TÜRK EDEBİYATI ÇOK KISA ROMAN ÖZETLERİ 

TÜRK EDEBİYATI ÇOK KISA ROMAN ÖZETLERİ 

TÜRK EDEBİYATI ÇOK KISA ROMAN ÖZETLERİ 

TÜRK EDEBİYATI ÇOK KISA ROMAN ÖZETLERİ 

TÜRK EDEBİYATI ÇOK KISA ROMAN ÖZETLERİ 

ŞAİR EVLENMESİ (İbrahim Şinasi)

Eser, Türk edebiyatının Batılı anlamda ilk tiyatro eseri olarak bilinmektedir. Tek perdelik bu komedide görücü usulüyle evlilik eleştirilmektedir. Genç Şair Müştak Bey’e sevgilisi Kumru Hanım diye onun yaşlı ve çirkin ablasını nikahlarlar.

Müştak Bey işin farkına düğün gecesi varır ve imdadına arkadaşı Hikmet Efendi yetişir. Nikahı kıyan mahalle imamına gizlice bir miktar para vererek durumu düzelttirirler.

İNTİBAH (Namık Kemal)

Ali Bey, zengin bir ailenin eğitim görmüş tek evladıdır. Gösterişli yaşamı ve bol para harcamayı sever. Sık sık gittiği

Çamlıca’da bir gün Mahpeyker adında güzel bir kadınla tanışır ve ona aşık olur. Fakat Mahpeyker kötü yola düşmüş

bir kadındır. Ali Bey’in annesi bu durumu öğrenince Mahpeyker’den Ali Bey’i ayırmak için eve Dilaşup adlı güzel bir

cariye satın alır. Çok geçmeden Ali Bey Mahpeyker’in kötü kadın olduğunu öğrenince Dilaşup’la evlenir. Durumu öğrenen Mahpeyker çılgına döner ve onları ayırmak için Dilaşup’un kötü bir kadın olduğunu yayar. Ali Bey bu iftiraya inanır

ve bunun üzerine Dilaşup’u döverek bir esirciye satar. Ali Bey’in annesi de olanlara dayanamayarak ölür. Mahpeyker Dilaşup’u da kendisi gibi kötü yola düşürür. Mahpeyker’in kini bitmemiştir. Ali Bey’i öldürmek ister. Durumu öğrenen

Dilaşup Ali Bey’i uyarır; fakat Ali Bey ona inanmaz. Mahpeyker’in tuttuğu kiralık katil Ali Bey yerine yanlışlıkla Dilaşup’u

öldürür, bunun üzerine de Ati Bey Mahpeyker’i öldürür. Hapse girer. Bir süre sonra orada kahrından ölür.

CEZMİ (Namık Kemal)

Cezmi, Tanzimat Edebiyatı yazarlarından Namık Kemal tarafından yazılan roman. Türk edebiyatının ilk tarihi romanı

olma özelliği taşır. Cezmi, çok iyi bir atlı sipahi askerdir.

Osmanlının İran seferinde Adil Giray’la tanışır. Bu sefer sırasında Adil Giray ve Gazi Giray Şehriyar tarafından esir alınır.

İran devletini Şah’ın karısı Şehriyar ve kardeşi Perihan idare etmektedir. Şehriyar Adil Giray’a aşık olmuştur; fakat

Adil Giray Perihan’ı sevmektedir. Perihan da onu sevmektedir.

Şehriyar bu durumu öğrenince onlardan öc almak ister.

Adil Giray’ı esir alır. Adil Giray’ın esir düştüğünü öğrenen Cezmi ise onu kurtarmak için plan yapar ve yanına girmeyi başarır. Bu arada Şehriyar hazırladığı oyunda hayatını

kaybeder. Şehriyar’ın askerleri de Adil Giray’ı ve Perihan’ı öldürür. Cezmi de her ikisini aynı mezara defneder ve kılık değiştirerek vatanına döner.

VATAN YAHUT SİLİSTRE (Namık Kemal)

Namık Kemal’in ilk tiyatro yapıtı olan eser, Türk edebiyatı’nda romantik tiyatronun ilk tipik örneklerindendir. Eserin

ilk sahnelenmesinden sonra izleyicilerin heyecana gelerek başlattıkları gösteri ve olaylar; yazarın tutuklanarak Magosa’ya

sürülmesine sebep olmuştur. İslam Bey savaşın çıkmasıyla nişanlısı Zekiye ile vedalaşır. Cepheye gitmeden

önce savaş gönüllülerine dö-nerek “Beni seven arkamdan

ayrılmaz.” der. Bunun üzerine Zekiye kılık değiştirerek Adem adıyla gönüllüle-rin arasına katılır. Silistre kalesi komutanı Sıtkı Bey, Adem’i çelimsiz bulduğu için geri göndermek ister; fa-kat Adem kalmakta direnir. İslam Bey yaralanmıştır. Bu

arada Abdullah Çavuş Adem’le giderek düşman cephaneliğini havaya uçurur. Bunun üzerine düşman, kalenin kuşatmasından

geri çekilir. Bütün bu olanların ardından Adem’in kimliği ortaya çıkar, Sıtkı Bey’in Zekiye’nin babası olduğu anlaşılır. Zafer sevinciyle Zekiye ve İslam Bey

evlendirilir.

AKİF BEY (Namık Kemal)

Akif Bey, ahlak yönünden zayıf olan Dilruba ile evlenir ve Sinop’a savaşa gider. Dilruba, Akif Bey’in savaşta öldüğünü çeşitli yalanlar ile kanıtlar ve başka bir adamla evlenir. Bunu duyan Akif Bey şok geçirir ve Dilruba’yı boşar. Savaş sonrası geri döner ve Dilruba’nın evlendiği kişi ile çatışır ve ikisi

de ölür. Akif Bey’in babası ise Dilruba’yı öldürür.

GÜLNİHAL (Namık Kemal)

Çok zalim bir kimse olan Kaplan Paşa, Rumeli’de bir sancak beyidir. Zulümle halkın nefretini toplamıştır amca oğlu Muhtar Bey ise halkın çok sevdiği iyi ve cesur bir gençtir. Kardeşlerinin

çocukları olan İsmet’le Muhtar birbirlerini çok

sevmektedir. Kaplan Paşa ise halkın çok sevdiği Muhtar’ı kıskanır ve bazı hilelere başvurur. Öncelikle iki gencin arasına açmak için türlü oyunlar yapar; ama bu oyunları anlaşılır.

İki gencin kavuşmasını sağlayan en önemli kişi ise İsmet’in dadısı Gülnihal’dir.

CELALETTİN HARZEMŞAH (Namık Kemal)

Celalettin Harzemşah, Moğollarla savaşa girmiştir; fakat

yenilmiştir. Bunun üzerine Hindistan’a kaçmak için yola çıkmıştır.

Bu yolculuk sırasında da esir düşmemek için karısını ve oğlunu Sind nehrine atmıştır. Daha sonra Hindistan’a

gelerek orada bir ordu toplamış ve Tebriz’e kadar gelmiştir. Burada kalenin hükümdarı Mihricihan kendisine aşık olur, kaleyi de ona devrederek evlenirler. Daha sonra Moğollarla tekrar savaşa girdiklerinde Celalettin Harzemşah dağa kaçar ve bir taş üzerinde otururken komutanlardan biri kendisini öldürür. Komutan, gömleğini kâğıt ve karısının parmağını

da kalem yaparak vasiyetini yazdırmıştır. Kocasının öldüğünü gören Mihricihan da kalbine bir hançer saplayarak kendisini orada öldürür.

TAAŞŞUK-I TALAT VE FİTNAT (Şemsettin Sami)

Kitap, Talat Bey ile Fitnat Hanım’ın aşkını anlatmaktadır. Babasını küçük yaşta kaybeden Talat’ı annesi büyütmüştür. Talat evinin cumbasında gördüğü Fitnat’ı sever ve onunla görüşebilmek için kadın kıyafetleri giyerek Fitnat’ın evine

girmeye başlar. Bu ilk görüşten sonra Talat her gün gördüğü güzelliği yani Fitnat’ın yüzünü düşünmektedir. Fitnat’ın duyguları da öyledir. Fitnat’ın üvey babası Fıtnat’ı zengin bir adamla evlendirir. Bu adam Fitnat’ın asıl babası Ali Bey’dir.

Sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsüyle kendini vuran Fitnat bu gerçeği de o sırada öğrenir. Fitnat’ın ölümü Talat’ın da

ölümüne yol açar ve çok geçmeden Ali Bey de bu acıya dayanamayarak ölür.

FELATUN BEY İLE RAKIM EFENDİ (Ahmet Mithat Efendi)

Romandaki iki tipten birincisi Felatun Bey, alafranga yani batılı özentileri olan, çevreye karşı gülünç durumlara düşen bir karakteri temsil eder. Kardeşi Mihriban gibi o da çok nazlı büyütülmüştür. Felatun Bey devlet dairesinde çalışan bir memurdur; ancak günlerini gezip tozmak, eğlenmekle

geçirir. Babası Mustafa Merakı Efendi’nin ölümünden sonra payına düşen mirası yabancı bir aktris uğruna yok eder ve sonra hayatın zorluğunu anlar. Romandaki diğer tip Rakım

Efendi ise Tophane kavas-larından birinin oğludur. Bir yaşındayken babası ölür ve annesiyle Arap Dadı Fedayi tarafından büyütülür. Rakım Efendi yeniliklere açık, çalışkan,

gerçekçi bir tiptir. Roman, öğrenim yoluyla kazanç sağlayarak zenginleşen, Canan adında bir cariyeyle evlenen Rakım Efendi’nin zaferiyle bitmiştir. Romanın sonunda bu dönem romanlarından bekleneceği üzere Râkım Efendi dilediği hayatı elde ederken, Felâtun Bey yaptığı hataların sonucuna

katlanmak zorunda kalır. İsimlerinde kullanılan “efendi” ve “bey” kavramları da karakterlerin temsil ettikleri değerlerin sembolüdür.

KARABİBİK (Nabizade Nazım)

İlk Türkçe köy romanı olarak kabul edildiği için Türk edebiyatının önemli bir yeri vardır. Eser, roman değil, uzun öykü olarak da değerlendirilebilir. Anadolu köylüsünün bilgisizliği,

yoksulluğu, toprak ve araç sorunları, ağalar ve tefecilerle ilişkileri, duygusal davranışları eserde olayların içinde eritilerek ustalıkla verilmiştir. Olay, Antalya’nın Beymelik köyünde geçer. Karabibik babasından kalma tarlasının dört dönümünü satmış, geri Kalan sekiz dönümünü ele geçirmek isteyen komşusu Yosturoğlu ile de kavga etmiştir. Elindeki bu küçük tarlayı sürmek için her yıl Koca İmam’ın öküzlerini kiralamaktadır. Çirkin kızı Nuri’yi imamın kaynı Sarı İsmail’e verip öküzleri bedava kullanmayı hesaplar. Sarı İsmail’in başka bir kızla evleneceğini öğrenince tefeci Rum tüccardan faizle borç alıp iki öküz edinir. Artık öküz sahibi olduğundan kızma da talip olan birinin çıkacağını düşünmektedir.

Bir süre sonra Yosturoğlu’nun yeğeni Hüseyin, Nuri’yi sever, onunla evlenir. Karabibik hastadır ancak kızının evlendirdiği için artık mutludur.

ZEHRA (Nabizade Nazım)

Zehra, Nabizade Nazım’in yazdığı ve ilk defa 1894’de Servet- i Fünun’da tefrika olarak yayımlanmış romandır. Türk

edebiyatının ilk psikolojik roman denemesi kabul edilir.

Zehra bir tüccarın kızıdır. Annesini küçük yaşta kaybetmiş kıskanç yaradılışlı bir kızdır. Babasının katibi Suphi ile evlenir.

Suphi’nin annesinin, oğlunun evine hizmetçi olarak Hüsnicemal adında güzel bir cariye alması Zehra’nın kıskançlığını

artırır. Bu sırada babası Şevket Efendi ölür, işlerin

başına Suphi geçer. Suphi Hüsnicemal’e aşık olur ve onunla evlenir. Zehra onlardan öç al-mak ister. Ürani adında bir

Rum kadınını, Suphi’yi baştan çıkarmak için görevlendirir.

Bu kadına kapılan Suphi bu sefer de Hüsnicemal’i yüzüstü bırakır. Buna dayanamayan Hüsnicemal kendini öldürür.

Bununla yetinmeyen Zehra bir de Suphi’nin katibi Muhsin’le evlenir. Böylece işin başına Muhsin geçer. Suphi’nin parası bitince Ürani onu terk eder. Suphi karnını doyurabilmek için

tulumbacı olur, kahve köşelerine düşer sonunda Ürani veonun yeni dostunu öldürür, ikinci evliliğinde mutlu olamayan

Zehra’nın bu yeni eşi ölür. Zehra yalnız kalır. Artık kederli bir ömür sürmektedir. Bir gün sokakta yürürken; yoksul, ihtiyar

bir kadının düşüp öldüğünü görür. Bu kadının Suphi’nin

annesi olduğunu anlayınca çok acı çeker, bu yüzden hastalanır ve ölür.

