Dünyanın en önemli arkeolojik buluntuları

5 bin 250 yıllık mumya Ötzi, Arkaim antik kenti, Pompei antik kenti, Asur Kralı Asurbanipal, uçmayan bir kuş pençesi, 250 sayfalık Voynich El Yazması, Troya eserleri, Yuka adlı yavru yünlü mamut, toprak asker İmparator Qin Shi Huang mezarı, Nazca tanrıları, Olmecler, Tutankamon, Antikythera Düzeneği, Göbeklitepe, Buz Prensesi,

Dünya Tarihi 11.04.2019, 14:04 11.04.2019, 14:40
Dünyanın en önemli arkeolojik buluntuları

Dünyanın en önemli arkeolojik buluntuları

Yazan: Uğur Ördem

Arkeolojik keşifler geçmişe ışık tutmamıza yardım ediyor. Günümüzü ve geleceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayan arkeolojik çalışmaların bazıları var ki adeta dünyaya damgasını vurdu. İşte siz değerli okurlarımıza dünyanın en önemli arkeolojik buluntularından bazıları; 5 bin 250 yıllık mumya Ötzi, çeyrek asır önce Alpler’de donmuş halde bulundu. Yıllarca süren araştırmalar boyunca uzmanlar Ötzi ile ilgili birçok bilgiye ulaştı. Buz adam Ötzi İtalya’nın kuzeyindeki Güney Tirol Arkeoloji Müzesi’nin en önemli parçası. Ötzi 19 Eylül 1991’de Alpler’de donmuş bir şekilde bulunmuştu. Ötzi’nin bulunduğu noktanın İsviçre’ye mi yoksa İtalya’ya mı ait olduğu tartışmaya yol açmıştı. Yapılan ölçümler Ötzi’nin İtalya sınırları içinde bulunduğunu ortaya koydu.

Rusya’nın Kazakistan sınırındaki Çelyabinsk bölgesinde bulunan ve tarihi M.Ö.17 yüzyıla kadar uzanan Arkaim antik kentinin kalıntıları. Geniş bir alana yayılan Arkaim yerleşim bölgesi, Sintashta – Petrovka kültürünün yaşandığı, görülmesi gereken ender yerlerden biridir. Bazı kaynaklarda M.Ö. 20. yüzyıla kadar uzandığı ve Tunç Çağından günümüze geldiği belirtilmektedir. Arkaim’in Gize Piramitleri’nden de daha eski olduğu söylenmektedir.

Pompei antik kenti, 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucunda volkanik kül altında kalmıştı. 1748’de keşfe çıkan bir grup araştırmacı kalın bir enkazın altında şehrin olduğu gibi durduğunu keşfetmiştir. Binalar, anıtlar ve insan iskeletleri, bilim insanlarının şehir yaşamı hakkında bolca bilgi sahibi olmalarını sağlamıştır.

Asur Kralı Asurbanipal’ın kütüphanesinden kil tablet parçası. Asur kitapları kağıt üzerine değil, çoğunlukla kil tabletlere, semboller oluşturmak için ufak bir kamanın kullanıldığı çivi yazısıyla yazılmıştı. Toplamda yüz binlerce tablet Asurbanipal’in kütüphanesinde toplanmıştı, bunlardan 30.000’i günümüzde Britanya Müzesi’nde bulunmakta.Asurbanipal’in kütüphanesi sarayının yanan duvarları altına gömülmüştü ve 2.000 yıl boyunca saklı kaldı. Kütüphanenin kırık ve dağılmış kalıntıları ilk kez 1849’da bulundu.Ele geçirilen parçalar tüm dünyadan araştırmacılar tarafından incelendi, Asur kültürü hakkında bildiklerinin birçoğu bu metinlerden geliyor.

1986 yılında, Yeni Zelanda’da Owen Dağı’ndaki bir mağaranın derinliklerinde oldukça iyi korunmuş bir pençe bulunmuş. Arkeologlar bu pençeyi mağaradan dışarı çıkarıp laboratuvara götürdüklerinde, pençenin prehistorik zamana ait uçmayan bir kuş türü olan moa’ya ait olduğu ortaya çıkarmışlar.

15’inci yüzyıla ait olduğu bilinen 250 sayfalık Voynich El Yazması, kozmolojik sembol, bitki ve çıplak kadın gibi birçok değişik figür içeriyor. Wilfrid Voynich adında bir sahaf tarafından 1912 yılında bulunan el yazmasının içeriğine dair henüz net bir bilgiye sahip değiliz çünkü metin henüz deşifre edilemedi. Ancak metnin unutulan bir dille yazıldığına dair spekülasyonlar yaratılmaya devam ediliyor. Şu an Yale Üniversitesi’nde bulunan el yazması birçok bilim insanının dikkatini çekmekte.

Tarihin en önemli arkeolojik buluntuları arasında sayılan Troya eserleri, Çanakkale’deki antik kentte Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından gün ışığına çıkarıldı. MÖ 2300-2800 yılları arasına ait tarihi hazinenin, Schliemann ve eşi tarafından 1871-1890 yılları arasında yurt dışına kaçırıldığı biliniyor. Eserlerin bir bölümü Berlin’de, bir kısmı da Rusya’da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi ile St. Petersburg’daki Hermitage Müzesinde bulunuyor.

