişi, kendi kararlarını kendisi veremeyen. Sürekli başkaları tarafından yönlendirilen.

Koyun kaval dinler gibi: Bir şeyi anlamadan, söylenilenin ne olduğunu bilmeden, öylesine dinlemek.

Kozunu paylaşmak: Arada var olan anlaşmazlığı çözmek için kişinin bir rol üstlenmesi, zora başvurarak işi halletmeye çalışması.

Kök salmak: Bir yere iyice tutunmak, sağlam bir şekilde oraya yerleşmek.

Kök söktürmek: Birilerine çok büyük engeller ve güçlükler çıkarmak.

Köküne kibrit suyu dökmek: Bir şeyi bir daha asla ortaya çıkmayacak bir şekilde yok etmek, ortadan kaldırmak, yok etmek.

Kökünü kazımak: Varlığına son vermek.

Köprüleri atmak: Birileriyle ilişkileri bir daha kurulamayacak şekilde bozmak. Kesin bir şekilde o kişiyle olan ilişkileri bitirmek.

Kör değneğini beller gibi: Değişiklik düşünmeden sürekli aynı şekilde davrananları kast etmek için kullanılır.

Kör dövüşü: Düzensizlik. Kimin ne yaptığının tam olarak belli olmaması, sonuç alınamayacak bir çaba, uğraş içerisinde olması.

Kör kadı: Sözünü kişinin yüzüne söyleyen, herkesi eşit tutan kimse.

Körler mahallesinde ayna satmak: Bir şeyi ihtiyaç olmayan bir yere götürmek.

Körü körüne: Saf saf, iyice düşünüp taşınmadan.

Kös dinlemek: Konuşulanları dinler görünüp dinlememek.

Köstek olmak: Bir şeye engel olmak. O şeyin olmaması için engel oluşturan.

Köstek vurmak: Engellemek.

Köşe bucak: En kuytu, görünmeyen, göze çarpmayan yer.

Köşeyi dönmek: Emeksiz, zahmetsiz zengin olmak.

Kötüye kullanmak: Verilen bir yetkiyi yanlış yolda kullanmak, istenilmeyen, yasal olmayan bir şey yapmak.

Kraldan çok kralcı olmak: Bir kimsenin davasını ondan bile fazla savunmak.

Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine yuvasını açmak, ona yardımcı olmak, onu korumak.

Kukla gibi oynatmak: Kişiye her istediğini yaptırmak.

Kul hakkı: İslam dinine göre kişilerin birbirleri üzerindeki hakları.


Kul köle olmak: Tam bir bağlanma, teslimiyet içerisinde olmak. Her fedakarlığı yapmaya hazır olmak.

Kulağı delik: Çevrede olup bitenlerden hemen haberdar olan kimse.

Kulağı kirişte olmak: Bir yerlerden gelecek haberleri işitmek için dikkatli durmak.

Kulağı tetikte: Söylenecek sözü, gelecek haberi bekler durumda olmak.

Kulağına kar suyu kaçmak: Huzursuzluk oluşturan, tedirgin edici bir haber duymak.

Kulağına küpe olmak: Uğradığı olumsuz bir durumdan hiç unutamayacağı bir ders almak.

Kulağını açmak: Söylenilenleri çok dikkatli dinlemek.

Kulağını bükmek: Birilerini söz ve davranışlarına dikkat etmesi için uyarmak.

Kulağını çekmek: Birini cezalandırmak için kulağını büküp çekmek, bu şekilde kişiyi uyarmak.

Kulağını çınlatmak: Birinden herhangi bir açıdan bahsetmek, onu anmak.

Kulak asmamak: Bir şeyi dinlememek, bir şeye önem vermemek.

Kulak dolgunluğu: Başkasından duyma ile elde edilen, doğruluğu teyit edilemeyen bilgi.

Kulak kabartmak: Belli etmeden, gizlice söylenilenleri işitmeye çalışmak.

Kulak kesilmek: Büyük bir dikkatle bir şeyi dinlemeye çalışmak.

Kulak misafiri olmak: Kendisine çok yakın yerde konuşulan şeyleri isteyerek ya da istemeyerek dinlemek.

Kulaktan dolma: Sağda solda, ortalıkta işiterek edinilen bilgi.

Kulaktan kulağa: Birinden bir başkasına gizlice söylenerek.

Kulp bulmak: Birinin kusurlu bir tarafını bulup göstermek.