SERGÜZEŞT (Samipaşazade Sezai)

Sergüzeşt, Samipaşazade Sezai’nin yazdığı, 1888’de yayınlanan romanı. Türk edebiyatında romantizmden realizme

geçiş eseri olarak kabul edilir Eserin kahramanı Dilber İstanbul’a satılmak için getirilmiş dokuz yaşında bir Çerkez

kızdır. Mustafa Efendi adında birinin evine satılır. Bu evin hanımı taş yürekli bir insandır. Kıza gücünün üs-tünde iş yaptırıp, onu hırpalar. Bu evdeki hayata dayanamayan kız

evden kaçmış ama bulunup sahibine teslim edilmiştir. Valilik görevine atanan Mustafa Efendi Dilber’i esirciye tekrar satar. Kız esirci tarafından dövülerek eğitilir, kıza çalgı öğretilir. Dilber bir gün Asaf Paşa’nın konağına satılır. Avrupa evleri gibi döşenmiş, Batılı bir hayatın sürüldüğü bu evde Dilber rahata kavuşur. Paşa’nın resim eğitimi görmüş Celâl adlı bir oğlu vardır. Dilber’in resmini yaparken güzelliğini fark eder.

Birbirlerine aşık olan Dilber ve Celâl Bey’in aşkını fark eden evin hanımı Dilber’i Celâl’den uzaklaştırmak ister. Çünkü oğullarını iyi bir ailelinin kızıyla evlendirmek isterler. Dilber gibi bir esirle değil. Bu nedenle de Dilber’i esirciye gizlice satarlar. Celâl bunu öğrenince Dilber’i arar, onu bulamaz ve

hastalanır.Dilber Mısır’a götürülmüş zengin bir tüccara satılmıştır.

Yeni efendisine odalık olmayı reddettiği için bir odaya kapatılır. Bu evdeki harem ağalarından biri olan Cevher kızı sevmiştir. Onu kurtarmak için yardım ederken ölür. O güne kadar tek başına hiçbir yere gitmeyen Dilber İstanbul’a tek gitmekten korkar, yakalanacağını tekrar o İşkenceli hayata

döneceğini düşünerek kendini Nil Nehrine atar.

ARABA SEVDASI (Recaizade Mahmut Ekrem)

Araba Sevdası, Recaizade Mahmud Ekrem’in 1898 yılında yayımlanan romanıdır. 1889 yılında yazılan eser, Türk edebiyatında ilk realist roman örneği olarak kabul edilmektedir.

Bir vezirin oğlu olan Bihruz Bey, yarım yamalak bir öğrenim görmüş, yirmi üç, yirmi dört yaşlarında bir gençtir. Babası ölünce, annesiyle kendisine büyük bir servet kalır. Bu paranın

bitmeyeceğini sanarak-yazları Çamlıca’da, kışları Süleymaniye’de oturur. Bütün merakı gezmek, gösteriş yapmak,

Türkçe cümleler arasında Fransızca sözcükler kullanmaktır. Bir gün Çamlıca’da dolaşırken güzel bir kıza aşık olur. Bu kızın iyi bir aileden geldiğini zanneder. Oysa o, Periveş adlı düşkün bir kadındır. Bihruz’un Keşfi Bey adında yalancılığı ile ünlü bir arkadaşı vardır. Periveş’ten haber alamadığına

üzülen Bihruz’a, Periveş’in öldüğünü söyler. Bihruz hiç değilse onun mezarını bulmak istemektedir. Bir ramazan akşamı

gezinirken Periveş’e benzeyen bir kadınla karşılaşır, onu Periveş’in kardeşi sanır, kadına Periveş’in mezarını sorar. Sonunda onun Periveş olduğunu, hayalinde yücelttiği bu kadının basit bir kadın olduğunu anlar.

MAİ VE SİYAH (Halit Ziya Uşaklıgil)

Servet-i Fünun Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden olan Halit Ziya’nın Mai ve Siyah adlı romanı, onun İstanbul dönemi

romanlarının ilkidir. Kent soylu romantik aydın Ahmet

Cemil’in düşlerinin ve düş kırıklıklarının anlatıldığı romanın çıkış noktası karşıtlıklardır. Romanda ma(v)i ve siyah birer

simgedir. Mai, romanın kahramanı Ahmet Cemil’in umutlarını ve düşlerini; siyah, bu umutlarının, düşlerinin yok oluşunu simgeler. Roman; mavi ve siyah arasında bocalayan, ikilem içinde kalan, mücadele eden ve bu mücadeleden yenik çıkan

Ahmet Cemil’in yaşamından bir bölümü anlatır. Olaylar Ahmet Cemil’in etrafında oluşur. Genç, yakışıklı, zeki, tuttuğunu

koparan, aklına koyduğunu yapan, yeni edebiyat

anlayışını temsil eden bir kişiliktir, romandaki bir diğer isim Raci ise Ahmet Cemil’in karşısında olan yani eski edebiyat

anlayışını temsil eden, onunla zıt fikirlere sahip, onu çekemeyen ve onun yolunu kesmeye çalışan birisidir. Batılı

anlamda Türk romanının başlangıcı sayılan ve Tanpınar’ın “Türkiye’de nesli adına konuşan ilk eser.” diye tanımladığı Mai ve Siyah, döneminin (Servet-i Fünun) basın, edebiyat ve şiir hayatına ilişkin gözlemler ve değerlendirmeler içerir. Mai ve Siyah bu bakımdan Servet-i Fünun edebiyat akımının romanı sayılır. Roman türünün edebiyatımızdaki en

güze! örneklerinden olan Mai ve Siyah’ta yazar, yaşanılan bir dönemin sos-yo-kültürel durumunu gözler önüne serer.

Yazar romanda okuyucuya dönemin yaşantısını Ahmet Cemil’in bakış açısından verir.

AŞK-I MEMNU (Halit Ziya Uşaklıgil)

Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da kaleme aldığı ikinci romanıdır. Roman kısaca şöyle özetlenebilir:

Adnan Bey zengin, elli yaşlarında, dul bir İstanbul efendisidir.

Kızı Nihal ve oğlu Bülent’le yalısında yaşamaktadır. Çocuklarının artık kendisini anlayabileceklerini düşündüğü bir

dönemde Firdevs Hanım’ın kızı Bihter’le evlenmeye karar verir. Firdevs Hanım gözü dışarıda hafifmeşrep bir kadındır. Kocasının ölümünden sonra zengin bir koca arama gayretine girer. Kızlarının yetişip güzelleşmesi onun bu arzusuna

engel olur. Bu sebeple kızlarını birer rakip olarak görür, onların evlenmelerine karşı çıkar ama başarılı olamaz. Bihter

annesinin itirazlarına rağmen Adnan Bey’le evlenmeyi kabul eder. Adnan Bey-Bihter evliliğinden en çok etkilenen Nihal olur. Nihai, yabancı bir kadının evlerine anne olarak gelmesini ve babasının elinden alınmasını kabullenemez. Bihter

bütün gayreti ve samimiyeti ile iyi bir anne ve eş olmaya

çalışır. Fakat karşısındakiler/den yeterli ilgiyi göremez. Evliliğinin birinci yıldönümünde Bihter evliliğinin bir yılının muhasebesini yapar. Fark eder ki Adnan Bey ile evliliği onun

kadınlık ruhunun sevme ve sevilme açlığını tatmin etmemiştir. Daha sonraları Bihter, Adnan Bey’in genç yeğeni Behlül’ün yasak aşk ağına düşer. Bir kış boyu Behlül’le birlikte

olur. Kış mevsiminin sona ermesiyle birlikte Bihter’den bıkan Behlül, Beyoğlu’ndaki metresine gitmeye başlar. Daha

da kötüsü yalıya yerleşen Firdevs Hanım Nihal-Behlül evliliği konusunu ortaya atar. Bu konu Behlül’le Nihal tarafından

ciddiye alınır. Bihter büyük bir kıskançlık içindedir. Bihter daha fazla dayanamayıp annesine ilişkisini anlatır. Firdevs

Hanım bunun üzerine Nihal’le Adalar’da olan Behlül’ü yalıya çağırır. Çoktan beri bazı şeylerden şüphelenen Nihal, Behlül’ün ardından yalıya geldiğinde Bihter’le Behlül’ün tartıştıklarını görünce düşüp bayılır. Adnan Bey durumdan haberdar

olur. Bunun üzerine Behlül yalıdan kaçar. Bihter İse intihar eder. Sonunda Nihal tekrar babasına kavuşur.

KIRIK HAYATLAR (Halit Ziya Uşaklıgil)

Kırık Hayatlar, Halit Ziya’nın Servet-i Fünun Edebiyatı döneminde yazdığı son romandır. Yazar bu romanını olgunluk

dönemi romanı olarak niteler ve diğer romanlarından üstün gördüğünü söyler. Roman şöyle özetle-nebilir: Ömer Behîç pek çok sıkıntı içinde tıp eğitimini bitirmiş ve doktor

olmuştur. Ablasından (Müveddet) başka kimsesi yoktur. İstanbul’da doktor olarak çalışmaya başladıktan bir süre sonra Vedide ile tanışır ve evlenirler. Selma ve Leyla adını

verdikleri iki çocukları olur. Evliliklerinin sekizinci yılında ise üçüncü çocukları olarak gördükleri ve Ömer Behiç’in yıllardan beri biricik hayali olan kendilerine ait bir eve taşınırlar.

Ömer Behiç için bu ev, büyük şehrin bütün kurumlarında, sokaklarında gördüğü, yaşadığı çirkinlikler, acılar ve ihanetlerden kurtulup sığınacakları bir masumiyet yuvasıdır.

Çünkü çevrelerinde birçok kırık hayat mevcuttur. Evlerine taşınmalarından kısa bir süre sonra Ömer Behiç okul arkadaşı

Bekir Servet Bey aracılığıyla Veli Beyin hanımı ve kızlarını tanır. On sekiz yaşındaki Neyyir, bir gün hastalık

bahanesiyle evine çağırdığı Ömer Behiç’İ yasak aşka sürükler.

Ömer Behiç bütün gayretleri, nefretleri ve pişmanlıklarına rağmen kendini ondan kurtara-maz. Neyyir’le olan

ilişkileri müddetince evini, karısını ve çocuklarını ihmal eder. Bu sırada Leyla sık sık has-talanır. Sonunda büsbütün artan hastalık çocuğu yatağa düşürür. Ömer Behiç çaresizdir ve

sonunda Leyla’yı kaybederler. Çektiği acıya rağmen kahramanın aklı hala Neyyir’dedir. Sonunda onu redderek evine

döner ve karısının ayaklarına kapanır. Kızının ölümünden yıkılan Vedide ise kendini dine vermiştir. Kırık hayatlar, Halit Ziya’nın romanları içinde topluma daha çok yöneldiği ve onun iç yüzüne ayna tuttuğu başarılı bir romandır. İsminde

de vurguladığı gibi, yazar tek bir birey veya aileyi değil birden çok aileyi ele alır. Böylece en azından İstanbul’da yaşayan Türk toplumunun XX. yüzyılın sonlarındaki iç hayatını

gözler önüne sermiş olur.

EYLÜL (Mehmet Rauf)

Eylül, Mehmet Rauf’un ilk psikolojik roman olarak yazdığı Türk tarihine geçen romanıdır. Olaylardan çok kahramanların ruh halinden bahseden kitap, 1900 yılında Servet-i

Fünun dergisinde yayımlanmaya başlamış, 1901 yılında ise kitap halinde basılmıştır.Eserde kişisel duyguları ile insanlık düşünceleri arasında çırpınan ve bunun savaşını veren bir

erkek ve bir kadının dramı dile getirilmektedir, eserin kahramanları Suat, Necip ve Suat’ın kocası Süreyya Bey’dir.

Roman kısaca şöyle özetlenebilir: Süreyya ve Suat Hanım birkaç yıldır evlidir. Süreyya Bey memurdur. Fazla zengin olmadıkları için babasının yardımıyla geçinmektedirler. Yazları

genç çift; babasının çiftlik evinde yaşar. Babasından defalarca başka bir ev almalarını, kendilerini yalnız bırakmalarını istese de babası, oğlu Süreyya Bey’in sözlerini dinilemez

ve yeni bir ev satın almaz. Süreyya ve Suat’ın evine, Süreyya’nın akrabası olan ve Süreyya’nın çok sevdiği, güvendiği

Necip gelip gitmektedir. Necip’in eve geliş gidişlerinde yine akrabalarından olan Hacer de eve gelir. Hacer, Necip’le ilgilenir, fakat Necip Hacer’e karşı ilgili değildir. Suat; yaz

aylarında yazlıkta bulunmayı çok ister. Suat, babasından yazlık kiralamak için para ister. Babası parayı gönderir. Necip

ve Suat bir yalı kiralar, eşyalarını oraya taşırlar. Bununla Süreyya’ya sürpriz yaparlar. Yalıda herkes hayatından memnundur. Necip, kış ayını da yalıda geçirmek istese de Süreyya buna izin vermez, konağa inilir. Artık; Suat ve Necip

birbirlerini çok sık görmezler. Hacer ve diğer komşularındedikoduları iyiden iyiye yayılır. Bu konuşma ve dedikodular

Suat ve Necip’in görüşmelerinin azalmasına sebep olur.

Mutsuz günlerin devam ettiği bir gün Necip konağa ziyarete gider. O gün konakta yangın çıkar, herkes dışarı fırlar. Suat, bilerek yangında dışarı çıkmaz. Bunun üzerine Süreyya ve

Necip, Suat’ın odasına dalarlar. Süreyya da tam odaya girmek üzereyken tavan alevlenir, odanın içindeki genç kadın

ve genç erkeğin üstüne tavan çöker. Sonunda olanlar olur ve her ikisi de bu yangında ölür.

HAYAT-I MUHAYYEL (Hüseyin Cahit Yalçın)

Hüseyin Cahit Yalçın’a ait olan Hayat-ı Muhayyel’yi hikayeler oluşturur. İçinde yirmi bir hikâye vardır. Bunlardan Görücü ve Köy Düğünü adlı iki hikâyesinde yerli halk hayatını anlatır.

