İlber Ortaylı: '30 Ağustos'u kaldıralım' diyenler için bir çift söz.'









İlber Ortaylı: "‘30 Ağustos’u kaldıralım’ diyenler için bir çift söz."


Bazılarına göre ‘30 Ağustos’u kutlamak gereksiz! Çünkü esas zafer Lozan’daymış. Birinci Harp’in son barış muahedesiyle 30 Ağustos Zaferi’ni kıyaslamak, “Patlıcan, armuttan daha lezzetli bir meyvedir” demek kadar abestir. Lozan’da zafer olmaz, çünkü diplomatlar orada birbirine süngüyle saldırmıyorlar. Büyük bir zaferdir 30 Ağustos, üstelik her ülkede de böylesi yoktur. Sahip olanlar da bu zaferi kutlar.

SON yıllarda yakın Türk tarihi üzerinde, Frenklerin ‘demystification’ dediği, ‘sözde’ tabu düşünce ve yorumları yıkma havası esiyor. Evvela şunu söyleyeyim: Yakın tarih üstünde bu tür eğilimler ilkin Batı Avrupa’da başladı. O toplumların tarihlerinin, pek övündükleri demokratik gelenek ve miras(!) ile bağdaşmayan rejimlerle ve olaylarla dolu olması, tarihyazımını yeniden düzenlemeye ve bazen daha da aşırı giderek ortaeğitimde ağırlıklı olarak hatta bazen münhasıran yakın tarihin okutulmasına neden oldu.

 

Öyle ki Bourbon Hanedanı’nın tarihini ve ünlü kralları sıralamayı bilmeyen Fransız öğrenci veya 1618-48 yani 30 Yıl Savaşları, Westfalya Barışı’nı sıralayamayan Alman öğrenciler işte bu eğilimin sonucudur. Buna rağmen şunu söylemem gerekir: Tarih bilimi, tarih araştırma yöntemleri bu ülkelerde yine de sağlam olduğu için, yakın tarihçiliğin tabu yutması bir maskaralık haline dönüşmemiştir. Bizdeyse bu işin mangalda kül bırakmama biçimine döndüğü anlaşılıyor.

 

GÜLÜNÇ ÇANAKKALE İDDİALARI

 

Mesela Çanakkale üzerine şöyle gülünç bir iddia çıktı. “250 bin kişiyi (bazıları ‘Rakamı büyütmeyin canım, sadece 50 bin’ diyor) şehit vereceğimize; zaten bu zırhlılar harbin sonunda geçmediler mi, başından bıraksaydık, İstanbul’da efendi gibi otururduk” diyorlar. Biraz İstanbul’un tarihi demografisine, iktisadi yapısına bakın. 1914 sonu veya 1915 başında İngilizler Boğaz’ı geçip İstanbul’a girse, tepeden de Rusya ile birleşseler, şehrin yarıya yakın gayrimüslim nüfusu üzerine, zaman içinde hızla çoğalacak Britanyalı ve Rus tebaa gelirdi. İstanbul’u da biz Türkler bir daha rüyalarımızda ve turistik gezilerde görürdük.

 

‘30 AĞUSTOS’TA ZAFER YOK’ DİYENLER!

 

Şimdi bir de 30 Ağustos sorunsalı çıktı. Memlekette sağdan, soldan “30 Ağustos’u kaldıralım” diyorlar. Zafer Lozan’daymış onlara göre. Birinci Harp’in son barış muahedesiyle 30 Ağustos Zaferi’ni kıyaslamak, “Patlıcan, armuttan daha lezzetli bir meyvedir” demek kadar abestir. Lozan’da zafer olmaz, çünkü diplomatlar birbirine süngüyle saldırmıyorlar. Lozan’da şartların elverişliliği ölçüsünde bir uzlaşma söz konusudur. Kimsenin kimseye fazla diretecek gücü yoktu, bütün Avrupa yorgundu; Türkiye de öyle. ‘30 Ağustos’ bir zaferdir. Çok ülkede böylesi yoktur; böylesine sahip olanlar da kutlar.

 

‘30 Ağustos Zaferi’yle işgal altındaki Türkiye’nin yani Anadolu ve Trakya’nın siyasi coğrafyası değişti. Ordular tutabildiklerini tuttular, Türkler de ilerledi. Tam donatılmış bir Yunan ordusu Selanik ve civarında hazır bekliyordu ama saldırı için değil, Batı Trakya’yı elde tutmak için. İstiklal Harbi komutanları Fevzi ve Kâzım Karabekir paşalar fevkalade temkinliydiler. Onlara göre çok daha atılımcı olan Gazi Mustafa Kemal Paşa dahi bu sınırlardan sonra temkinli olmak zorundaydı.

 

İSTANBUL’UN KARANLIK YILI

 

1922 Mudanya Mütarekesi’nden sonra İstanbul’a ilk birlikler, önce Şükrü Paşa ardından Refet Paşa komutasında girdi. İşte bu 1922 sonbaharıyla İstanbul’un kurtuluş günü sayılan 23 Ekim 1923 arası, yakın tarihimizin karanlık noktasıdır. Hiç şüphesiz ki o bir yıl, daha evvelki dört yıla (18 Kasım 1818-Ekim 1922 arası) benzemiyor.

