AHMET MİDHAT EFENDİ, AHMET MİDHAT EFENDİ KİMDİR?

AHMET MİDHAT EFENDİ, AHMET MİDHAT EFENDİ KİMDİR?

AHMET MİDHAT EFENDİ, AHMET MİDHAT EFENDİ KİMDİR?

AHMET MİDHAT EFENDİ, AHMET MİDHAT EFENDİ KİMDİR?

(1814-1921)

AHMET MİDHAT EFENDİ, AHMET MİDHAT EFENDİ KİMDİR?

Verimli kalemi ile halkı geniş ölçüde okutmak hizmetini başarmış bir yazıcı olan Ahmet Midhat Efendi İstanbul’da doğmuştur. Orta halli bir aileden gelir.

1868’de Midhat Paşa, Bağdat valisi olunca, onu da birlikte götürdü. Bağdat vilayet gazetesi Zevra’yı iade ederken kültürü daha da derinleşti. Burada hayatına yenilik katan iki insanla tanıştığını görüyoruz. Bunlardan biri ünlü yazar Hamdi Bey’dir. Avrupa’dan yeni dönmüş olan bu genç ve bilgin sanatçı, Midhat Efendi’ye hem okunacak yabancı eserleri tanıtmış, hem de onu tercümeler yapmaya, eserler yazmaya yöneltmiştir. İkinci üstadı Can Muattar’ın Doğu kültürünü zenginleştirerek onda felsefeye ve dinler tarihine merak uyandırmıştır. Bağdat’ta kendini iyice geliştiren Midhat Efendi üvey kardeşinin ölümü üzerine tüm ailesini alarak İstanbul’a dönmüştür. Amacı Bağdat’ta başladığı hikaye yazarlığını başkentte devam ettirmek ve artık memurluk almayıp kalemiyle geçinmektir. Nitekim Tahtakale’de tuttuğu bir eve ufacık bir baskı makinesi kurar. Bu matbaasında hepsi kadın olan ev halkı ile birlikte, Letaif-i Rivayat başlığı altında yazıp topladığı hikayelerini dizer, basar, forma haline koyar ve koltuğuna vurup satılmak üzere, aktar ve tütüncülere götürür. Ahmet Midhat’ın verimli ve azimli yazı hayatı böylece başlamış olur.

Genç Osmanlılarla hiçbir ilişiği olmadığı halde 1873’te, Namık Kemal ve arkadaşlarını götüren sürgün vapuru, onu da Rodos’a bırakmıştır. Ahmet Midhat, burada başlangıçta sıkı bir zindan hayatı geçirirse de sonraları hayli serbestler. 38 ay kaldığı Rodos’ta bir çok eserini yazar. Ayrıca mahpusların yardımı ile bir cami avlusunda Medrese-i Süleymaniye adlı bir okul yaptırır. Orada çocuklara ve mahkumlara Batı usulünce ders okutur. Böylece, güçlüklerden yılmayan canlı ve azimli hizmet adamı karakterini bir daha ispatlamış olur.

1876 Meşrutiyet’iyle İstanbul’a dönen Midhat Efendi, muhalif ve ihtilalci gruplara asla katılmamıştır. Bu yüzden o Namık Kemal gibi uzaklara gönderilmemiş ve yazı hayatını rahatça sürdürmüştür. Ahmet Midhat bir yandan yüksek memurluklara atanırken diğer yandan ünlü gazetesi Tercüman-ı Hakikat’ı çıkarır. Bu gazetede Muallim Naci’nin idare ettiği edebi kısım istibdat devrinde önemli bir sanat hareketi doğurmuş, ateşli tartışmalara sebep olmuştur. Ayrıca Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi gibi seçkin yazarlar, Midhat Efendi’nin babacan teşvikleri ile Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yetişmişlerdir.

1889’da Ahmet Midhat ilk Avrupa yolculuğunu yaptı ve bir süre gazeteciliği bırakıp kendin öğretmenliğe verdi. Tam bir eğitim ülkücüsü olarak, maaş almadan çalıştığı Darüşşafaka’da , nöbetçi bulunduğu bir gece, kalp sektesinden vefat etti (28 Aralık 1912). Ömrü boyunca millete hocalık eden bu seçkin adama, vazife başında bir öğretmen olarak ölmek çok yakışmıştı. Fatih Camii, Fatih Türbesi yakınında gömülüdür.