Kitaptaki dokuz hikâyede seçkin kişileri anlatan yazar on hikâyede ise İstanbul›daki azınlıkları ve tatlı su (renklerini aniatır. Kitaba adını veren hikâyeyi II. Abdulhamit dönemi baskılarından bulanalan Servet-i Fünun sanatçılarının Yeni Zelanda’ya göç etmeyi düşünmeleri, sonra da yol parası bulamadıkları için Hüseyin Kazım›ın Manisa›nın, Sarıçam köyündeki çiftliğine çekilmeye karar vermeleri üzerine

yazmıştır. Ancak bu Hayat-ı Muhayyel (Hayal-deki Hayat) gerçekleşmeden, tatlı bir anı olarak kalır.

MÜREBBİYE (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

Romanın başkişisi Dehri Efendi, yaşlı ve emekli bir memurdur.

Büyük bir konakta kızı, damadı, kardeşi ve oğullarıyla birlikte yaşar. Melahat, Dehri Efendi’nin ilk karısından olan kızıdır ve Sadri Bey’le evlidir. Melahat’ın Semi isminde bir

oğlu vardır. Ayrıca Dehri Efendi’nin Nezahat ve Vahip isminde iki oğlu daha vardır. Bu iki oğul için eve Matmazel Anjel isimli bir mürebbiye tutulur. Matmazel Anjel bir süre yalıda yaşadıktan sonra yalının bütün erkeklerini baştan çıkarır ve onlarla birlikte olmaya başlar. Evdeki erkeklerin hiçbirinin

birbirinden haberi yoktur. Semi, Anjel’in çevirdiği oyunu yalının aşçısı Tosun’dan öğrenir. Durumu öğrenen Semi, saf bir

aşkla bağlı olduğu Anjel’i çok kıskanır. Bir gece yarısı beline bir hançer alıp Anjel’i Sadri’yle birlikteyken yakala mak

için Anjel’in odasına gider. Odada Sadri yerine dedesi Dehri Efendi’yle karşılaşır. Bu durum karşısında ne yapacağını

şaşırır. Önce Anjel’i Öldürür sonra da intihar eder.

ŞIPSEVDİ (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

Romanın başkaişisi Meftun kalabalık bir ailenin oğludur. Meftu Bey annesi, ninesi, kız kardeşi ve erkek kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Parasızlık nedeniyle zengin Kasım Efendi’nin kızı Edibe’yle evlenmek ister. Tek isteği Kasım Efendi’nin servetine konmaktır. Arkadaşı Ferhan’la birlikte çevirdikleri çeşitli entrikalar sonucu Kasım’ın kızı Edibe ile evlenir. Meftun’un kız kardeşi Le-bide ise Kasım’ın oğlu

Mahirle evlenir. Meftun Mahir’i kullanarak Kasım’ın servetini ele geçirmeye uğraşır. Kasım, oğlu Mahir’in yaptıklarını öğrenince onu evlatlıktan reddeder. Meftun suçlanacağını

anlayınca Paris’e kaçar. Edibe ve Lebide kocalarının yaptıklarına dayanamayıp mutluluğu başkalarında aramaya

başlarlar.

ŞEHİR MEKTUPLARI (Ahmet Rasim)

Ahmet Rasim’in bu eserinde İstanbul esas alınmıştır. İstanbul hayatının ilgi çekici olayları konu edilmiş. Ko-naklarıyla, kahvehaneleriyle, mahalle mektepleriyle, mesire yerleriyle bütün kaybolan İstanbul tasvirlerle eserde canlandırılmıştır.

Yazarın gözlem gücü ve zengin İstanbul Türkçesi eserin dikkat çeken hususlarıdır.

BİZE GÖRE (Ahmet Haşim)

Bize Göre, Ahmet Haşim’in gazetelerde çıkan her biri deneme tadmdaki 42 köşe yazısından oluşur. Derli toplu bir konu

etrafında şekillenen yazılarının temel niteliği düşünceyi az sözle anlatması yeni şaşırtıcı ve güzel bir etki uyandırmasıdır. Bize göre güzel betimlemelerle örülü, basmakalıp düşüncelere yer vermeyen önemli eserlerimizdendir.

KİRALIK KONAK (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Kiralık Konak Tanzimat’tan sonra toplumda yaşanan olayların kuşak çatışması altında işlendiği bir romandır. Yakup

Kadri, bu romanında üç kuşak arasındaki görüş, anlayış ve yaşam farkı üzerinde durur. Naim Efendi, II. Abdulhamit döneminin önemli kişilerin-dendir. Naim Efendi, kızı Sakine

Hanım, damadı Servet Bey, torunları Seniha ve Cemil ile aynı konakta yaşarlar. Servet Bey evin idaresini üstlenir ve kısa süre sonra maddi sıkıntı çekmeye başlanır. Seniha para düşkünü Faik ile birlikte olur. Naim Efendi bu duruma

çok üzülür. Seniha’yı karşılıksız seven ve romanın tek olumlu kahramanı Hakkı Celİs’tir. Seniha yanlış batılılaşmayı

simgeler. Seniha hamile kaldığını öğrenince Avrupa’ya gider. Oradan dönünce düşkün bir kadın modeli olmuştur. Servet Bey bir apartman dairesine taşır aileyi. Naim Efendi ise konağında tek basınadır. Seniha’yı seven ve sevgisine

karşılık bulamayan Hakkı Çeliş şehit olur. Romanda karşıtlıklara yer verilir. Sonuç olarak toplum hayatında görülen

çözülmeler ve de-ğerlerin yok olmaya başladığı anlatılır.

SODOM VE GOMORE (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Osmanlı Devletinin son zamanlarında ortaya çıkan batı hayranlığı,

Dünya Savaşı sonunda etkisini iyice artırmaya

başlamıştı.İşgal kuvvetleri komutasında şehre gelen yabancı subayların bunda etkisi fazlaydı. İstanbul’un ileri gelenleri bu subaylarla aralarını iyi tutarak belli çıkarlar elde etmeye çalışmaktaydılar. Leyla’da Captain Jackson ile babasının bu ilişkileri sonucu tanıştı. Captain Jackson, hem kişiliği hem

de tipiyle çevresindeki bayanların kuşatması altındaydı. Fakat buna rağmen o kendine Leyla’yı daha yakın buluyordu.

Çünkü onda İngiliz asaletini ve eğitimini görüyordu. Fakat ailevi özelliklerinden dolayı kendini Leyla’ya ne kadar yakın

hissetse de onunla ilişkisi bir yere kadardı. Ayrıca Leyla dayısının oğlu Necdet ile nişanlıydı. Necdet tam bir İngiliz düşmanıydı.

Çünkü eğitimini Fransa ve Almanya’da yapmıştı.

Necdetin bütün itirazlarına rağmen Leyla, Captain Jackson’la görüşmeye devam etti. Ayrıca dönemin bütün gençleri gibi kendini eğlence hayatına verdi. Her gece başka bir

toplantıya, partiye katıldı.Bu Necdet ile arasının devamlı bozuk

olmasına sebep oluyordu. Yine böyle bir eğlence günüNecdet Leyla’yı Captain Jackson ile bir bahçede yakaladı.

Artık ilişkileri tamamen kopmuştu. Leyla da iyice yoldan çıkmış, arkadaş çevresindeki kaliteyi düşürmesi nedeniyle

İngiliz dostları bile onu aramaz olmuştu. Hiç bir partiye çağrılmaması onun sinirlerini bozuyordu. Bu nedenle çevrede

olup bitenleri öğrenmek için evinde bir parti düzenledi. Fakat düşmanı olan Madam Jimson ona karşı bir parti düzenleyerek onun partisine katılımın az olmasını sağladı. Bu morali

bozuk olan Leyla’nın yataklara düşmesine neden oldu.

İyileşmesi için Avrupa’ya bir seyehate gidip herşey den bir süre uzaklaşması gerektiğine ailesi tarafından karar verildi. Necdet’in de yardımıyla Avrupa’ya giden Leyla bir süre sonra Türkiye’ye geri döndü. Karşısında çok değişmiş bir İstanbul buldu. Ankara Hükümeti düşmanı yurttan çıkarmıştı ve işgal kuvvetleri İstanbulu terk etmişti.

YABAN (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Yaban, Yakup Kadri’ye Cumhuriyet Halk Parti’sinin 1942 yılında açtığı roman yarışmasında İkinciliği getiren ve Türk edebiyatının en önemli romanıdır. Eser Ahmet Celal adlı bir yedek subayın anı türünde yazılan yazılarından oluşur.

Eserde aydın ile köylü tartışması irdelenmiştir. Romanda köylü olumlu yönleriyle anlatılmaz. Ahmet Celal l. Dünya

Savaşı’nda bir kolunu yitirir. İstanbul’u düşman güçleri basınca Emir eri Mehmet’in köyüne gider. Köye geldiğinde hayal kırıklığına uğrar, Çünkü köylü cahil ve devlete karşıdır.

Köye yeni gelen Ahmet Celal’e Yaban adını köylüler verirler. Köy halkı Salih Ağa’ya ve Şeyh Yusuf’a bağlıdır. Ahmet Celal yakında savaş olacağını ve halkı uyanık olmaya çağırır.

Ama bütün çabaları boşa gider ve bunalıma girer. Genç subay, köyün kızı Emine’ye ilgi duyar. Emine bir başkasıyla

evlenir. Köy Yunanlılar tarafından işgal edilir. İnsanlar öldürülür.

Emine ile Ahmet Celal düşman işgalinden kaçarken Ahmet Celal elindeki anı defterini Emine’ye verir ve kayıplara

karışır. Savaş sonrasında defter bulunur. Sonuç olarak yazar aydın ile köylü tartışmasını tüm gerçekliğiyle anlatır.

NUR BABA (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Romanın konusu Bektaşi Şeyh ile müritlerinden olan genç bir kızla arasındaki aşkın hikâyesidir. Yazar bu romanı Euripides’in Bakhalar’ından esinlenerek ve tekkelerdeki

göz-lemlerine dayanarak yazar.

Nur Baba dergâhın şeyhidir. Ziba Hanım İstanbul’un eski ve ünlü ailelerinin kızı ve Nur Baba’nın eski aşkıdır. Nur

Baba’ya şöhretini kazandıran Ziba Hanım’dır. Dergâh ilahili, neyli, sazlı âlemlerine sahne olur. Nur Baba Nigar’ı elde

edebilmek için çeşitli aşk oyunlarına ve hilelere başvurur.

Dinsel toplantılar insanları elde etmede bir araç gibi kullanılır.

Nigar, halası Ziba Hanım’ın etkisiyle Macit’le Bektaşi tarikatına girer, zamanla Nur Baba’yla Nigar aşk yaşamaya

başlar. Nigar Hanım kocasını ve çocuklarını terk ederek Nur Baba’nın yanına gelir. Zamanla Nigar Hanım eski güzelliğini ve sesini kaybeder. Nur Baba’nın Süheyla ile evleneceğini duyunca yıkılır Nigar Hanım. Macit ona eski yaşantısına geri dönmesi için fırsat verse de o kabul etmez.

HÜKÜM GECESİ (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Romanda 2. Meşrutiyet devri parti kavgaları anlatılır. İttihat

ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki mücadeleden bahsedilirken devrin toplumsal yapısı anlatılır.

Ahmet Kerim, Muhalif gazetesinin ve Ahmet Samim’in .yakın arkadaşıdır. Ahmet Samim “Sedâ-yı Millet”, Ah-met Kerim de “Nİda-yı Hakikat” gazetesinin başyazarıdır. Her ikisi

de dönemin kaba kuvvete dayanan yönetimini eleştirir. Ahmet Samim öldürülür ve muhalif gazeteler kapatılır. Ahmet

Kerim politikadan nefret eder ve önünden geçtiği konağın kızı Samiye’nin aşkına yönelir. Ahmet Kerim Samiye’den aldığı

mektupla konağa gider. Samiye’nin ağabeyisi ve iki yeğeni ellerinde silahla Ahmet Kerimin bulunduğu odaya gider.

Samiye araya gi-rerek Ahmet Kerim’i kurtarır. Ahmet Kerim tekrar politikaya döner. Bu olay Ahmet Kerim’i Samiye’den

soğutur. Samiye, Ahmet Kerim’e duygularını anlatan mektuplar yazar. Cevap bulamayan Samiye intihar eder. Romanın sonunda Ahmet Kerim ruhça çökmüştür.

BİR SÜRGÜN (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Kibar ve devlet düşkünü bir ailenin ilgiyle büyütülen oğlu Hikmet, fazla okuduğu ve yabancılarla fazla temasta bulunduğu, esasen ailece Sultan Murat taraftarı olarak bilindikleri

için, genç yaşta İzmir’e sürülür. Orada dura-mayan doktor Hikmet, 1904 temmuzunda Paris’e kaçar. Öğrenimini burada tamamlayacaktır. Paris’te tanıştığı Ragıp Bey, onun

bazı girişimlerine aracılık eder. Fakat yabancı bir çevrede iş aramak, dost edinmek, kısaca yaşamak doktor Hikmet’e

pek zor gelir. Sevdiği Arlette’nin ve ailesinin gösterdikleri yakınlıkta bile bir kazanç amacı vardır. Hikmet giderek paraca

sıkıntıya düşer, hastalanır, dostu Dr. Pienot’un önleyemediği verem altı yedi hafta içinde hızını arttırır. Doktor Hikmet’in günleri artık sayılıdır.