2010 yılında Rusya’nın Yakutya bölgesinde buzlarla kaplı toprağın altında bulunan Yuka adlı yavru yünlü mamut. Donmuş bedeni yaklaşık 40 bin yıl boyunca çok iyi saklanan Yuka, bilim insanlarına mamutların yaşamı konusunda kapsamlı araştırma yapma imkanı sundu.

Binlerce toprak asker İmparator Qin Shi Huang mezarının üzerinde bekçi olarak duruyor. MÖ 210 tarihinde yapılmış olan heykeller, 1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletine bağlı Xi’an yakınlarında bir çiftçi tarafından bulunmuştur. Ordunun “İlklerin imparatoru” olarak bilinen Qin Shi Huang’ın mezarını koruduğuna inanılır. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen bu heykel askerlerin her birinin yüz ifadesi farklıdır. Kazı alanında çoğu hala toprak altında 8000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin edilmektedir.

Peru’da bulunan bu çizgiler yerden bakıldığında pek de etkileyici bir görüntü sergilemese de onlara yukarıdan bakıldığında durum bir hayli değişiyor.Arkeologlar, bu görkemli çizgilerin, geometrik şekillerden tutun da hayvan, bitki ve hayali figürlere kadar çeşitli şeyleri betimleme amacıyla çizildiğini ve bunların yaklaşık olarak 2 bin yıl önce yapıldığını düşünüyor. Fakat, ne amaçla yapıldıkları hala birçok tartışmaya sebep olan gizemli bir konu olsa da birçok arkeolog, bu çizgilerin Nazca tanrılarının aralarındaki bir çeşit iletişim metoduna işaret ettiğine veya doğa ayinlerinin bir parçası olarak çizildiğine inanıyor.

Olmecler, Orta Amerika’da M.Ö. 1500-100 yılları arasında yaşamış bir toplumdu. 6 ila 50 ton arasında değişen büyük taş başlıklar yapan bu medeniyetti. Bilim insanları hala Olmec’in böyle şeyler inşa etmeyi nasıl başardıklarını açıklayamıyor.

Tutankamon’un mezarının gün yüzüne çıkarıldığı 1922 tarihinden itibaren “firavunun laneti” olarak anılan ve mezara yaklaşan herkesin bir şekilde öldüğünü anlatan hikayeler kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Firavunun mezarının gizeminden daha da dikkat çeken şey işte Tutankamon’un nasıl öldüğü konusu. Arkeologlar, bu çocuk kralın beklenmedik bir şekilde öldüğü ve ölümüne ya bir enfeksiyonun ya da bir iki tekerlekli araba kazası sonrası aldığı yaraların sebep olduğuna inanıyorlar.

Antikythera Düzeneği, büyük bir muamma olarak kalan en önemli arkeolojik buluntulardan biri. Batan bir antik Yunan kargo gemisinin kalıntılarından çıkarılan bu düzeneğin astronomik amaçlarla kullanıldığı düşünülüyor. Arkeologlar, bu aletin nasıl kullanıldığı hakkında hala çalışmalarına devam etse de bu düzeneğin oldukça karmaşık bir astronomik takvim olabileceğini iddia ediyor. 2 bin yaşında olduğu bilinen bir gemiden çıkarılması ise bu düzeneği o döneme ait bulunan en ilginç antik kalıntı kılıyor.

1994 yılında Göbeklitepe’de yapılan müthiş keşif, medeniyetin evrimi hakkında o zaman kadar bildiklerimizi zorlayarak yeni sorular sorulması gerektiğini ortaya koymuştur. Üzerinde hayvan figürlerinin oyulduğu taş sütunlarıyla Göbekli Tepe, yapılma tarihinin M.Ö. 11-12.000’e dayanması sebebiyle dünyanın en eski ibadethanesi olarak kabul görüyor. Eldeki bulgular, Göbeklitepe’nin yarı-göçebe avcılar tarafından inşa edildiğini ve bu topluluğun tarımla henüz tanışmadığını gösteriyor. Göbeklitepe’nin keşfi sonrası arkeologlar, önce yerleşik hayata geçilip sonra mı tapınakların inşa edilmeye başlandığı yoksa bunun tersinin de geçerli olup olmadığını tartışmaya başladı. Daha önceden kabul gördüğü gibi önce yerleşik hayata mı geçildi, yoksa Göbeklitepe gibi dini amaçla inşa edilen yapılar insanları yerleşik hayata geçişe mi yönlendirdi? Bu henüz netlik kazanmış değil.

Sibirya’nın karlı yüksek yaylalarında soğuk sayesinde çok iyi korunmuş olarak bulunan Buz Prensesi Rusya’da 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden sayılıyor. Donmuş toprak içinde 2500 yıl boyunca yatan prensesin mezarı ve iskeleti 1993’te bulunmuştu.Bulunduğu yüksek yaylanın ardından “Ukok Prensesi” ismiyle anılan kadının vücudu çok iyi korunmuş ve oldukça ayrıntılı dövmeler taşıyordu. Vücudu ve kıyafetleri çok iyi korunmuş olmasına rağmen, kısmen mumyalaşmış iskeletin boynu ve yüzündeki deri bozulduğu için nasıl göründüğü bilinmiyor. Mumyalaşmış iskelet, Moskova’da eski Sovyet lideri Lenin’in vücudunu mumyalayan bilim insanları tarafından incelendi. DNA testleri ise prensesin, günümüz Altay bölgesindeki yerli Moğollarla genetik bir ililşkisi olmadığını ortaya koydu. 

Yorumlar (0)