ŞAHSİYETİ

Ahmet Midhat Efendi, kavgacı ve ihtilalci olmaktan ziyade bir hizmet adamıdır. Ta başından beri milletin ancak okuma, kültür ve görgü yoluyla kalkınacağını düşünmüş, çekici ve canlı kalemi ile halkı okutmak çarelerini aramıştır. O, edebiyat tarihimizin gördüğü en çalışkan yazıcı ve en faydalı, şahsiyetli aydınlardan biriydi. Çok fazla yazmasına rağmen yazdıklarından daha çok yazmak kudretinde olduğunu kendisi de söylüyordu. Onun çalışkanlığı yalnız kalem hayatında kalmaz. 200 cilt kitap ve on binlerce nüsha gazete çıkarmış olan A. Midhat ömrü boyunca memurluklar da yapmıştır. Ayrıca sıfırdan başladığı servetini alın teri ile çoğaltmış, konak, çiftlik ve köşk sahibi zengin bir insan olarak ölmüştür.

Ahmet Midhat Efendi, asla bir hayalperest değil, gerçek hayat adamı idi. Ömrü boyunca değişik ve çok renkli yaşamlara girip çıkmıştı. Bütün bu renkli yaşama onun güçlü hafızasının da katılmasıyla ortaya çok zengin bir roman malzemesi çıkıyordu. “Kalb-i safi sahibi, çok ahbaplı ve kaleminin namusu ile şöhret yapmış bir muharrir” olmakla her zaman övünüyordu.

Ahmet Midhat da tüm Tanzimatçılar gibi kendi kendini yetiştirmiştir. Bu yüzden sistemli değil, “ansiklopedik” denilen tipte malumatlı biriydi. Bu hal, onu akla gelen ve gelmeyen çeşitli konularda yazmaya götürdü. Onun önce kendisinin okuyup öğrendiği, sonra da öğrendiklerini neşeli bir öğretmen olarak okuyucularına aktardığı söylenebilir. Midhat Efendi’nin o zamanki Avrupa basınını ve fikir hayatını yakından izleyişi, çağdaşlarından hiçbirisinde olan şey değildir. O ömrü boyunca okumayı bırakmamıştı. O dönemim Fransız yayınlarını günü gününe okuması fikir ve edebiyatta olan yenilikleri kendi eserlerine de aktarmasına, böylece yazılarının zengin ve taze kalmasına imkan sağlıyordu.

Kelimenin tam manasıyla bir halk yazarı idi. Halka hitap edebilmek için konusunda bütün deneyişlere sahipti. Görgüsü ve mizacı halk ile senli benli konuşacak ölçüdeydi. Okuyucularını sever, sayar ve onlara kibar davranırdı. Bu kibarlık ve halka yardım etme ülküsü onu halkımıza çok sevdirmiş, eserleri, bugün bile rekor denecek kadar çok satmıştır. Onun eserleri yalnızca Türkiye’de değil, Kırım Kafkas ve Kazan Türkleri arasında bile okunmuştur. Yalnız Türkiye halkına değil daha o zamanlar geniş Türk ellerine seslenen yazıları ile benzersiz bir yazardır.

FİKİRLERİ

Ahmet Midhat da, diğer Tanzimatçılar gibi olaylara yön vermeye uğraşan bir iddia adamı değil, meselelere cevap bulmaya çalışan bir gazetecidir. Bir çok konuda Namık Kemal grubunun görüşlerini paylaşmakla birlikte onlardan ayrıldığı yanlar çoktur. Ahmet Midhat’ın çok iddialı bazı çağdaşlarına oranla daha “Batılı” olduğu, yani Avrupa medeniyetinin dayandığı temelleri iyice sezdiği söylenebilir. Avrupa’yı bir şekilden ibaret görmeyip fikir, zihniyet ve sanattaki özlerini bulmaya çalışmış; bu medeniyetin yalnız kabuğunu görenlerle mücadele de etmiştir. O bazı noktalarda Namık Kemal’den ayrılmıştır. Hatta “Parlamento Rezaletleri” adlı bir kitap yazarak, Genç Osmanlılar’a cephe bile almıştır.