ANKARA (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Üç ayrı bölümden oluşan eserin ilk bölümünde Millî Mücadele yıllarındaki Ankara›yı buluruz. İstanbul›dan gelmiş

Selma Hanım, kocası Nazif Bey›in etkisiyle bir zamanlar yadırgadığı Millî Mücadeleye inanmaya başlar, ancak bu sefer de kocası Sakarya Muharebesi›nden korkarak kaçmanın yollarını aramaktadır. Selma, Binbaşı Hakkı Bey›le mücadeleye devam eder ve yaralılara hemşirelik

yapar. İkinci bölümde, hürriyet yıllarının Ankara›sı anlatılır. Binbaşı Hakkı Bey›le Selma evlenmiştir. Üçüncü bölümde, hürriyet ruhu i!e aydın gençler yetişmiştir. Bunlardan biri de Neşet Sabit›tir. Selma üçüncü evliliği bu gençle yapar ve mutluluğa kavuşur.

MEMLEKET HİKÂYELERİ (Refik Hafit Karay)

Refik Halit Karay, konularını l. Dünya Savaşı yıllarında yakından gördüğü Anadolu halkından ve onların hayatından

alan hikâyelere yer vermiştir. Anadolu’da yaşayan yerli tipleri o zamana kadar görülmemiş bir canlılıkla anlatmıştır. Anadolu, bu eserle ilk defa bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla

okuyucunun karşısına çıkar. Boz Eşek, Şeftali Bahçeleri... gibi hikâyeleri içerir.

GURBET HİKÂYELERİ (Refik Halit Karay)

Memleket Hikâyeleri’nin bir devamı niteliğindedir. Memleket Hikâyeleri’nde memleketteki hayatı işleyen yazar, Gurbet Hikâyeleri’nde memleket hasretini somutlaştırmıştır. Yabancılar arasında yaşarken edinilen yabancılaşma ve yalnızlık

duygusu, ana dili kullanma hasreti bu hikâyelerin temel konusunu oluşturur. Çok sade, rahat yazılmış hissi veren bu

hikâyelerde Maupassant tekniği kullanılır.

SÜRGÜN (Refik Halit Karay)

Siyasi inançları yüzünden değil de, vaktiyle kendisini çekemeyen bir komiserin mevki sahibi olduktan sonra taşıdığı

kin yüzünden, emekliye ayrılıp sürgün edilen, alaydan yetişme yüzbaşı Hilmi Efendi, karısını ve kızı Seher’i öylece

bırakarak, Beyrut’a gelir. Bir süre sıkıntı Çeker, sonra aynı

şehre gelen Osmanlı şehzadelerinden Keramettin Efendi’nin yanında yaşar. Şehzade bir süre sonra Mısır’a gidince

Hilmi Efendi zor durumda kalır, Şam’a gider, orada tanıdığı, gizli teşkilât adamı Gözlüklü İhsan’dan, karısıyla kızının durumunu öğrenmesini rica eder. Öğrendiği bilgilere göre, karısı Kara-hisar’a gitmiş, kızı Seher de gezgin bir tiyatro kumpanyası oyuncusu Kâni’nin metresi olmuştur. Bu haber Hilmi Efendi’yi sarsar. Seher Halep’te bir kahvede şarkı söylemeye başlar. Hilmi Efendi, Seher’in devlet reisi ile olan ilişkisini öğrenince kalp krizi geçirir ve ölür.

SİNEKLİ BAKKAL (Halide Edip Adıvar)

II. Abdülhamit dönemini yansıtan eserin başkahramanları Emine ve Kız Tevfik’tir. Emine, din yönü ağır basan bir karaktere

sahiptir, Kız Tevfik ortaoyununda kadın rolünü canlandırdığı için mahalleli ona kız lâkabını uygun görmüştür.

Kız Tevfik ve Emine itirazlara rağmen evlenir, Emine’nin babası kendisini evlatlıktan reddeder. Emine ile Tevfik hayata bakış açısı yönünden çok farklıdır; ancak Tevfik’in dayısından kalan bakkalı işletmemesi bu durumu açığa vurur

ve boşanırlar. Tevfik, yönetim aleyhtarı yayınlarda aracılık yaptığı gerekçesiyle sürülür. Bu sırada Emine, kızı Rabia’yı baba evinde büyütür ve Sinekli Bakkal’ı Rabia işletmeye başlar. 1908’de Meşrutiyet ilan edilince Kız Tevfik serbest

kalır ve İstanbul’a döner. Mahallede bir kahraman gibi karşılanır

ATEŞTEN GÖMLEK (Halide Edip Adıvar)

Eserin başkahramanları Peyami, Ayşe ve İhsan’dır. Eseri oluşturan olayları, Peyami’nin yazdığı hatıra defterinden

alınanlar oluşturmaktadır. Ayşe, Peyami’nin uzak bir akrabasıdır ve birbirleriyle evlendirilmek istenmektedir. Peyami

kabul etmeyince Ayşe evliliğe küser; ancak Peyami daha sonra Ayşe’ye aşık olur. Peyami, Ayşe ve Ayşe’ye aşık olan İhsan vatan aşığıdır ve bu yüzden Ayşe hemşirelikle, İhsan ordu komutanlığı ve Peyami askerlikle vatan savunmasına yardımcı olur. Birçok cephede savaş verirler, birçok kuvvete karşı mücadele ederler. Ayşe ve İhsan bir cephede şehit düşer. Peyami, Ayşe ve İhsan’ı İzmir’e gömdürür. Ancak

bu olay ve kişilerin gerçek olup olmadığı bilinmemektedir; Çünkü Peyami’nin kafasında bir kurşun vardır ve çoğu olayı hatırlamamaktadır. Bu yüzden bu olaylar ve kişiler bir anı niteliğindedir.

VURUN KAHPEYE (Halide Edip Adıvar)

Kitap, konusunu Kurtuluş Savaşı yıllarında bir Öğretmenin yobaz düşünceler tarafından öldürülmesinden alır. Romanın başkahramanı Aliye, Tahsin Bey ve Hacı Fettah’tır. Aliye,

Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra öğretmenlerinin çoğunluğunu başı örtülü bayanların oluşturduğu bir köy okuluna

öğretmen olur. Köy halkı ve öğretmenler Aliye’ye tepkilidir;

ancak Yunan generalleri ile anlaşan Hacı Fettah daha datepkilidir. Aliye, Tahsin Bey adlı bir subaydan hoşlanır ve

bu kişi savaşta yaralanınca kendisini evinde tedavi etmeye başlar; fakat Aliye’ye düşman olan Hacı Fettah bu durumu

fırsat bilip köylüyü galeyana getirerek Aliye’yi köy meydanında sopalarla döverek hunharca öldürürler.

HANDAN (Halide Edip Adıvar)

Romanın başkahramanları Handan, Neriman, Refik Cemal ve Nazım’dır. Refik Cemal, Neriman’ın eşidir. Handan ve

Neriman kardeş çocuklarıdır. II. Abdülhamit döneminde ihtilalcı gençlerden olan Nazım ile evlen-mek ister. Handan kabul

etmez, Hüsnü Paşa adlı biriyle evlenir. Bu arada Nazım tutuklanmış, Handan’a iki mektup bırakarak intihar etmiştir. Handan kocasıyla Londra’da bulunmaktadır. Bu arada Refik

Cemal kon-soloslukla Londra’ya gider, orada Handan ile tanışır ve ona aşık olur. Handan beyin hummasına tutulur. Refik

Cemal onun başından ayrılmaz, Handan bir çocuk daha dünyaya getirir sonrasında hastalıktan kurtulur. İyi-leşince

Refik Cemal’e sevgisini belli eder; ancak çektiği vicdan azabından ölür.

DAĞA ÇIKAN KURT (Halide Edip Adıvar)

Halide Edip’in Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarından Kurtuluş Savaşı’nın sonlarına kadar yazdığı otuz iki hi-kâyeden

ve gezi notlarından oluşan hikâye kitabıdır. Kitapta, İstanbul’da gazete satarak dört kişilik ailesine bakan dokuz

yaşındaki Rüstem ve Beyrut’ta annesine bakmak zorunda

olan küçük bir Arap kızının konu alın-dığı Tanıdığım Çocuklardan” ve küçük kızını okutabilmek için İstanbul’da onurlu

bir hayat mücadelesi veren “Kabak Çekirdekçi Hikâyeleri” kitabın en etkili, en insancıl bölümleridir.

MOR SALKIMLI EV (Halide Edip Adıvar)

Bu eser Halide Edip’in 36 yaşına kadarki hayatını anlattığı bir anı kitabıdır, Halide Edip 1882’de Mehmet Edip Bey’in

kızı olarak Mor Salkımlı Ev’de dünyaya gelir. Halide’nin annesi Bedrifem Hanım, kendisi küçük yaştayken ölür. Bu

yüzden Halide’nin hayatında Haminne diye hitap ettiği anneannesi Nakiye Hanım’ın yeri büyüktür. Çingene olduğu

söylenen sütninesi Hatice’yle ve annesinin ilk evliliğinden olan kardeşi Mahmure ile iyi geçinmektedir. Halide’nin zihninde

babası Mehmet Edip Bey’in önemi büyüktür; hatta babası görevi gereği sarayda kaldığı gecelerin birinde sinir krizi geçirmiştir. Babası bir başkasıyla evlenip başka bir eve

taşınır; ancak Halide Mor Salkımlı Ev’den vazgeçemez. Babasının kendisini İngiliz çocukları gibi yetiştirme gayreti sebebiyle

içe kapanık bir çocuktur. Kiria Eleni adlı bir Rum’un işlettiği çocuk yuvasına verilir; ancak burada bunalım geçirir ve tekrar evine döner. Saraylı Hanım teyzesinin teşvik ve

tavsiyesiyle okumaya yönelir iç dünyasındaki kapalılığı kitaplarla yener. Nilüfer ve Nigar adlı iki kız kardeşi daha olur.

ÇALIKUŞU (Reşat Nuri Güntekin)

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanı anı türünde ve sade bir dille yazılmıştır. Konusunu Anadolu’da öğretmenlik yapan

Feride adlı bir öğretmenden alır. Feride, hareketli, duygusal, gururlu, cesur bir kızdır. Oldukça iyi bir eğitim almıştır.

Feride küçük yaşta annesini kaybeder. Bu yüzden babası onu teyzesinin yanına bırakır. Tey-zesinin Kâmuran adında bir oğlu vardır. Feride ve Kamu ran birbirlerine aşık olurlar.

Ancak bir süre sonra Feride bir mektup alır. Kâmuran Avrupa’da bir kıza evlenme vaadinde bulunmuştur. Çok gururlu

olan Feride tayinini isteyip bir Anadolu kasabasında öğretmenlik yapmaya başlar. Feride çok güzel olduğu için burada

başına pek çok şey gelir. Bu dedikodulardan korunmak için orada babası gibi sevdiği Hayrullah Bey’le evlenir. Hayrullah Bey Feride’nin günlüğünü bulur ve onun hala Kâmuran’ı

sevdiğini öğrenir. Kâmuran’ı bulur ve onun da karısının öldüğünü, bu yüzden çocuğuyla yaşadığını öğrenir.

Bundan kısa bir süre sonra Hayrullah Bey ölür. Feride’ye

de bir vasiyet bırakır. Buna göre Feride vasiyeti gerçekleştirmek için teyzesinin evine gider. Burada Kâmuran’la karşılaşır,

çok üzüntülüdür. Kâmuran da onu gördüğü zaman bir daha ayrılmamaya karar verir.

YAPRAK DÖKÜMÜ (Reşat Nuri Güntekin)

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanının başkarakteri Ali Rıza Bey adında bir memurdur. Annesi ve kız kardeşini kaybettikten

sonra Suriye’ye gider. Dönüşte Hayriye Hanım’la evlenir ve beş çocuğu olur. Bir şirkette işe başlar ama çeşitli olaylar yüzünden işten ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada oğlu Şevket

bankada iş bulur. Aynı bankada çalışan bir kızla evlenir. Bundan sonra aile içindeki tartışmalar daha da artar, Kızları olan Necla ve Leyla eğlenceye düşkün, gösteriş meraklısı

tipler olduğu için ailenin maddi durumu daha da kötüye gider. En büyük kızı olan Fikret bu durumdan çok rahatsız olur, Kendini kurtarmak için birkaç çocuk sahibi bir adamla evlenip Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri düşer. Bir süre sonra da gelini evi terk eder. Necla ise

zengin diye gidip biriyle evlenir. Ağacın yaprakları birer birer düşer. Leyla’nın da kötü yola düşmesiyle Ali Rıza Bey felç

geçirir. İyileştikten sonra da kızı Leyla ile birlikte mutsuz yaşamını sürdürmeye devam eder.

DUDAKTAN KALBE (Reşat Nuri Güntekin)

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanının konusu ise şöyledir: Kenan mühendistir. Avrupa’da müzik öğrenimi görmüştür.

İyi keman çalmaktadır. Dayısının misafiri olarak İzmir’de bulunduğu sırada Lâmia ile tanışır. Lâmia da annesi ve babası

ölünce amcasının yanına gelmiştir. Kenan İzmir’e ikinci gelişinde Lâmia’ya kendisini amcasından isteyeceğini söyler;

ancak bu sırada bir prensesle evlenmek üzeredir. İstikbâlini mahvettiğini düşünerek bir bunalım geçirir birkaç gün evde

yatar. Bu sırada Lâmia onun mecburi evlenme teklifini reddeder.

Üç aylık hamiie olduğu için intihar etmek ister; ancak kurtarılır ve Kütahya’ya bir akrabasının yanına gönderilir. Kızını orada doğurur ve yaşlı bir binbaşıyla burada evlenir. Kenan da prensesle evlenir. Ancak mutlu ola-mayıp ayrılır. Binbaşı da çıkan dedikodulara dayanamayıp Lâmia’yı boşar.

Lâmia doktor olan Vedat Beyin evlilik teklifini kabul eder evlenirler. Doktor, Kenan Bey’in arkadaşıdır. Evlendiklerini

duyan Kenan İzmir’e gider ve orada dayısının çiftliğinde intihar eder. Roman böylece mutsuz bir sonla biter.