Kulp takmak: Birinde kusur, bahane bulmak, onda olmayan bir şeyi ona isnat etmek.

Kum gibi: Çok fazla.

Kumkumav gibi: Tek başına, yapayalnız.

Kumpas kurmak: Birini tuzağa düşürebilmek için gizli bir planlama içinde olmak.

Kundak sokmak: Birilerinin arasını bozacak söz ya da davranışta bulunmak.

Kurbanlık koyun gibi: Başına geleceklerden haberi olmamak.

Kurşun yemek: Mermi ile yaralanmak.

Kurşuna dizmek: Birini kurşunlarla öldürmek, kişinin hayatına son vermek.

Kurt masalı okumak: İnandırıcı olmaktan bahaneler, özürler ileri sürmek.

Kurtlarını dökmek: İçinden geçen bir şeyi bol bol yaparak mutlu olmak, heveslenmek.

Kuru iftira: Asılsız iftira, birine yapmadığı bir suç, kötülük isnat etmek.

Kuru kalabalık: Hiçbir işe yaramayan belli bir maç doğrultusunda bir araya gelmeyen insan topluluğu.

Kuru kuruya: Boşu boşuna.

Kuru sıkı: Birini korkutmak amacıyla söylenen yapmacık sözler.

Kuş beyinli: Akılsız kimse.

Kuş gibi: Gereğinden fazla hafif olan.

Kuş kadar canı olmak: Oldukça cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.

Kuş sütüyle beslemek: Çok değerli, pahalı olan  ve az bulunan besinler tüketmek, bunları yiyip içmek.

Kuş uçmaz, kervan geçmez: Issız, tenha yer.

Kuş uçurmamak: Çok sıkı güvenlik önlemleri almak.

Kuşa çevirmek: Bir şeyi düzelteceği yerde onu daha da bozmak.

Kutu gibi: Küçük lakin kullanışlı.

Kuvvetten düşmek: Güçsüz duruma düşmek, eski gücünü yitirmek.

Kuyruğu kapana kısılmak: Çok zor bir duruma düşmek

Kuyruğu titretmek: Ölmek.

Kuyruğuna basmak: Kışkırtmak, tahrik etmek.

Kuyruğunu kıstırmak: Birini zor durumda bırakmak.

Kuyruk acısı: Öç alma arzusu.

Kuyruk sallamak: Birilerine yaranmaya çalışmak, dalkavukluk etmek.

Kuyruklu yalan: Çok büyük yalan.

Kuyusunu kazmak: Bir kimseye zarar vermek için çeşitli girişimlerde bulunmak.

Kuzu gibi: Çok uysal.

Kuzu kuzu: İtiraz etmeden.

Kuzu postuna bürünmek: Saldırgan olan birinin kendisini yumuşak huylu olarak göstermesi.

Küçük dağları ben yarattım demek: Çok aşırı kibirlenmek.

Küçük dilini yutmak: Fazlaca şaşırmak, ne yapacağını bilemez olmak.

Küçük görmek: Birine değer vermemek, onu küçümsemek.

Küçük düşürmek: Birinin onurunu kırmak, onu küçümsemek, değerini düşürmek.

Küfür savurmak: Çok küfür etmek.

Küfür yemek: Kendisine küfredilmek.

Kül kedisi: Uyuşuk, miskin, uysal kişi.

Kül kesilmek: Yaşadığı korku ve heyecan neticesinde yüzünün renginin değişmesi.

Kül olmak: Bir şeyin bütünüyle yanıp yok olması.

Kül yutmamak: Tuzak ve hileleri fark eden, oyuna ve hileye karşı gözü açık kimse.

Külahıma anlat: Yaptıkların asla beni tatmin etmez istediğin kadar anlat, inanmam anlamında.

Külâhını ters giydirmek: Birinin kendisine iyi davranmayanları bir hile ile pişman etmesi, kurnazlıkta sınır tanımaması.

Külahları değişmek: "İlişkileri bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit anlamında kullanılır.

Külünü göğe savurmak: Bir şeyi kökten bitirmek, geride hiçbir şey bırakmamak.

Künyesi bozuk: İlk zamanlarından beri sicili bozuk kimse. Yanlış, kötü işleri ilk zamanlarında da yapan.

Küplere binmek: Çok öfkelenmek.

Küpünü doldurmak: Fırsatlardan istifade ederek çokça para biriktirmek.

Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.

Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak."Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı."

Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.

Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak, eziyet çekmek."Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz."

