Atatürk’ün Akılcı İslam Anlayışı, Laiklik ve Türkçülük

    Sevgili Okuyucu,

    Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması mıdır, yoksa Din ve Dünya işlerinin birbirinden ayrı tutulması mı? Devlet mi laik olur yoksa birey mi? gibi sorulara yanıt arayacak ve bununla birlikte Atatürk’ümüzün Akılcı İslam anlayışından bahsedip Türkçü’nün kim olduğunu sorgulayacağız…

   Cazim Gürbüz, “Kartal Gözüyle Laiklik” adlı kitabında Atatürk’ümüzün laiklik anlayışını şöyle anlatır:

“Atatürk’ün anladığı manada bir akılcılığın işleyebilmesi için kaçınılmaz şart ‘laikliktir”. Tavır ve zihniyet olarak laiklik adı resmen konur veya konmaz; o bir yöntem ve üslup meselesidir.”

Akıl ve Kuran…

   Akıl yanılmaz. Onun için Kuran doğrulayıcı değil onu desteklemeye gelmiştir. Akıl doğruyu söyler. Akıl hükmü verir ve bu nedenle akıl ve Kuran birlikte ele alındığında akıl Kuran’dan önce gelir.

   Bize yıllardır Laikliği Batı’dan aldığımız söylenmiş olsa da Atatürk ve Arkadaşları “Türk Laikliği”ni İslam’ın içinden almışlardır.

 

    Nedir Bu Laiklik; Sekülerizm ve Laiklik Ayrımı…

   Değerli Okuyucu,

   Yazının başında Laiklik Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması mıdır, yoksa Din ve Dünya işlerinin birbirinden ayrı tutulması mı? Devlet mi laik olur yoksa birey mi? sorularını sormuştuk. Bunlara ek olarakLaiklik bireyi dinsiz mi yapar yoksa, inanç hürriyeti mi verir?” sorusunu da ekleyebiliriz.

Dünyada Laikliği Anayasal güvenceye almış nadir ülkelerden biriyiz, ancak buna rağmen toplumumuza baktığımızda Laiklik ile Sekülerliğin birbirine karıştırıldığı görüyoruz. Laiklik ve Sekülerlik her ne kadar birbirine benzese de farklıdırlar.

Öncelikle en amiyane tabirle laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması iken, Sekülerizm din ile yaşamın birbirinden ayrılmasıdır.

Yani birinde ulus  “din, devlete karışmasın!” derken diğerinde kişi “din, hayatıma karışmasın!” demektedir. Her Seküler, laiktir ancak her laik, Seküler değildir.

 Çünkü şahıs dinin devlet sistemi üzerinde hâkimiyeti olmasını istemeyebilir iken, yaşam tarzına müdahalesini uygun bulabilir ama dinin hayata müdahalesini uygun bulmayan, mutlaka devlet işleyişine de müdahalesini uygun bulmaz.

Anayasa’da Laiklik

   Anayasamızın 24. Maddesine bakarsak,

   Bu maddenin birinci unsuru herkesin dini inanç hürriyetine sahip olduğunu söylüyor.

   İkinci unsura bakacak olursak 14. Maddede yer alan bazı yasaklar hariç, “ibadet dini ayin ve törenlerin” serbest olduğu yazılı. Bu yasaklara girecek olursak Cumhuriyet varlığını tehlikeye düşürmek, Ülkenin bütünlüğünü bozmak, Temel hak ve hürriyetleri yok etmek, ırk din ayrımı yaratmak bu kavram ve görüşlere dayalı bir devlet düzeni kurmak.

   Kişinin Laiklik gereği ibadet dini ayin ve tören yaparken bu yasaklara riayet etmesi gerekiyor. Dikkat edilirse bu yasakların dinin özüyle bir ilişkisi yok. Yani kişi bu yasaklar dolayısıyla dininden alıkonmuş olmuyor.

   Üçüncü unsur kimsenin ibadete dini ayin ve törenlere katılmaya dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı hükmüne bağlı.

   Dördüncü unsuru, Kimsenin, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandıramayacağı oluşturuyor.

   Beşinci olarak siyasi veya kişisel çıkar sağlamak amacı ile dini ve din duygularını istismar edemeyeceği vurgulanıyor.

Laiklik Bize Ne Diyor?

Dini inancına sahip ol ancak, din dışında ibadet etme! Toplum olarak bireye baskı yapma! Devlet düzenini dini kurallara dayandırmaya çalışma Dini siyasi amacın için kullanma… Anlamlarına geliyor.

TBMM’nin Şükür ile Açılışı

Atatürk TBMM açış konuşmalarından birinde:

“Efendiler! Bugün ikinci içtima senemizi ikmal ederek üçüncü milli seneye giriyoruz. Bu mazhariyetten dolayı Cenabı Hakka hamdü sena ederim.” demiştir.