ACIMAK (Reşat Nuri Güntekin)

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanında İlkokul öğretmeni olan Zehra adlı bir kadının yaşadıkları anlatılmakta-dır. Zehra

annesi ve anneannesiyle büyümüştür. Bu yüzden babasına karşı onların yönlendirmesiyle kin duymaktadır. Ona karşı

hiçbir iyi duygusu yoktur. Zehra görevine bağlı; ama duygusuz, katı bir genç kadın olur zamanla. Memur olan babası

Mürşit Efendi’nin çok hasta olduğunu öğrendiğinde bile “Benim babam yok.” diye karşılık vermiştir. Buna rağmen içten içe bir üzüntü duymuştur. İzin alıp İstanbul’a gelmiştir;

ama babası çoktan ölmüştür. Zehra yaşlı adamın bıraktığı anı defterini sabaha kadar okur ve gerçeği anlar. Bu deftere göre asıl hatalı olan babası değil annesidir. Ancak annesi

olanları taraflı olarak Zehra’ya anlatmıştır. Annesinin yaptığı yanlışlar yüzünden babası Zehra’yı öğretmen okuluna vermiştir.

Zehra şimdi onu aniar ve babasının açılarıyla kalan

hayatını sürdürür. Artık bağışlamayı ve acımayı Öğrenmiştir.)

YEŞİL GECE (Reşat Nuri Güntekin)

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanındaki, olaylar Cumhuriyet Döneminde geçmektedir. Şahin, bir köylü çocuğudur. Babası onun dinin ve İslam’ın gereklerine göre yetişmesini istediği için onu medreseye gönderir. Bu medresede dört yıl okur;

ancak bu okuldan inançlarını yitirmiş olarak ayrılır. Daha sonra da bir ilçede öğretmenlik yapmaya başlar. Kasabanın egemen güçleri dar görüşlü insanlar Şahin Efendi’nin yeni bir okul yapma çabasını engellemek isteseler de belediye

mühendisi Necip ona destek olur. O sırada Yunanlılar İzmir’e girer. Milli Mücadele’ye yaptığı katkılar nedeniyle düşman

askerleri tarafından bir adaya sürülür. Cumhuriyet’in ilanından sonra kasabaya geri dönen Şahin, düşmanın işbirlikçisi

ve hatta gerici olmakla suçlanır. Ona saldıran kasaba

eşrafı şimdi sakallarını kesip, şapka giyip, ilerici olmaya niyetlenmişlerdir. Şahin Efendi Cumhuriyet Devrinde derdini

anlatabilmek umuduyla Ankara’ya doğru yola çıkar.

ANADOLU NOTLARI (Reşat Nuri Güntekin)

Reşat Nuri Güntekin’in bu eseri deneme türündedir. Bu türde de oldukça başarılı bir yazardır. Güntekin bu eserinde

denemelerini bir araya getirmiştir. Anadolu Notlarında bir aydının Anadolu gezilerindeki izlenimlerini anlatmıştır. Bu eserdeki şahıslar, yazarın roman kahramanlarını yaşadığı

hadiselerden seçtiğini gösterir. Yalın ve akıcı bir üslup kullanarak yazdığı bu eserinde alaycı bir tavır da dikkati çekmektedir.

SAFAHAT (Mehmet Akif Ersoy)

Mehmet Akif hem şair hem yazar hem de bîr hatip olmasıyla farklılığını ortaya koyan bir sanatçıdır. Manzum hikâyeciliği Fikret’ten sonra en iyi ortaya koyan ikinci sanatçıdır. Safahat böyle bir edebiyat anlayışıyla oluşmuş bir eserdir. Eserde

7 bölüm vardır ve her biri kendi içinde bölümlere ayrılır. Şair eserinde halka seslenmiş ve yalın bir dil kullanmaya gayret etmiştir. Safahat, Süleymaniye Kürsüsü’nde, Hakkın

Sesleri, Fatih Kürsüsü’nde, Hatıralar, Asım, Gölgeler kitabın ana başlıklarıdır.

Safahat’ta toplumun acı çeken çeşitli kesimlerinden, siyasal olaylardan bahsedilir. Süleymaniye Kürsüsü’nde Süleymaniye Camii’ne giden iki kişinin sohbetini içeren diyalog

vardır. Hakkın Sesleri, toplumsal sıkıntılardan kurtulmak için İslami mesajları içerir. Fatih Kürsüsü’nde Fatih yolundaki iki arkadaşın konuşmaları yer alır. Hatıralar, İslamiyet’i gerektiği gibi anlamayanların İslamiyet’e olan zararları anlatılır.

Asım, tek parçadan oluşup, eğitim ve öğretim, gençlik gibi konuların yer aldığı bö-lümdür. Gölgeler’de ise üçü ayet yorumu olarak oluşturulmuş manzum parçalardan oluşur.

ÇAĞLAYANLAR (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

Mehmet Emin’in açtığı Türkçülük yolundan giderek eserde Türk destanlarından faydalanarak hikâyeler anlatan yazar;

Çağlayanlar’da yer alan hikayeleri tamamen vatani ve milli duygularla yazılmıştır. Üzümcü’de Türk insanının mert

ve heybetli yapısı, “Altın Ordu”da ise Türk destanlarındaki kahramanlık öyküleri anlatılır. Eser toplam 18 hikâyeden oluşmuştur. Çağlayanlar halka milli ve vatani şuuru vermek için kaleme alınmıştır. 1922’de yayımlanan Çağlayanlar 18 farklı hikâyeden ibarettir. Bu eser milli edebiyatımız İçinde milliyetçilik duygularıyla çok önemli bir yere sahiptir. Bazı hikâyeler şunlardır: Üzümcü, İnci, Bekir ile Tekir, Alparslan Masalı

AYAŞLl VE KİRACILARI (Memduh Şevket Esendal)

Eserde Türk toplumunda yaşanan değerlerin çöküşü, toplumsal sorunlar anlatılmaktadır. Otobiyografik bir roman

olan Ayaşlı ve Kiracıları; Ayaşlının dokuz odalı dairesindeki hayatı, bu insanların değer yargıları eleştirel bir şekilde verilir. Eserdeki kahramanlardan bazılar: şunlardır: Ayaşlı İbrahim Efendi, Faika, Fuat, Halide... Halide kimsesiz, esmerce,

soluk benizli bir kızdır. Faika 18 yaşında şımarık bir kızdır. Ayaşlı, asıl adı İbrahim olan evin sahibidir ve Faika’ nın üvey babasıdır. Bu kitapta yazarın yaşam öyküsü akıcı bir dille

anlatılmıştır. Türkiye’nin o dönemdeki durumu yansıtılmıştır.

FEHİM BEY VE BİZ (Abdülhak Şinasi Hisar)

Eser, Fehim Bey’in Ölümüyle başlar. Sonrasında yazar maziye dönerek Fehim Bey’in hayat hikayesini anlatır. Fehim

Bey kahramanı yazarın babasının arkadaşıdır. Fehim Bey gençlik yıllarında İstanbul’a, bir devlet işi bulup yeni bir hayat kurmak için gelir. Ama ilk zamanlar bunu gerçekleştiremez.

Yine de babasına verdiği sözün bir kısmını tutabilmek için büyük bir ev kiralar. Bu büyük ve boş evde kemanıyla

vakit geçirir. Bir zaman sonra babasının vefatıyla kalan para, borçlarını ödemeye zor yeter. Yazar romanda Fehim

Bey’in kişilik özellikleri ile birlikte yaşamını da aktarmaktadır.

Fehim Bey tam bir Beyoğlu meraklısı, ağırbaşlı, ciddi,

titiz, son derece dakik bir insandır. Gazete meraklısı ve lüzumsuz ama çok doğru hesap yapabilen biridir. Bu da ona

bir ukalalık vermiştir. Londra’da sefaret katibi olarak görev yapar. Tekrar İstanbul’a döndüğünde Saffet Hanım’la evlenir.

Saffet Hanım; sade, basit ve saf bir ka-dındır. Onunla mutlu bir hayat yaşamaya başlar. Hariciyedeki işinden ayrıldıktan

sonra bir işyeri açar. Orada çok çalışıyormuş gibi görünse de tek başına bütün gün uyur. Bu iş yerinin borcunu

ödeyemez olunca da orayı kapatıp tuttuğu dosyalan evine getirir. Bir akrabası dosyalan kurcalarken tüm yaptıklarının

bir hayali iş olduğunu görür ve Fehim Bey’in aklından zoru olduğunu düşünür. Daha sonraları resmi bir dairede tercümeler yaparak geçinmeye başlayan Fehim Bey, giderek

yainız-laşır ve sağlığı bozulur. İyice yaşlanır. Kendini akıp giden zamana bırakır.

ÇANKAYA (Fallh Rıfkı Atay)

Falih Rıfkı bu eserde Atatürk’ün hayatı ve inkılaplarını anlatmıştır.

Atatürk’ü çok iyi bilen bir yazarın elinden çıkan bu

eser, Atatürk ile ilgili başka yerde bulamayacağımız bilgileri de içermektedir. Falih Rıfkı’nın başlık başlık ayırdığı bu

eserin genel çerçevesi üç bölüme ayrılabilir. Birinci bölüm

çocukluk ve gençlik yılları, ikinci bölüm Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve üçüncü bölüm Atatürk’ün fikirleri ve kişisel

özellikleri ile ilgili yazıları içeren bölümdür.

ZEYTİNDAĞI (Falih Rıfkı Atay)

Zeytindağı, Osmanlının son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve ilk dönemi arasındaki zamanı anlatmaktadır.

Eserin ismi Kudüs yakınlarındaki bir dağın isminden

gelmektedir. Burada Cemal Paşa’nın karargahı bulunmaktadır.

Cemal Paşa, İttihat ve Terakki içerisinde Talat ve Enver Paşa’larla birlikte en önemli isimler arasındadır. Talat

ve Enver Paşaların muhafazakar tutumuna karşılık, Cemal Paşa yenilikçi biridir. Falih Rıfkı, Cemal Paşa’nın yanında

olayları daha iyi görür ve yaşanan devri eserine açık bir şekilde yansıtır.

DİYORLAR Kİ (Ruşen Eşref Ünaydın)

Ruşen Eşrefin 1917-1918 yıllarında edebiyat dünyasındaki Önemli isimlerle yaptığı edebi görüşmeleri içeren eserdir.

Bu görüşmelerin çoğu daha önce çeşitli gazetelerde yayımlanmış yazılardır. Ruşen Eşrefin bu eserinde Nigar Hanım,

Samipaşazade Sezai, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Abdülhak Hamit Tarhan, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin, Halit Ziya UşaklıgiL Mehmet Emin Yurdakul, Refik Halit Karay,

Ahmet Haşim, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Ali Kemal, Fazıl Ahmet ve Hamdullah Hamdi ile yapılan görüşmeler yer almaktadır.

FATİH-HARBİYE (Peyami Safa)

“Hazırlıksız, kulaktan dolma bilgilerle ve başkalarının yönlendirmesiyle ortaya çıkan Batılılaşma arzusunun gerçekleşmesi

mümkün olamaz.” ana fikri üzerine kurulmuş olan Fatih-Harbiye romanında Peyami Safa, “Doğulu muyuz;

yoksa Batılı mı?” çatışmasını, yarattığı “Doğu-Batı Sentezi” yle çözümlemeye çalışır. Safa, romanında kurduğu bu

çatışma ortamını dört kişiden oluşan bir modelle ifade eder: “Seçici durumunda bir kadın (Neriman), onun karşısında Doğu’yu (Şinasi) ve Batı’yı (Macit) temsil eden erkekler ve “bilge kişilik” konumunda olan ve daha çok yazarı temsil eden bir karakter (Faiz Bey). Aşk temasının egemen olduğu bu modelde bireyler arası ikili karşıtlıklarla Doğu-Batı çatışması

tartışmaya açılır ve roman, Doğu’yu temsil eden “Fatih” semti ile Batı uygarlığının göstergesi olan “Harbiye”nin karşılaştırması temelinde gelişir.

Neriman, Doğu’yu simgeleyen Fatih semti ile Batı’yı temsil eden Harbiye arasında gelgitler yaşar. Bu ikilem Neriman’ın bir seçim yapmasını gerektirir. Aşkın, bu karşıtlık içerisinde bağlayıcı bir rolü vardır. Neriman bu iki kutbu temsil eden

erkeklerle birliktelik yaşar ve bu birlikteliklerin sonunda bağlı olduğu Doğu kültürünün nimetlerinin farkına varır. Fatih

semtinde ailesiyle yaşayan ve müzik eğitimi alan bir kızın Harbiye’de bir gence (Macit) âşık olması ile gelişen olaylar,

Fatih’te gerçek aşkı (Şinasi) bulması ve öz değerlerine dönüşü ile son bulur. Neriman’ın seçimini Doğu’dan yana kullanmasıyla yazar, maddeciliğe karşı geleneksel değerlere

bağlılığını ve Doğu felsefesiyle şekillenen yaşam biçiminin haklılığını kanıtlama arzusunu dışa vurur.