Kabuğuna çekilmek: Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek."Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi."

Kaçın kur`ası: Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli."O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın."

Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak."Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki..."

Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt."Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?"

Kafa dengi: Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri."Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki."

Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak."Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki."

Kafa tutmak: Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek."Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?"

Kafası almamak: 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak."Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun."

Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.

Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak."Kesin artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu."

Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek."Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan."

Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.

Kafasına koymak: Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek."Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum."

Kafası yerinde olmamak: 1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek."Kusura bakmayın, ne söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de."

Kafese girmek: 1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek."Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı."

Kafese koymak: Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.

Kâğıda dökmek: Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.

Kâğıt üzerinde kalmak: Yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak."O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt üzerinde kaldı."

Kalbini kırmak: İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek."Onu, kalbini kırmadan uyarmaya çalış."

Kalburla su taşımak: Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.

Kalbur üstü: Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.

Kaldırım mühendisi: İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.

Kaale almamak: Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak."O, kaale alınacak bir insan değil."

Kalem efendisi: Kalemde çalışan görevli, yazman.
Bilgicik.ComTürkçeEdebiyatRoman ÖzetleriDuvar YazılarıAtasözleriHızlı OkumaÖzlü SözlerTürk
Kalem oynatmak: 1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak."Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum."

Kaleyi içinden fethetmek: Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.

Kalıbını basmak: Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak."Kalıbımı basarım ki o, bu işi yapmamıştır."

Kalıbının adamı olmamak: Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak.

Kalıptan kalıba girmek: 1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.

Kalp kazanmak: Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek."Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz."

Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): "Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.

Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne): "Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında kullanılır.

Kanadı altına almak: Korumak, gözetmek, himayesi altına almak."Yeğenini kanadının altına aldı."

Kan ağlamak: Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak."Dört çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum."

Kana susamak: Birini öldürme hırsı içinde olmak."Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış gibiydi."

Kanat germek: Birini korumak, gözetimi altına almak.

Kan başına sıçramak (beynine çıkmak): Çok sinirlenmek, öfkelenmek,"Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu."

Kancayı takmak: Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.

Kan çıkmak: Cinayet işlenmek, kan dökülmek."Şu adamı götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak."

Kandilli temenna: Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.

Kan dökmek: Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.

Kan gövdeyi götürmek: Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek."Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti."

Kan gütmek: Kan dökerek öç almayı istemek.

Kanı ağır: Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.

Kanı bozuk: Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan."Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir."

Kanı kaynamak: 1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak."Çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı."

Kanına girmek: 1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek.

Kanına susamak: Belâsını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak."Kanına mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!"

Kanını emmek: Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak."Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!"

Kanı pahasına: Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak."Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım."

Kanı sıcak: Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.

Kanıyla ödemek: Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek."Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya."

Kan kusmak: Çok eziyet, sıkıntı çekmek.

Kan kusturmak: Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek."Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi görelim."

Kanlı bıçaklı olmak: Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak."Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk."

Kanlı canlı: Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan."Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum."

Kan ter içinde kalmak: Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak."Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı."

Kan tutmak: 1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.

Kapağı atmak: Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek."Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o zaman."

Kapalı kutu: İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan.

Kapı dışarı etmek: Kovmak, dışarı atmak."Ben de bu evin insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!"

Kapı kapı dolaşmak: 1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak."Kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı."

Kapı komşu: Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri."Kapı komşum öyle iyi bir insan ki.."

Kapısında büyümek: Birinin evinde eğitim görüp yetişmek."Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu."

Kapısını aşındırmak: İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.

Kapı yoldaşı: Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri.

Kapıyı açmak: 1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak."Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı."

Karaborsa: Piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp satılması."Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar."

Kara cahil: Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz."Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim."

Kara çalı: İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.

Kara çalmak: Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak."Kadıncağıza yok yere kara çaldılar."

Kara gün: Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün."Allah kimseye kara gün göstermesin."

Kara gün dostu: Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.

Kara haber: Ölüm veya felâket haberi, çok üzücü haber."Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı."

Karalar bağlamak (giymek): Bir felâket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.

Kara liste: Zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste."Köy muhtarını da kara listeye almışlar."

Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu: "Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür." anlamında kullanılır.

Karar kılmak: Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek."Ben bu elbisede karar kıldım."

Karda gezip izini belli etmemek: Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak."Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o, karda gezer izini belli etmez biridir."

Kargacık burgacık: Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).

Kardeş payı yapmak: Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak."Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar."