Ulu atamız o zamandaki hükümetin sahip olduğu güç ve imkânlar dolayısı ile Ulu Tanrıya şükrü bir borç bilmiştir.

Cumhuriyet’i İslam dışı bir rejim olarak savunanlara Atatürk:

“Dini hükümlere uygunluk noktasından düşünmek isterseniz hatırlatayım ki, bizim dini hükümlerimizde (Bakınız buradan kendisinin İslam inancına sahip olduğunu anlıyoruz.) belirli bir hükümet şekli ifadesi yoktur. Kur’an ayetlerine ve Peygamberimizin sözlerine göre, hükümetin yalnız esasları ifade edilmiştir.

O esaslar şunlardır:

1) Danışıp-Konuşma (Meşveret)

2) Adalet

3) Devlet Başkanına itaat”

Ayetleri de yazacak olursak…

1) İş ve yönetim konusunda onlarla şûraya git. Bir kez azmettin mide artık Allah’a güvenip dayan. Allah tevekkül edenleri sever. ( Al-i İmran 3/159)

2) Şüphesiz Allah adaleti, iyi ve güzel davranmayı ...  emreder.  (Nahl 16/90)

3) Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resule ve sizin içinizden olan sizin seçtiklerinize hüküm ve yetki sahiplerine itaat edin. ( Nisa 4/59)

Atatürk ve Cami

1926 senesinde Atatürk Siirt bölgesini gezerken harap olmuş vaziyetteki caminin durumuyla ilgilenmiştir. Cami’nin hangi döneme ait olduğunu araştırmış ve “Yıkık Cami mi olurmuş? Onu onarınız.” Emrini vererek Eski ismi “Hıdrul Ahtar” olan caminin onarılıp ibadete açılmasın üzerine cumhuriyetin orada yaptığı ilk cami olmasından mürekkep yapıya “Cumhuriyet Cami” simini vermiştir.

Atatürk ve Türkçe İslam

İslam tarihini çok iyi inceleyen Atatürk, Türkler Müslüman olmadan önceki İslam ile Müslüman olduktan sonra yaşanan güne kadarki Müslümanlık anlayışını araştırarak gözlemleyerek bilen bir insandı. Yaşanan İslam’daki eksikliğin yanlışlığın, milletimizin Kur’an’ı bilmeyişimden kaynaklandığını görmüştü. Bu nedenle Ulusumuzun Kutsal kitabını kendi dilinde okuyup anlamasını yorumlayarak da hayata geçirmesini istiyordu.

Tokyo Cami

Yobazların, “dinsiz ve din düşmanıolarak nitelendirdikleri Atatürk’ kendi cebinden verdiği para ile cami yaptırmıştır.

Olay şöyledir:

1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden Japon elçisi Torijori Yamada, yaptığı görüşmede Atamıza Japon Kralının Tokyo’ya bir cami yaptırmasını istediği ricasını iletir.

Atatürk’ün Harp Akademisi’nde okurken kısa süre Japonca dersleri verdiği için Hoca’m olarak karşıladığı Torijori Yamada’ya “Borç harç içindeyiz. Bunu devlet parası ile yaptıramam ancak, kendi paramla yaptırabilirim.” der.

Atatürk bu sözünü tutmuş ve Cami 1938 yılında tamamlanmıştır. Sadece Tokyo Cami’yi (Tokyo Jamii Mosque) yaptırmakla kalmamış Fransa’daki Paris Camiisi de (La Moaquée de Paris) Atatürk’ümüzün yardımları ile tamamlanmıştır.

Türkçü Kimdir?

   İskender Öksüz, “Bilim, Din ve Türkçülük” adlı kitabında “Türkçü kimdir? Kim Türkçüdür?” başlığı altında bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir.

   “Türkçü; Türk tarihinin tamamını; yükselişleriyle, çöküşleriyle, zaferleriyle, hezimetleriyle her devriyle ‘Benim tarihim.’ diye benimseyen kişidir.  Galibiyet ve başarılardan gurur duymakla kalmaz mağlubiyet ve başarısızlıkların acısını da hisseder. Yahya Kemal’in değimiyle acıların tadı onun damağındadır. Şuurunu hem zaferler hem de yenilgilerden inşa eder.

   Hiyong-nu da benim, Hun da Göktürk de Karahanlı da Selçuklu da Babür de Memlûk (Ed- devleti Türkiyye) de Osmanlı ve Türk Cumhuriyeti de benim. Varna, Kosova, Sakarya da benim Balkan Hezimeti ve Viyana bozgunu da benim.”