MAHŞER (Peyami Safa)

Peyami Safa’nın l. Dünya Savaşı’nın yol açtığı bireysel ve toplumsal bunalımları konu edindiği romanıdır. Savaş yıllarını salon köşelerinde, kadınlı erkekli eğlence gecelerinde

geçiren ve ülke çıkarlarını değil de sadece kendi ç/karlarını düşünen; devleti soymak, savaşları bahane ederek ülke dışından ülkeye kaçak mal sokmak için uğraşan insanlarla üst

düzey ve askeri rütbeli insanlardan oluşan yüksek sınıfın

eleştirildiği roman, Çanakkale’de gazi olup İstanbul’a büyük ümitlerle dönen bir gencin (Nihad) karşılaştığı bu durumun ve yaşadığı olayların etkisiyle hayal kırıklığına uğramasını

anlatır. Romanın akışı içinde Nihad, ihtilalcı bir kimliğe bürünür ve bu uğurda hapse bile düşer. Nihad parasızlık, toplumdaki insanların tutumları ve Muazzez’le yaşadığı aşkın

etkisiyle intihara kalkışır. Ancak o sırada hayata tekrar sarılır.

Nihad, romanın sonunda Muazzez’le barışır, iş bularak para sorununu çözer; ancak ihtilal fikrini beyninden atamamıştır.

Çünkü insanlar, Batı sarhoşluğu içinde kendilerinden geçmiş, geleneksel değerleri; hatta kendileri uğruna savaşan, gazi olan, şehit olan askerleri bile hiçe sayar bir hale

gelmiştir.

MATMAZEL NORALİYA’NIN KOLTUĞU (Peyami Safa)

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda yazar, Ferit adlı inançsız ve maddeci bir gencin, yaşadığı psikolojik olaylar karşısında Tanrı’ya inanmaya başlamasını, yaşadığı kişilik değişimini konu alır. ikinci Dünya Sava-şı sırasındaki olayların anlatıldığı Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nda, zamanın “bilimsel” verileriyle hareket eden, psikolojik problemleri olan, zevk düşkünü ve şüpheci karakter Ferit’in ruhsal arayışları konu

edilir. Ferit’in kendini toplumdan soyutlayarak bir pansiyona çekilmesinin ardından başlayan mistisizme kayış, Matmazel Noraliya’nın konağında son bulur. Gerilimin kararlı bir biçimde yükseltildiği birinci bölümün ardından arayış ve

kendini buluş basamaklarının yer aldığı ikinci ve “mükemmele ulaşma” aşamasının işlendiği üçüncü bölüm ile olaylar mutlu sona bağlanır. Ferit’in yaşadığı çaresizliklerde ona

Peyami Safa’nın kendi düşüncelerini okuyucuya iletmek için yarattığı Yahya Aziz karakteri yardım eder. Dünyayı sadece yaşanan bir yer olarak gören Ferit, çeşitli paranormal ve mistik görüntülere maruz bırakılır. Ferit, akılcılığın tükendiği

noktada devreye giren mistik anlayışın egemen olduğu görüntülere kendini kaptırır. Ferit’te yaratılan ruh-madde çatışması;

paranormal görüntüler, Yahya Aziz’in açıklamaları

ve Matmazel Noraliya’nın anılarını yazdığı defter yardımıyla ruhun galibiyeti ile son bulur.

YALNIZIZ (Peyami Safa)

Toplumsal karakterleri ile biyolojik kişilikleri arasındaki çatışmaların kurbanı olan üç genç kızın (Selmin, Meral, Feriha)

öyküsünün anlatıldığı roman, manevî değerlerin zarar görmesi sonucu bireyin yaşayacağı sıkıntıların maddeci

görüşlerle çözümlenemeyeceği ger-çiğini kabul etmeyenlerin sonunda yalnızlığa düşüp hüsrana uğrayacağı düşüncesi

temelinde kurulmuştur. Roman kahramanlarından Samim’in, gerçek dünyanın değersizliği karşısında, İdeal

dünya olarak hayal ettiği ve “Simeranya” adını verdiği ütopik dünyaya ait tasarısının büyük ölçüde işlendiği Yalnızız,

esas itibariyle düşünsel yanı ağır basan bir romandır. Yazar romanını bir düşünce üzerine kurmuş, figürlerini de o

düşüncenin temsilcileri olarak tanıtmıştır. Bu düşünce, Düalizm (İkilik) düşüncesidir.

BİR TEREDDÜTÜN ROMANI(Peyami Safa)

Mualla hanım kendisine yakın bir dostu tarafından tavsiye edilen kitabı tereddüt içinde okur. Kitapta anlatılanlar Mualla

hanımın ilgisini çok çok çeker. Kitabı elinden bir türlü bırakamaz.

Kitapta zehirlenen, ölüm ile yaşam arasında mekik dokuyan bir adamın hiç geçmeyen zamanı, yanlız bir şekilde

ölüm korkusu anlatılıyor. Mualla hanım kitabın yazarını merak eder ve daha sonra bir aile dostu olan Raif Bey

tarafından yazarla tanıştırılır. Raif Bey Mualla hanımın saf, temiz ve iyi bir aile kızı olduğunu, bekar olan yazarın onunla evlenmesinin uygun olacağını söyler. Kızla tanışan yazar kızı çok beğenir ve evlenme teklif eder, fakat cevabı için

Mualla’ya zaman verir.Yazarın bu trklifini, İtalya’dan kocasından ayrılıp yazar için İstanbul’a gelen, yazarın eserlerini

hayranlıkla okuyan, yazardan tiyatro eserleri için bilgi almaya gelen ve yazara aşık olan Vildan, bir partide duyunca soluğu bir gece yarısı yazarın otelinin önünde alır. Şöför yazarı

otelden alır ve onu bekleyen arabaya getirir. Yazar koltuğa yayılmış, şaşkına dönmüş kadını görünce tanıyamaz. Dikkatli baktıktan sonra hatırlar. Vildan hanım Mualla hanıma

yapılan teklifi kıskanmaktadır. Yazar o gece ona özel olarak hazırladığı odaya götürmek için ısrar eder. Yazarın bütün bu ısrarlarına karşı gitmemek için direnir ve sonunda çok geç olduğunu bahane ederek onu ikna eder. Daha yazara telefon açıp müsait bir zamanda gideceklerdi…Sabah olunca

yazar, oteli çok sevdiği için otelden taşınmaz ancak kapıcıyı kendisini telefonla soranlara otelden taşındığını söylemesi için tembihler. Daha sonra Vildan hanım iş yerine gelerek yazarı bulur. Yazar kimsenin Vildan’ı işyerinde görmemesi

için gideceğine dair söz verir. Bir perşembe günü gidecektir. Vildan hanım her şeyi hazırlayıp heyecan içinde beklerken tereddüt içinde olan yazar kapıdan geri döner. Sonra

gitmediğine pişman olur. Yazar yine tereddüt içindedir ama perşembe günü geleceğini bildirir. Vildan hanım yazarı eşi

gibi karşılar. Tereddüt içindeki yazar biraz rahatlar. Bu rahatlık uzun sürmez. Vildan hanım aldığı fazla alkol ve ilaçların

etkisiyle kendisinden geçip bilinçsizce sayıklar. Gerçek adının Vildan olmadığını, ermeni asıllı olduğunu, anlatılan

her şeyin hikaye olduğunu söyler. Sonra üzerinda İtalyanca “Bu hançer bir kalbe girecek” diye yazılan bir hançer çıkarır.

Vildan hanım çok uzaklara gidip ıssız bir ormanda hançeri kalbine sokmanın planlarını yapmaktadır. Uzun süre sayıklayan bitkin haldeki Vildan derin bir uykuya dalar. Yazar, sabahleyin

kapıyı açtığında kapıcıyı görür Vildan’ı ona teslim

edip uzaklaşır. Aradan bir hafta geçince evine tekrar uğradığında Vildan hanımın adresi bilinmeyen bir yere taşındığını

öğrenir. Yazar için Vildan hanım tarihe karışmıştır.

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU (Peyami Safa)

“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”, hasta bir gencin psikolojisini, kötü bir hastalık karşısında insanın çaresizliğini ve karamsarlığını işleyen “otobiyografik bir romandır. Yazarın,

bu romanı yazmasında gençliğinde geçirdiği rahatsızlıkların payı olduğu düşünülmektedir. Peyami Safa romanda, psikolojik çözümlemelere, ruh tahlillerine ağırlık vermiştir.

Olaydan çok, olayların insanlar üzerindeki etkileri üzerinde durulmuştur. Hasta genç (yazar), annesi İle kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır. Hastalığı

(kemik veremi) nedeniyle ruhsal bunalımlar yaşayan genç, sürekli olarak, hastaneye pansumana gitmek zorundadır.

Genç, annesiyle birlikte eski bir evde oturmaktadır. Pansumandan döndüğü bir gün Erenköy’deki uzaktan akrabalarına gitmeye, orada dinlenmeye karar verir. Erenköy’deki

köşk, çok güzel bir yerdir. Gencin akrabası olan Paşa, gence değer veren eski bir emeklidir. Nüzhet, gencin sevdiği;

ancak hiçbir zaman sevdiğini söyleyemeyeceği şımarık bir Paşa kızıdır. Erenköy’de onunla geçirdiği günler hem çok

güzel hem de üzücüdür. Paşa’nın eşi olan Yenge, Dr. Ragıp’la Nüzhet’in arasında hemen söz kesilmesini istemektedir.

Nüzhet ise bu konuda ne düşündüğünü belli etmemekte, hasta gencin duygularıyla oynamaktadır. Yengesinin

Nüzhet’e mikrop geçebileceği uyarısını duyan hasta genç,

evine dönmeye karar verir. Bir yandan yaralarının ve ağrılarının artması bir yandan manevi üzüntüleri gencin sık sık

doktora gitmesine neden olur. Dr. Mithat bu konuda gencin

en büyük yardımcısıdır. En kötü zamanlarında hep o yanındadır.

Nihayet bir gün korktuğu başına gelir ve ayağının

kesileceğini öğrenir. Çok üzülmüştür. Bu üzüntüyle hastane odasında bayılır. Gencin bayılmasından etkilenen Operatör kasaplardan farklı olmaları gerektiğini söyleyip gence,

üç aylık bir tedaviyle bacağın kurtarılması için hastanede kalması gerektiğini söyler. Genç, bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na yatırılır, Burası ona hapishane gibi gelir ve çok korkutucudur. Zor geçen günlerin

sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor, gence, bacağının kurtulduğunu; ancak yere basamayacağım söyler. Artık o sakat bir insandır.

Bunu düşünmek hayatı daha zor hale getirmektedir. Bu arada Nüzhet’in düğün davetiyesi gelmiştir. Nüzhet, Dr. Ragıp

Bey’le evlenip Berlin’e gidecektir. Gencin de hastaneden taburcu olma günü gelmiştir. Yaşam onu iyice korkutmaktadır.

Ancak kuvvetli olması gerektiğini düşünmektedir. Has-taneden çıkma günü gelir, yanında annesi, Dr. Mithat Bey ve

arkadaşı vardır.

AGANTA BURİNA BURİNATA (Halikarnas Balıkçısı / Cevat Şakir Kabaağaçlı)

Ege ve Akdeniz kıyılarındaki olaylardan esinlenerek deniz hikâyeleri kaleme alan Cevat Şakir’in “Aganta Burina Burinata”

adlı eseri onun eserlerinin genel özel-ilklerini yansıtmaktadır.

Cevat Şakir, bu eserinde deniz sevgisini, denizcilerin yaşadığı zorlukları, güzellikleri dile getirmiştir.

Anı biçiminde oluşturulan eserde, deniz bir kahraman gibi

işlenmiş; bu yüzden yayınlandığı dönemde bir hayli ilgi görmüştür.

HUZUR(Ahmet Hamdi Tanpınar)

Huzur; Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının roman, hikâye, şiir, deneme, makale gibi edebiyatın çeşitli alanlarında

eserler veren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en önemli romanıdır romanıdır.

Eser, olay ve karakter romanı olmaktan çok karışık ruh hallerini betimleyen bir yaşantı romanıdır. Dört bölümden oluşan eserin her bölümü bir roman kahramanının adını taşımaktadır: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. Romanın

başkahraman Mümtaz’dır. Diğer kahramanlar Mümtaz’ın çevresindedirler. Romanın birinci bölümde olaylar bir gün içinde geçer. İkinci ve üçüncü bölümlerde bir geriye dönüşle Mümtaz, Nuran ve Suat ara-sında daha önce geçmiş ve Suat’ın kendini asmasıyla sona eren aşk maceraları anlatılır.

Dördüncü bölümde hastalığı ağırlaşmış ağabeyi İhsan için bir sabah vakti İlaç bulmaya koşan Mümtaz, ölü Suat’ın hayaliyle karşılaşır. Ruhsal bunalım geçiren Mümtaz kötü bir halde eve gelir. Radyo, I Dünya Savaşı’nın başladığı haberini verir. Böylece roman biter.

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Yazar, döneminin analizini çok iyi yaparak bunları eserlerinde bize hissettirmiştir.Ayrıca, Abdülhamit devrinde İstanbul’da

doğan, böylece Tanzimat, Meşrutiyet, savaş yılları ve

Cumhuriyet devrini yaşayan, bütün bu dönemlerin aksayan yönetimini, manasız bürokrasi çarklarını ve ahlâki ilişkilerini kaybetmiş insanlarını bütün çelişkileriyle, fakat saf ve iyi

niyetli bir dille anlatan Hayri irdal’ın diliyle yazılmıştır. Roman Hayri İrdal’a Halit Ayarcı’nın birlikte kurdukları “Saatleri

Ayarlama Enstitüsü” etrafında işlenir. Toplumda hiçbir fonksiyonu olmayan bürokratik kurumların sembolü olan bu enstitü Halit Ayarcı’nın menfaatlerine göre gelişir; büroları, bankaları, dernekleri olan büyük bir bürokratik çark hâlini

alır. Hayri İrdal ise yaptığı işin faydasına ve büyüsüne öylesine kendini kaptırmıştır ki, Halit Ayarcı’nın kendini sürekli

aldattığının farkında bile değildir.