Ahmet Midhat Efendi, halkın anlayacağı ”sade bir dil”i yalnız istemekle kalmayıp, Tanzimatçılar arasında halk dilini en iyi kullanabilen bir yazar olmuştur. Batı’yı “züppelik ve alafrangalık” diye anlayanları en fazla hırpalayan ilk romancımız Ahmet Midhat olduğu gibi, çağın dışında yaşayan dar kafalı tipleri en fazla şiddetle yeren de odur.

Ömrü boyunca süslü ve yapmacık edebiyattan nefret ettiği için onu “adi üslup” sahibi veya “Avam muharriri” diye küçümsemek isteyenler olmuştur.

YAZDIĞI TÜRLER

Ahmet Midhat Efendi nesir alanında pek çok tür ve konuya dağılmış bir yazardır. Bizi burada ilgilendiren hikaye, roman, seyahat, hatıra ve tiyatro eserlerinden başka tarih, felsefe, din, biyoloji, coğrafya, astronomi, fizik, iktisat ve daha birçok alanda yazıları, eserleri ve tercümeleri bulunmasıdır. Örneğin Menfa adlı kitabında Rodos hatıralarını ve hayatını anlatmıştır. Avrupa’da Bir Cevelan adlı seyahat eseri ise, türünün güzel örneklerindendir. Çengi, Çerkes Özdenleri, Açık Baş, Siyavuş tiyatro eserleri üzerinde durulacak önemde değildir.

ROMAN VE HİKAYELERİ

İlk roman ve hikaye yazarlarımızdan olan Ahmet Midhat Efendi, bu iki tür arasında pek ayrılık göstermez. Ancak Tuna ve Zevra gazetelerindeki makalelerden sonra hikayeler yazarak edebiyat alanına geçmiştir. Bir kısım telif ve tercüme ve çoğu küçük Kıssa’lardan ibaret olan ilk hikayelerini Bağdat’ta iken 1871’de Kıssadan Hisse genel başlığı altında yayımlamıştır. Daha sonra 1893’e kadar yazdığı 25 hikayeyi Letaif-i Rivayat adı ile parça parça çıkarmıştır. Edebiyatımızda ilk olan bu hikayeler, konu, biçim, amaç ve üslup yönleri ile bildiğimiz Meddah Hikayeleri tarzını sürdürmektedir. Hikayeler halk ağzı, ibretli ve bazen güldürücü tarzda, okuyucularla senli benli konuşa konuşa yürütülmektedir. Romanlarına gelince Türkçe’de basılan ikinci telif onun Rodos’ta yazdığı Hasan Mellah’ıdır. Sayısı kırka yakın olan romanları arasında en tanınmışları şunlardır:

Hasan Mellah (1874), Hüseyin Fellah (1875), Dünyaya İkinci Geliş (1875), Felatun Beyle Rakım Efendi (1875), Paris’te Bir Türk (1876), Çengi (1877), Demir Bey (1888), Yeryüzünde Bir Melek (1879), Karnaval (1881), Henüz 17 Yaşında (1881), Dürdane Hanım (1882), Cellat (1885), Hayret (1886), Haydut Montari (1889), Müşahedat (1892), Taaffüf (1897), Gönüllü (1898), Jön Türk (1910)… kimisi macera, kimi fen, kimi polis, tarih veya töre romanı olan, bir kısım realist ve natüralist eğilimleri taşıyan bu eserlerden başka birçok tercüme romanları da vardır.

O bir halk romancısıdır, halkın dili ve zihniyeti ile konuşmasını bilmiş, ilkokulu bitirme seviyesinde bir okuyucu çoğunluğuna hitap etmekte olduğunu da hiçbir zaman aklından çıkarmamıştır. Romanlarını hem ilgi çekici ve eğlendirici, hem de ders verici yapmak suretiyle, edebiyatı toplum hizmetinde kullanmıştır. Onun romanlarında her iyilik mükafatlanır ve kötülük cezasını bulur. Her vak’adan bir ibret dersi çıkarır.

YORUM EKLE