   Bu yazıdan sonra belirtmek isterim ki, Türkçü; Türk ulusunun çıkarlarını savunan, onun diğer milletlerden her açıdan (Ekonomi, Eğitim, Bilim, Teknoloji vb.) üstün olmasını hedefleyen Türk ulusunun tarih sahnesinde var olduğundan beri süre gelen her Türk’ün kanında taşıdığı bir ülkü bir düşüngüdür. (Bkz: https://www.turkcenindirilisi.com/turk-olmaktan-kurtulmak-makale,109.html)

 

 Atatürk ve Tarih

   Atatürk’ün hayatını tetkik ettiğimizde, O’nun, Türk milletini hemen hemen bütün yönleriyle çok iyi tanıdığını görürüz. Şöyle ki; Askeri mesleği icabı, rütbelerine göre, savaş meydanlarında vatanını ve milletini çeşitli yönleriyle yakından tanımıştır. Bunun yanı sıra, küçük yaştan beri devamlı tarihi eserler okuması, onun Türk tarihi hakkında geniş bilgi edinmesine yardımcı olmuş, Türk milletini tanıdıkça, onun ne büyük hasletlere sahip yüce bir millet olduğunu anlamaya başlamıştır. Türk milletine karşı duyduğu engin sevgi ve güvendir ki, kötü şartlara rağmen, O’nu Türk milletinin istiklali için mücadele bayrağını açmağa sevk etmiştir. O’na göre, Türkler gibi büyük ve asil bir millet “Esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyi.” görüşüdür. Türk milletini çok seven ve onun hiçbir hakkının elinden alınmasına tahammül edemeyen büyük Atatürk, milletinin önüne düşerek selamete çıkmasını sağlamıştır. (Bkz: http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-44/ataturk-ve-turk-tarihi)

   Atatürk, Türk tarihini sevmekle kalmamış, bu hususta çalışanlara da yakın alâkasını esirgememiştir. Nitekim Ulu Atamız, Fuat Köprülü’nün 1923 yılında yayınladığı Türkiye Tarihi’ni okuduktan sonra müellifine şu mektubu göndermiştir:

Darülfünun ‘Türk Edebiyatı Tarihi’ Müderrisi Köprülüzâde Mehmet Fuat Beyefendiye,

   Türkiye Tarihi’nizin, gönderilen, birinci kitabını büyük zevk ve istifade ile okudum. Eser kıymetlidir, mühimdir. Bunu vücuda getirmek için sarf ettiğiniz ve edeceğiniz mesaiyi takdir ederim. İhtisasınızın tecelli edecek eserleri millete, cumhuriyete ifa olunabilecek hizmetlerin en kıymetli mertebesinde bulunacaktır. İlim feyzine teşne olanlarla beraber mütakip kitaplarınızın intişarına intizar ederim efendim.”

   Millî heyecanın ancak millî tarih şuuru ve millî kültür ile kuvvetlenip devam edeceğine inanan Atatürk, millî tarih araştırmalarına büyük ehemmiyet vermiştir.

   Atatürk’ün 1929’da yaptığı şu konuşma ile Türk Milleti’nin ne olduğunu ve tarihinin nasıl bir seyir takip ettiğini belirten aşağıdaki ifadesine şahit oluyoruz:

   “Türk Milleti’nin her kişisi, bir takım farklarla ve fakat umumi surette birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise tabi bulmak lazımdır. Çünkü başka başka iklimlerin tesiri altında başka başka cinsten yerlilerce binlerce sene yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan cemiyetinin bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirine benzemeleri mümkün müdür? Her zaman her yerde küçük bir aile çocuklarının bile tamamen birbirine benzemeleri vaki değildir. Türk kavmini yalnız bir noktada, iklimi dar bir mıntıkada belirmiş zannetmek doğru değildir…” (Atatürkçülük, s. 7-8)

   Atatürk, Türk Tarihi Heyeti’nin azalarından Afet Hanım ile Mehmet Tevfik, Hasan Cemil, Sadri Maksudi, Şemseddin, Vâsıf ve Yusuf Ziya beylere direktif vererek “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı bir eser telif ve tercüme yoluyla kısa zamanda ortaya koymalarını istemiştir. Sıkı bir çalışmadan sonra heyet mensupları, altı yüz sahife tutan bir eseri ortaya koymuşlar ve bu eser devlet matbaasında bastırılmıştır. Kitabın kapağına adı ve müellifleri yazıldıktan sonra küçük harflerle şu ilave yapılmıştır: Türk Tarihi Heyeti’nin başka azalarının ve mevzu ile alâkalı zatların mütalâ ve tenkit nazarlarına arz olunmak üzere yalnız yüz nüsha basılmıştır.” (Türk Tarihinin Ana Hatları, İstanbul 1930)

(Bkz: http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-44/ataturk-ve-turk-tarihi)

İşte o büyük Türk’ün Akılcı İslam anlayışı ve Türkçülüğü…

Esen kalın efendim.

YORUM EKLE