SAHNENİN DIŞINDAKİLER (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Eserlerinin başlıca konuları, İstanbul, zaman fikir, rüya,

Doğu ve Batı medeniyeti olan Ahmet Hamdi Tanpınar; “Sahnenin Dışındakiler” adlı romanında Milli Mücadele Dönemi

İstanbul’unu romanın başkahraman olan Cemal vasıtasıyla anlatmıştır. Bu yapıt siyasi meselelerin fazlaca yer aldığı

bir romandır. Romanda eserin başkahraman Cemal’in gözüyle İstanbul’un işgal yılları anlatılmaktadır. Eserin başlığı,

yani sahnenin dışı İstanbul; sahnenin içi ise Kurtuluş Savaşı’nın cereyan ettiği Anadolu’dur. Yapıtta aşk da ihmal edilmemiştir.

Cemal, eserin diğer önemli kahramanı Sabiha’yı sevmektedir. Sabiha, modernleşmekte olan Türk kadınını

temsil eder. Tiyatroyla ilgilenir, kadın hakları konusunda mücadele verir. İhsan, Süleyman Bey, Nasır Paşa, Kudret Bey,

Muhlis Bey, Muhtar, Tevfik Bey eserin diğer kahramanlarıdır.

ABDULLAH EFENDİ’NİN RÜYALARI (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Beş hikâyeden oluşan yapıt, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1943’te kaleme aldığı hikâye kitabıdır. Yapıtta yer alan beş hikâyede de yazar, değişik kişiler gibi görünerek kendi iç dünyasının kargaşalarını anlatır. Tanpınar, bu beş hikâyesinde bir şair sezgisi ve fikir adamı dikkatiyle hikayeciden

çok özlü bir denemeci olarak karşımıza çıkar.

BEŞ ŞEHİR (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Ahmet Hamdi Tanpınar deneme tarzında kaleme aldığı “Beş Şehir’in konusu için : “Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır.”

der. Türk edebiyatı İçin önemli bir yere sahip olan bu

eserde Tanpınar; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul gibi Türk dünyası için beş önemli şehrin panoramasını çizer.

KAYIP ARANIYOR (Sait Faik Abasıyanık)

Yazarın iki romanından birisidir. 1953 yılında yayımlanan bu romanda, yazarın hikayeci kişiliğinin izleri vardır. Romanın başlıca kahramanları: Nevin, Cemal, Özdemir, Biletçi Çocuk, Konsolos Vildan Bey ve Kamarot İrfan’ d ı r. Cemal,

bir halk çocuğudur. Nevin ise birkaç dil bilen, yurt dışında

eğitim görmüş bir kadındır. Bir vapur yolculuğunda aralarındaki uçurumu dikkate almadan sohbet ederler. Nevinle

Cemal evlenmeyi düşünürler. Fakat ailelerinin buna karşı çıkacağını da bilirler. Konsolos Vildan, Nevin’in babasıdır. Nevin daha önceleri Özdemir Bey’le evlidir. Özdemir, eşini aldattığı için Nevin ondan ayrılır. İstanbul’da tiyatro kurma

girişiminde bulunur ama başarılı olamaz. Cemal ile Nevin bu

arada evlenmeye çalışırlar, ama Nevin’in annesi buna izin vermez. Nevin, Ankara’ya döner, kocasından ayrı-iır. Anadolu’ya giden bir trene biner ve uzaklaşır. Adını değiştirir.

Bunun üzerine babası her gazeteye “Kayıp Aranıyor” ilanı verir, ama kayıptan haber yoktur.

KURTLAR SOFRASI (Atilla İlhan)

Attila İlhan’ın romanıdır. Romanın kahramanı Mahmut Ersoy,

Kurtuluş Savaşı’na katılmış Hüsnü Faik Bey’in çıkardığı “Birlik” gazetesinde yazardır. Atatürk’ün devrim ve ilkelerini

yaşatmaya azimli bir kadronun karşısında çıkarcılar, karaborsacılar vardır. Mahmut, bu çıkarcılar tarafından öldürülür.

Cinayet, Mahmut’un sevdiği Ümit’in yardımı ile çözülür ve roman Mahmut’un şu sözü hatırlatılarak biter: “Memleket

bir kurtlar sofrasına döndü mü isyan haktır.”

TÜTÜN ZAMANI (Necati Cumalı )

Olay, Kavata göçmenlerinden Recep ailesi içinde geçer.

Yazdır ve Urlalılar ilçeden bağlara, tütün tarlalarındaki çardaklara taşınmıştır. Recep Ağa, büyük kızı Zeliha’ yı hemşerisi

ve bağ bahçe sahibi Bekir’le evlendirmek niyetindedir.

Zeliş ise Cemal’İ sevmektedir. Bunu duyan Bekir, Zeliha’yı kaçırmaya karar verir, ama Zeliha Cemal’e kaçar. Recep

Ağa, önce Cemal’den davacı olur. Komşuların araya girmesiyle davadan vazgeçer ve Zeliha ile Cemal evlenip İzmir’e

giderler.

KÜÇÜK AĞA (Tarık Buğra )

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı ordusunun dağılmasıyla devlet işgal altındadır. İstanbul’dan Akşehir’e gönderilen

Mehmet Reşit Efendi, gittiği yerde “İstanbullu Hoca”

adıyla tanınır. Akşehir’de halkın İstanbul’a bağlı kalmasını sağlayan Hoca, hutbelerde Hilâfet’ten ve padişahtan yana

konuşur. Anadolu illeri birer birer Kuvayi Mİlliye’ye katılırken Akşehir bunun dışında kalır. Kuvayi Milliye İstanbullu Hocaiçin Ankara’da vur

emri çıkarınca Hoca, karısını bırakarak

Çakırsaray çetesine katılır. Artık İstanbullu Hoca değil, “Küçük Ağa” olmuştur. Ancak bir süre sonra Kuvayi Milliyeciler

yerini öğrenir ve baskın yaparlar. Ama Küçük Ağa yanına

aldığı bir grup adamıyla kayıplara karışır. Salih savaş sonrasında arkadaşı Niko ile zamanını meyhanede geçirmektedir.

Bir gün bu meyhane de Rumların gizli toplantısına şahit olur ve asıl amaçlarını öğrenir. Akşehir’de Hoca’yt, yani Küçük

Ağa’yı yakalaması için Salih görevlendirilir. Salih uzun arayışlardan sonra Küçük Ağa’yı bulur. Onunla konuşarak Küçük

Ağa’yı Kuvayi Milliye safına çeker. Küçük Ağa Salih’le birlikte Kuvayi Milliye için çarpışmaya başlar. Roman Küçük Ağa’nın bir çarpışma sırasında yaralanmasıyla son bulur.

KÜÇÜK AĞA ANKARA’DA (Tarık Buğra)

Küçük Ağa romanının devamı olan bu eserde; Küçük Ağa,

eşini ve çocuğunu getirmesi için Akşehir’e Salih’i yollar. Salih burada Küçük Ağa’nın eşinin başka biriyle evlendirildiğini öğrenir. Bu nedenle tekrar Küçük Ağa’nın yanına dönmek istemez. Bu sırada Küçük Ağa’nın İstanbullu Hoca olduğunu Akşehirliler Salih’ten öğrenir. Salih Küçük Ağa’nın yanına

dönmez ve kayıplara karışır. Küçük Ağa; İsmet Paşa’nın Batı Cephesi kumandanlığından alınmasını isteyerek bütün

kuvvetleriyle Ankara’ya yürüyen Çerkez Ethem’i engellemek ister. Kuvayi Milliyeyi bilgilendirir. Bu çabaları nedeniyle Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya çağırılır. Fevzi Paşa’nın korumasıyla bir süre sonra Akşehir’e gider. Karısının

başkasıyla evlendiğini, şimdi de ağır hasta olduğunu görür. Karısına kendi hakkında bilgi vermez. Ankara’ya döner.

Doktor Haydar Bey, oğlu Mehmet’i Küçük Ağa’ya getireceğine dair söz verir ve roman biter.

İBİŞ›İN RÜYASI (Tarık Buğra)

Romandaki erkek kahraman Nahit, kantolarıyla ünlenen ve birçok hayranı olan Hatice adlı oyuncuya aşık olur. Ancak evli olduğu için bunu gizler. Öte yandan Nahit’in işsizliğine

acıyıp yanında işe aldığı aktör Sadi, Nahifi kıskanıp Hatice’yi ayartmaya kalkar. Nahit de intikam almak için Sadi çok

sarhoşken, onu seyircilerin karşısına çıkarıp rezil eder. Bu olaylar üzerine Hatice intihar eder ve Nahit yine eski yalnızlığına

döner.

KEŞANLI ALİ DESTANI (Haldun Taner)

Keşanlı Ali, gecekonduları koruyan ve onların çeşitli sorunlarına çözüm arayan bir kabadayıdır. Evlendiği gece ona

düşman olan Manyak Cafer’in gecekonduları yakmaya çalışması nedeniyle namını korumak için Cafer’in karşısına

çıkar. Manyak Cafer, silahla Keşanlı Ali’yi yaralasa da onu engelleyemez. Boğuşma sırasında Cafer vurulur. Ali polisler tarafından tutuklanır. Keşanlı Ali yeni evlendiği yavuklusuna

doyamadan ayrılmak zorunda kalır.

YILANLARIN ÖCÜ (Fakir Baykurt)

Bayram,köyünün doğru sözlü, bileği kuvvetli delikanlısıdır. Yıllarca bu köyde yaşamış,ömrünü bu topraklarda çalışmaya adamıştır. Az miktardaki toprağıyla geçinmeye,ürününün

mahsülünü almak için uğraşır. Fakat birgün gelir köydeki arkadaşlarından birim olan Haceli,Bayram’ın evinin önündekiKöyün muhtarı bu boş arazinin satılmasına menfaati için,-

daha olaylar başlamadan önce karşı çıkmadığından,sürekli Haceli denilen o adama destek çıkmak zorunda kalır. İş öyle bir duruma varır ki muhtar Bayram’ı razı etmek için ayarladığı

birkaç adamla dövdürtmek zorunda kalır. Buna rağmen Bayram hakkını savunur. Ve yanında her zaman ona destek

çıkmış annesini bulur. Bu olaydan bir hafta sonra kaymakamın köye geleceği haberini duyan muhtar onu memnun

etmek için bütün hazırlıkları yapar. Bayram’ın annesi haberi duyunca daha kaymakam gelmeden bir gün önce onun geleceği yolda,dövüldükten sonra sakat kalmış olan oğlunuda

götürerek beklemeye başlar. Ve onu gördüğünde olup biten herşeyi anlatır. Kaymakam köye geldiğinde,köy muhtarı başta olmak üzere herkesi tersler. Bayram’ın evinin önüne

ev yapılmaması için bir belge çıkartarak Bayram’a verir. Fakat, bu olayların şokunu üstümden atlatamayan Bayram’ın

annesi delirir.

ESİR ŞEHRİN İNSANLARI (Kemal Tahir)

1914 Dünya Savaşı karışıklığından iki yıl kadar sonra Kamil

Bey, karısı Mermin ve kızı Ayşe ile birlikte İspanya’dan İstanbul’a döner ve Bağlarbaşı’nda babasından kalma köşkü

onartarak oraya yerleşir. Bu esnada Galatasaray Lisesi’nden arkadaşı Ahmet, Kamil Bey’den kendilerine yardım etmesini ister. Kamil Bey, Nedime Hanım’ın çıkardığı Karadayı

gazetesinde ülkenin sorunlarıyla ilgili yazılar yazmaya başlar.

Düşman güçlerine ait saldırı planını ele geçiren Nedime Hanım ve arkadaşları bunu Anadolu’ya ulaştırmaya çalışır. Bu işi bizzat Kamil Bey üstlenir ve bir süre sonra yakalanır ve tutuklanır. Sorguya çekilir. Nedime Hanım’ın yaptıklarını anlatması istenir. Kamil Bey sorumlu bir aydın olduğundan dolayı İstanbul hükümetinden iş verilmesine rağmen Nedime

Hanım’ı ele verecek hiçbir şey anlatmaz.

YORGUN SAVAŞÇI (Kemal Tahir)

1908 Meşrutiyet ile Mütareke Devri (1918-1922) arasındaki

olaylardan, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları’nın getirdiği rahatsızlıktan dolayı yorgun savaşçılar toparlanıp mücadeleye başlar. İşgal altındaki İstanbul’da Yüzbaşı Cemil’in teyzekızı Neriman’la evlenmesine paralel başlayan olaylardan

kurtulmak isteyen yorgun savaşçıların Anadolu’ya geçmeleriyle gelişir. Böylelikle Mustafa Kemal saflarına katılarak güç

kazanırlar, bilinçli hale gelirler. Kurtuluş Savaşı’nı kesinlikle müjdeleyen milli bir güven ortamı yaratırlar.

DEVLET ANA (Kemal Tahir)

Eser, adını kahramanı Devlet Hatun’dan alır. Dört bölüme ayrılmış olan eserde Osmanoğullarının tarih sahnesine çıkışı,

savaşçı dervişler, hilebaz kişiler anlatılmaktadır. Şeyh Edebalİ ve Yunus Emre gibi tanınmış kişilerle maceranın, aşkın, inancın, tarih ve masal potasında eritilmesiyle oluşan

yazılar eseri oluşturmaktadır.

İNCE MEMED (Yaşar Kemal)

İnce Memed, Yaşar Kemal’in ilk baskısı 1955 yılında yayımlanan romanıdır.İnce Memed, Dikenlidüzü köyünde bir

çocuktur. Abdi Ağa’dan çok

zulüm görür ve köyden kaçar. Dağlara çıkıp eşkıya olur; ama çok iyi bir ruhu vardır. İyinin

yanındadır. Dağlara sevgilisini de çıkarır; ama annesini ve sevgilisini öldürürler. Toroslarda birçok maceraya şahit olur. İnce Memed’i ne jandarmalar ne de askerler yakalayabilirler.