Karga tulumba etmek: Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak."Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler."

Karınca duası gibi: Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).

Karınca yuvası gibi kaynamak: Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer)."Pasajın girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu."

Karınca kararınca: Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince."Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi."

Karman çorman: Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş."Ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu."

Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.

Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak."Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."

Karnım tok: "O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum" anlamında kullanılır."Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin?"

Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, hâli vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse)."Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!"

Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak."Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!"

Karşı çıkmak: 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek."Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?"

Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek, direnmek."Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur."

Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek."Hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar."

Kasıp kavurmak: 1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak."Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!"

Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak."Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü."

Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.

Kaşla göz arasında: Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde."Kaşla göz arasında kapıverdi mendili."

Kaşlarını çatmak: Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak."Bana öyle kaşlarını çatıp durma!"

Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.

Katı yürekli: Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan."Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir."

Kayıtsız kalmak: Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek."Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?"

Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak."Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar."

Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran, oturan, yürüyen).

Kazın ayağı öyle değil: "Durum, mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.


Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,"Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!"



Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak.



Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.



Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi."Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı."



Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak."Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz."



Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.



Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak."Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!"



Kel kâhya: Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan.



Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.



Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak."Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."



Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak."Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar."



Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek."Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!"



Kendi hâlinde: Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse)."Yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."



Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak."O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir."



Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek."Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."



Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak."Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."



Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak."Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."



Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.



Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek."Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!"



Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.



Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek."Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!"



Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek."Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?"



Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak."Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!"



Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek."Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?"



Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak."Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."



Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek."Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!.."



Kendini dinlemek: 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak."Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."



Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek."Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi."



Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak."Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."



Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek."Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi."



Kendini toplamak: 1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak."Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor."



Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hâkim olamamak."Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım."



Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak."İşe henüz kendini vermiş sayılmaz."



Kendi payıma: "Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız" anlamlarında kullanılır.



Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek."Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte..."



Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak."Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu."



Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak."Babam kesenin ağzını açtı nihayet."



Keyfinin kâhyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak."O benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!"



Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek."İşi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti."



Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan."Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı."



Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak."Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı."



Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak."İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!"



Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek."Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."



Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak)."Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."



Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak."Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu."



Kırık dökük: 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz)."Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"



Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.



Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak."Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana."



Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.



Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak."Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın."



Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması."Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"



Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.



Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.



Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek)."Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."



Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.



Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telâş olmak."Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."



Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek."Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."



Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak."Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu."



Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.



Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek."Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim."



Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.



Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak."Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."



Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek."Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı."



Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.



Kitabına uydurmak: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi göstermek."İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı."



Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.



Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak."Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."



Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak."Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin."



Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.



Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek."Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu."



Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle gelmek."Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."



Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek."Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"



Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek."Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."



Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek."Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."



Kök salmak: 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak."Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı."



Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak."O takıma kök söktürmeye yemin ettik."



Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.



Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.



Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.



Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.



Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.



Köstek olmak: Engel olmak."Sen köstek olma yeter."



Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden."Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?"



Köşe bucak: Göze çarpmayan, önemsiz yer.



Kötüye kullanmak: Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak."Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."



Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.



Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak."Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."



Kumkumav gibi: Yapayalnız, tek başına.



Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan."Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor."



Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek)."Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen."



Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o"Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?"



Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.



Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak."Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin."



Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek."Kulağını aç da beni iyi dinle!"



Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.



Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek."Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"



Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek."Kulak asma sen onun söylediklerine."



Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.



Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek."Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."



Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak."Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim."



Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.



Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları."Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah."



Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak.



Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak.



Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek.



Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.



Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir."Kurban olayım yavruma dokunmayın!"



Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"



Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak."Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?"



Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).



Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama."Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!"



Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu."Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."



Kuru kuruya: Boşuna, boş yere.



Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.



Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak.



Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.



Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.



Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer."Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."



Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak."Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!"



Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.



Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.



Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan."İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"



Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak."Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu."



Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak."Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek."



Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek."Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?"



Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek."Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."



Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek."Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!"



Külâhıma anlat: "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.



Külâhını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.



Külâhları değişmek: "Araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak kullanılır."Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!"



Kül kedisi: 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.



Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak."Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi."



Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek.



Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.



Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak."Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."



Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan."Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?"



Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak."Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."



Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek."Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."



Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.