 

Nasıl bir geçiş dönemi yaşandı? Saltanat sona ermişti. Halife sadece halifeydi. Sureti katiyede siyasi mülki bir otorite değildi. Sözde ruhani otorite de tarif edilmiş değildi, edilemezdi de. Bu şehirdeki üst makamlar, yani Anadolu temsilcileri, işgal kuvvetleri komutanları ve Halife’nin konumu neydi? Uzun bir harbin ve mütarekenin sıkıntılarıyla bitmiş İstanbul’da üstelik Beyaz Ruslar gibi problemli mülteciler de vardı. Tarık Zafer Tunaya Hoca’nın mütareke dönemi siyasi partilerini ve Bilge Criss’in mütareke İstanbul’unu anlatan kitaplarıyla ilk dönemi biraz biliyoruz; fakat bu bir yıldan ne haber? İddia sahipleri boş konuşmadan evvel gazete taramalı, yerli ve yabancı. Dergilere ve raporlara bakmalı. Yabancı diplomatların dışişleri arşivlerindeki raporlarını da okumak lazım. Emin olun, gazetecilik açısından da çok ilginç bilgiler çıkar.

 

BİZİM AZİZ ÇOCUĞUMUZ, ŞEHİDİMİZ BURAK MART

 

YAYINEVİNDEKİ çalışma arkadaşlarımla Ayasofya’nın önünden geçiyorduk. Halil İnalcık Hocamızın cenazesi için Fatih Camisi’ne gitmekteydik. Burak Mart isimli bir genç kendisi gibi iki güvenlik memur arkadaşıyla bize yaklaştı. Halil Hocamız için başsağlığı diledi. Büyük hocayı ebediyete yollamaya hazırlanan milletin bir ferdiydi.

 

 

Tarihe meraklı çocuklardı. Derinlemesine ilgi duydukları bu ülkenin, bu kadim şehrin tarihini daha ne kadar zaman tadacaklardı? İstekleri üzerine fotoğraf çektirdik, vedalaştık. Allah’ın sıyanetini diledik. Aradan bir ay kadar geçti. O aziz çocuğun kendisi gibi genç meslektaşlarıyla Cizre’den şehadet haberi ulaştı. Memleketi Osmaniye’de Düziçi ilçesinde toprağa verilmişti. Bütün özleminin, merak ettiği geçmişiyle yaşamak ve geleceğini kendisine adadığı bu ülke olduğu açıktı. 22 yaşındaki bu aziz gencimizin bu toprakta ülkenin geçmişini kana kana, koklayarak yaşaması, çocuklarını yetiştirmesi nasip olmadı. Belli ki özlemleri bu asrın Türkiye’sini saran hurda cinsten değildi. Görev yapacak, okuyacak, görecek ve günün birinde torunlarına bildiklerini anlatacaktı.
Geçen hafta arkadaşından gelen e-postada birlikte çektirdiğimiz fotoğraf vardı. Her zaman okuduğu ve takip ettiği hocasına bu fotoğrafı yollamayı güvenlik memuru arkadaşı Zübeyir Turan bir vazife bilmişti. Büyük yıkım! Bu ülkenin çocuklarına barış içinde yaşayıp hepimize hizmet etmeyi çok görenler var. Allah’ım sana ve tarihimizdeki felaketleri her zaman yenen, yenmeyi bilen milletimizin gücümüze sığınıyoruz. Rahat uyu Burak Mart!

 

İSLAM KERİMOV VE ÖZBEKİSTAN’I

 

CUMA günü Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov epeydir devam eden hastalığı sonucunda öldü. Özbekistan, eski Sovyet cumhuriyetleri içinde kültürel rengini, kozmopolitliğini en iyi muhafaza eden büyük bir ülkedir. Ne var ki kaynaklarını iyi kullanarak gereken iktisadi zenginleşmeyi sağlayamamıştır. Kerimov’un kişiliği Sovyetler’den intikal eden rejimler içerisinde incelenmesi gerekli olan bir portre teşkil eder, gelecek hafta bu konuya değinebiliriz.

 

BAZI DÜZELTMELER

 

- Geçen haftaki yazımızda konan küpeli Yavuz Sultan Selim resmi aslında Şah İsmail’e aittir. Çünkü o tip küpe onun mensup olduğu tarikatın göstergelerindendir.

 

- Geçen hafta Cumhuriyet gazetesinde çıkan mülakatın başlığı bu gazetenin sayfa düzeni tarafından ‘Türkiye’yi cahiller yönetiyor’ diye konulmuştur, metin okunduğunda böyle bir ibare olmadığı gibi röportajının bu sorusuna başka şekilde cevap verilmektedir. Başlığa bakarak veya duyarak sosyal medyada saldıran adamlara söyleyecek sözüm yok. İlk önce metni okusunlar.

 









Yorumlar (0)