Çok iyi bir nişancı, hızlı ve çeviktir. Köylüye zulmeden ağlara düşmandır ve köylü de onun yanındadır ondan güç

alır. Gün gelir Abdi Ağa’yı öldürür.

YER DEMİR GÖK BAKIR (Yaşar Kemal)

Yazar, Yer Demir Gök Bakır’da sadece köylülerin içinde bulunduğu dönemde yaşadıkları çaresizliği anlat-makla kalmamış, onların bu zorluklar sonucunda bir ermiş yaratıp,

ona sığınmalarının öyküsünü de okuyucuya aktarmaya çalışmıştır.

Yani o, köylünün bulunduğu zor durumu, törelerin onların üzerinde oluşturduğu korku dolu baskıyı köylünün düşleri sayesinde oluşan bir mitos aracılığıyla hafifletmiş.

Böylece o dönemde yaşanılan gerçeklerin keskinliğini hayal gücünün ürünü olan mitoslarla yumuşatmıştır.

EKMEK KAVGASI (Orhan Kemal)

Ekmek Kavgası, Orhan Kemal’in ilk hikâye kitabıdır. 1949

yılında yayımlanmıştır.Adını, Orhan Kemal’in aynı adlı öyküsünden alan Ekmek Kavgası, Türk ve dünya edebiyatından

seçilmiş, konusu emek olan öyküleri kapsıyor, öykülerin sıralanışında belirti bir devamlılık ilkesinin güdüldüğü kitapta,

işçi ve emekçilerin iş sürecindeki sorunlarını, gündelik yaşamdaki sıkıntılarını veya sevinçlerini

emek ve sermaye arasındaki

uzlaşmaz çelişkiden patlayan grev ve direnişleri anlatan Öyküler yer alıyor.

KUYUCAKLI YUSUF (Sabahattin Ali)

Kuyucaklı Yusuf, o zamana kadar öykü yazarı olarak bilinen Sabahattin Ali’nin 1937 yılında yayımlanan ilk romanıdır.

Baş kahramanı olan Yusuf, Türk edebiyatının en romantik karakterlerinden biri olarak kabul edilir.1903 senesi

sonbaharında Aydın’ın Nazilli ilçesi Kuyucak köyünde eşkıyalar bir evi basar ve evdeki kan-kocayı öldürür. Soruşturmaya

gelen kaymakam dokuz yaşındaki Yusuf’u evlat edinir.

Kaymakam, karısı Şahinde’nin yüzünden kendisini içkiye ve kumara vermiştir. Fabrikatör Hilmi Bey’e üç yüz yirmi altın borçlanmıştır. Zamanla Yusuf ve kaymakamın kızı Muazzez büyür. Kasaba kabadayısı Şakir, Muazzez’i rahatsız edince Yusuf tarafından dövülür. Daha sonra kaymakam Yusuf ile Muazzez’i evlendirir. Yusuf’u Edremit’te tahrirat katibi yapar.

Bir süre sonra gelen yeni kaymakam, Şakir’in ve babasının yakın dostudur. İzzet Bey adındaki bu yeni kaymakam Yusuf’u görevden alır ve süvari tahsildarı yapar, artık Yusuf

sürekli dışarıdadır. Bu arada Şahinde Hanım’ın evi kaymakam ve ileri gelenlerin çalgı çengi yeri olmuştur. Muazzez

de iffetini yitirmek üzeredir. Bir akşam Yusuf eve gelir, evdeki herkesi öldürür. Karı-sını gömen Yusuf atına atlar ve

dağlara gider.

BİR BİLİM ADAMININ ROMANI (Oğuz Atay)

Bir Bilim Adamının Romanı, Oğuz Atay’ın İTÜ İnşaat Fakültesi›nden hocası olan Prof. Dr. Mustafa İnan’ın yaşam öyküsünü anlattığı romanıdır.Ülkemizde pek

benimsenmemiş bir dalda yani biyografik roman türünde, Oğuz Atay›ın, kendine özgü üslubu ve kurgusuyla yazdığı bir romandır. Bu romanda Atay kendi hocası da olan Mustafa inan›ı anlatmıştır. Fakir bir halk çocuğunun uluslararası

ün sahibi bilim adamı olma yolundaki zorlu serüvenini sergilenirken toplumsal eleştiri kalıplarını da zorlamıştır.

İnan›ın yaşamından kesitler veren bu romana fotoğraf albümleri de eklenmiştir.

TUTUNAMAYANLAR (Oğuz Atay)

Tutunamayanlar, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Berna Moran, Oğuz Atayın bu ilk romanını “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler.Tutunamayanlar’da iki başkarakter vardır. Selim Işık ve Turgut Özben. Turgut Özben küçük burjuva yaşamının

içine gömülmüş genç bir mühendistir. Arkadaşı Selim Işık’ın intiharını bir gazete haberinden öğrenir ve sarsılır. Turgut, Selim’in intiharının sebebini araştırmaya girişir. Öncelikle Selim’in diğer arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür.

Başlangıçta karanlıkta olan Selim’in karakteri bu görüşmeler sonucunda aydınlanmaya başlamıştır. Metin ve Esat’ın

arkasından Süleyman Kargı’yı bulur. Süleyman, Selim’in yazdığı altı yüz mısralık şiiri Turgut’a verir. Bu şiirden ve

Süleyman Kargı’nın izlenimlerinden Selim’in duygulu, olumsuz, sabırsız ve yaşantısında cansız olduğu anlaşılmaktadır.

Turgut Özben, Selim ile ilişkisi olan Günseli isimli bir

kızla tanışır. Günseli’nin anlattıklarıyla birlikte Selim’in “Tutunamayan İnsan” kimliği aydınlanmaya devam ediyordur.

Derken Selim’in günlüğü ortaya çıkar ve karanlıkta kalmış ufak noktalar, bu günlük ve Selim’in son günlerinde yazdığı

“Türk TutunamayanlarAnsiklopedisinde anlatılan kişiler aracılığıyla sonuca ulaşır. Turgut Özben, Selim’in hayatı üzerine yoğunlaştırdığı düşünceler sonucunda kendi benliğini

tanımaya başlar. O da tutunamayanlardan biridir. Hayatını sıradan alışkanlıkların yönettiğini fark eder. Evinden ayrılır, bir trene biner ve gözden kaybolur.

BU ÜLKE (Cemil Meriç)

Eser, Cemil Meriç’in Doğu-Batı sorunu yanında, sağ-sol kutuplaşmasına ve kalıplaşmasına ilişkin önemli tespit ve

karşı çıkışları da içermektedir. Eserde Cemil Meric’in kullandığı ağır dil göze çarpar. Bu Ülke Meric’in düşüncelerinden,

izlenimlerinden, duygularından oluşan bir eserdir. Meriç, eserinde kendini anlamak ve anlatmak için kaleme aldığı

yayımlanmış ya da yayımlanmamış yazılarını da okuyucusuyla paylaşır. Bu Ülke Meric’in “aynı kaynaktan fışkırdılar”

dediği eserler dizisinin önemli bir halkasıdır. O, Bu Ülke için: “Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim.” der.

SESSİZ EV (Orhan Pamuk)

Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’ndan sonra yayımladığı ikinci romanıdır. Roman, üç kardeşin

babaannelerini ziyaret etmek üzere gittikleri İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasında geçirdikleri bir haftayı

anlatır. Selahattin Bey’in eşi Fatma Hanım İttihat ve Terakki idaresi ile ters düştüğü için İstanbul’dan ayrılmaya karar verir. Gebze’ye giderek Cennethisar’da köhne ve büyük

bir eve taşınır. Fatma Hanım yalnız başına yataktan kalkama- yan ve yürüyemeyen bir kadındır. Bundan dolayı yanına

Cüce Recep lakaplı bir bakıcı alır. Fatma Hanım’ın üç torunu bir haftalığına bu büyük eve gelirler. Torunlarından

Faruk tarihçidir. Nilgün üniversitede Metin ise lisede öğrencidir.

Faruk her sabah Gebze Kaymakamlığına gider orada araştırmalar yaparak vaktini geçirir. Torunlardan Metin

çocukluk arkadaşı Vedat’la birlikte zengin aile çocuklarıyla gezmektedir. Nilgün ise her gün etinde bir kitapla sahile gider. Dönüşte bir Cumhuriyet Gazetesi alır ve eve geçer.

Cüce Recep’in Hasan adında bir yeğeni vardır. Hasan Nilgün’e aşıktır, ama Nilgün’ün solcu olduğunu düşünmektedir.

Bunu kendi arkadaşlarına anlatır. Arkadaşları Nilgün’e ilgi duyduğu için Hasan’a kızarlar. Nilgün’ü cezalandırmak için plan yaparlar. Hasan durumdan Nilgün’ü haberdar etmek ister.

Fakat Nilgün buna inanmaz. Hasan’a “pis faşist” diyerek hakaret eder. Hasan bunun üzerine Nilgün’ü döver. Cüce Recep ile bir eczacı hanım Nilgün’ü eve götürürler. Nilgün

eczacının hastaneye gitme fikrini reddeder. Üç kardeş ertesi gün İstanbul’a dönmeye karar verir. Nilgün o sabah yatağa

uzanır ve bir daha uzandığı yerden kalkamaz. Beyin kanamasından ölür. Fatma Hanım olanlardan habersiz torunlarıyla

vedalaşmak için üst katîa beklemektedir. Hasan ise trene binerek Cennethisar’dan ayrılır.

BEYAZ KALE (Orhan Pamuk )

Eser, 17. yy. Osmanlısında geçen tarihi bir romandır. Bir Venedik gemisinden esir edilen adam, astronomi ve tıptan anladığını söylediği halde köle olarak satılır. Birçok hastayı

iyileştirir ve bundan para da kazanır. Bir gün Paşa onu çağırır,

Hoca dediği biriyle tanıştırır ve beraber çalışmalarını söyler. Aralarında ilginç bir rekabet başlar. Özellikle astronomi

alanında çalışmalar yaparlar. Padişahı bile etkilerler.

Ama daha çok Hoca göz önündedir. Şehirde çıkan vebayı önlemeyi başarırlar. Hoca iyice mevki sahibi olur. Padişah

Hoca’ya müthiş bir silah yapmasını emreder. Hoca büyük bir makine yapar. Sefere zorlukla götürürler. Beyaz Kale’ye

gelirler. Ama silah çamura saplanır ve çalışmaz. Üstelik askerleri ezer. Padişah öfkelenir. Adam, kendisine çok benzeyen

Hoca’nın yerine ölüme gider. Ama kaçmayı başarır ve italya’ya giderek canını kurtarır. Zaten Padişah da tahttan indirilmiştir.

“KAFAMDA BİR TUHAFLIK (Orhan Pamuk)

Orhan Pamuk, eserinin adını seçerken, İngiliz şair W. Wordsworth’a ait olan “Kafamda Bir Tuhaflık vardı, içimde de ne

o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu” dizesinden

esinlenmiştir. Kafamda Bir Tuhaflık, mutluluk ve mutsuzluğun sebeplerini irdelerken aile ve şehir hayatı arasında

bocalayan insanların öfke ve çaresizliklerini ortaya koyuyor.

Orhan Pamuk, Türk insanının, özellikle de İstanbul’da yaşayan

halkın yaşam tarzlarını farklı bir bakış açısıyla bizlere sunuyor. Romanın ana karakteri Mevlüt Karataş, İstanbul’da

çeşitli işlerde çalışarak yaşamını sürdüren sıradan bir insandır. Bir yandan yaşamına devam ederken diğer

yandan çevresinde olup biten değişimlere şahit olur. Mevlüt’ün aynı zamanda yıllardır mektuplaşmayı sürdürdüğü bir

sevgilisi vardır. Onu hiç görmediği halde mektuplar yazarak aşkını canlı tutmayı başarmıştır. En merak ettiği konulardan biri de sevgilisinin gerçekte kim olduğudur. Orhan Pamuk, üzerinde 6 yıl çalıştığı Kafamda Bir Tuhaflık romanında

1969-2012 yılları arasında Türk insanının yaşamlarını okurlarına aktarıyor. Roman, bir yandan aşkın sıcaklığını hissettirirken diğer yandan toplumsal sorunlara değinerek içinizi

burkuyor. Kafamda Bir Tuhaflık kitabı Okuduğum en güzel kitap listesinde yer almaktadır.

SEVDALİNKA (Ayşe Kulin)

Nimeta, bir inşaat mühendisi ile evli ve iki çocuk sahibi bir kadındır. Bosna’da gazetecilik yapmaktadır. Bosna Savaşı’nın öncesinde yaşanan olayları yerinde araştırmaktadır.

Bir gün bir görev sırasında kendisi gibi gazeteci olan Stefan ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Nimeta, ailesi ve büyük aşkı Stefan arasında kalır. Bir yandan Nimeta’nın psikolojik savaşı sürerken bir yandan da ülkedeki mevcut düzen

bozulmaya başlar. Sırbistan, “Büyük Sırbistan” hayali ile federasyonu sonuçlarının çok ağır olacağı bir iç savaşa doğru

sürükler. Bu kanlı iç savaştan en zararlı çıkacak olanlar

ise Boşnaklardır. Savaş, 1992’den 1996’ya kadar sürer. Bu süre içinde hiçbir batı ülkesi bu katliamı durdurmak için bir girişimde bulunmaz. 1.600’ü çocuktan oluşan 10.600 Boşnak hayatını kaybeder.

SERHAT GÜLTEKİN - KADİR GÜMÜŞ

YORUM EKLE