Atasözleri ve Anlamları

A B C Ç D E F G H I İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Deyimler ve Anlamları

A B C Ç D E F G H I İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

TDH - KOLAY ERİŞİMİ Türkçe Göktürkçe Edebiyat Türkçe Adlar Tarih Kökenbilgisi Türk Lehçeleri Yazım Kılavuzu Türk Dünyası PDF-DOC Sınav-Deneme SÖZLÜKLERİMİZ

DİL BİLGİSİ KOLAY ERİŞİMİ Dil Bilgisi Sıfatlar Belirteçler Anlam Bilgisi Kompozisyon İlgeçler Cümlede Anlam Nasıl yazılır? Bağlaçlar Paragrafta Anlam Noktalama İşaretleri Ünlemler Sözcükte Anlam Sözcük Bilgisi Eylemler Ses Bilgisi Yapım Ekleri Eylemsiler Yapı Bilgisi Adıllar Dil-Anlatım Yazım Bilgisi Adlar Edebiyat Anlatım Bozuklukları Ana Bet Atasözleri ve Deyimler TDH-Instagram Tivitır Feysbuk

A harfi başlayan atasözleri, deyimler, aile ilgili güzel sözler dini, f harfi başlayan atasözleri, deyimler anlamları cümleleri, i harfi başlayan atasözleri, v harfi başlayan atasözleri, d harfi başlayan atasözleri, t harfi başlayan atasözleri,

A harfi başlayan atasözleri, deyimler, aile ilgili güzel sözler dini, f harfi başlayan atasözleri, deyimler anlamları cümleleri, i harfi başlayan atasözleri, v harfi başlayan atasözleri, d harfi başlayan atasözleri, t harfi başlayan atasözleri,

Deyim, deyimler, atasözü, atasözleri, deyim ve atasözü örnekleri, deyimler ve atasözleri konu anlatımı, deyimler anlamları, atasözleri ve deyimler sözlüğü indir, atasözleri ve deyimler nedir, atasözleri ve deyimler sözlüğü tdk, atasözleri ve deyimler testi, güzel atasözleri, Türkçe atasözleri, atasözleri anlamlı, atasözleri ve anlamları, atasözleri ve deyimler, atasözleri sözlüğü, atasözleri nedir, atasözleri örnekleri, en güzel atasözleri, deyimler konu anlatımı, deyimler örnek, deyimler ve anlamları ve cümleleri, deyimler kısa, Türkçe deyimler, deyimler karikatür, deyimler ve atasözleri sözlüğü, deyim örnekleri resimli, deyimler sözlüğü tdk, atasözleri sözlüğü, deyimler sözlüğü indir, deyimler ve anlamları ve cümleleri, deyimler ve atasözleri sözlüğü, deyimler ve açıklamaları, deyim örnekleri, en çok kullanılan deyimler

>>> SÖZLÜKLERİMİZ: Kökenbilim Sözlüğü (Etimoloji Sözlüğü), Göktürkçe Sözlük, Türkçe Adlar Sözlüğü, Arapça Adlar Sözlüğü, Farsça Adlar Sözlüğü, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Tıp Terimleri Sözlüğü, Hukuk Terimleri Sözlüğü, Felsefe Sözlüğü, Tarih Sözlüğü, Söylence Sözlüğü, Edebiyat Terimleri Sözlüğü, Dil Bilgisi Terimleri Sözlüğü, Osmanlıca Sözlük, Bilgisayar Terimleri Sözlüğü, Divanı Lügatit Türk Sözlüğü, Kısaltmalar Dizini Sözlüğü, İsimler Sözlüğü (Bebek adları, çocuk adları sözlüğü), Orhun Yazıtları Kelime Tahlilleri, Kutadgu Bilig Sözlüğü, Divanı Hikmet Sözlüğü, Argo Sözlüğü, Yazım Kılavuzu Sözlüğü (İmla Kılavuzu Sözlüğü), Divan Edebiyatı Terimleri Sözlüğü... Yararlı olması dileğiyle…Suat Özer- TDH

n harfi başlayan atasözleri, l harfi başlayan atasözleri, ç harfi başlayan deyimler, ö harfi başlayan deyimler, özdeyişler anlamları, t harfi başlayan deyimler, y harfi başlayan deyimler, i harfi başlayan deyimler, n harfi başlayan deyimler, g harfi başlayan deyimler, r harfi başlayan deyimler, atasözleri deyimler nedir, f harfi başlayan deyimler, z harfi başlayan deyimler, Türkçe atasözleri, atasözleri anlamlı, en güzel atasözleri, atasözleri ve açıklamaları, en çok kullanılan atasözleri, atasözleri ve deyimler, atasözleri b, atasözleri resimli,

Güncelleme Tarihi: 19 Şubat 2019, 22:28
YORUM EKLE