Göktürkçe metinlerdeki anda ne demektir, anda, anda nedir?

Göktürkçe metinlerdeki anda ne demektir, anda, anda nedir?

Göktürkçe metinlerdeki anda ne demektir, anda, anda nedir?

Göktürkçe metinlerdeki anda ne demektir, anda, anda nedir?

Göktürkçe metinlerdeki anda ne demektir, anda, anda nedir?


ANDA: A+n+da

“O” kişi adılı, Eski Türkçede “a” idi.

+n : adıl(zamir) n’sidir. Yardımcı ses veya bağlantı ünsüzü de diyebiliriz. Bu ek bugün de vardır.

+da: bulunma durum ekidir. Hiç değişmeden günümüze gelmiştir.

Anda sözcüğü kullanıldığı yere göre farklı yer tamlayıcısı olabilir.

Sözcüğün yazıtlardaki kullanım anlamı ise "orada" demektir.

 


ANT SÖZCÜĞÜNDEN TÜREYEN ANDA



Türklerde Ant İçmek ve Kan Kardeşliği

İnsanoğlu, var oluşundan bugüne ifade ettiği duygu ve düşüncelerinin inandırıcılığını yüksek tutma isteği duymuştur. Sözlerinin hiçbir kıymeti olmayan insanlar, toplumun sevmediği tiplerdir ve bu kişiler özünde kendileriyle de barışık olmazlar. Bunun için hem kişisel hem de toplumsal bir refleks olarak, insanlar sözlerini büyük güçlerin ve kutlu değerlerin gölgesine sığınarak ifade etme yolunu seçerler. Bu durum, kimsenin yanlış işlere veya yalan sözlere alet edemeyeceğine inanılan değerlere sığınma içgüdüsünden ileri gelmektedir.



Türkler, tarihin en eski dönemlerinden beri belli kutsalları olan bir millettir ve değerleri üzerine kurulmuş bir yaşayış şekline sahip olmuşlardır. Millî ve manevî değerleri yüksek olan toplumların yaşamlarında, hiçbir şekilde üstüne söz söylenmeyecek kutsallar bulunur. Örneğin Türk kağanının sözü üzerinde tartışmak veya onu sorgulamak, Türk töresince pek uygun değildir. Çünkü Türk kağanı Tanrı tarafından “kut” verilmiş kişidir. Dahası Kağan, ilin usu çevik yöneticilerine ve aksakallı bilgelerine danışmadan söz söylemez. Bunun için kağanın sözü buyruktur, tartışılmadan yerine getirilir.

Kağan’ın sözünü bu deñli önemli kılan nedenlerden biri, kuşkusuz onun Tanrı’nın verdiği “kut” ile devleti yönetmesidir. Yani acunu yaratan Gök Tanrı‘nın devlet üzerindeki hâkimiyeti, “kutlu” kağanda vücut bulmaktadır. Buradan da anlaşıldığı üzere, Türkler Tanrı’nın yeryüzündeki hâkimiyetini koşulsuz ve kuşkusuz kabul etmiş, onun varlığına ve birliğine göñülden inanmış kimselerdir. En eskiçağlarda, insanlar ateşlere, kayalara, heykellere veya doğa güçlerine tapıyorlarken; yüzlerce Tanrı’nın var olduğunu düşünen nice ulusların ancak binlerce yıl sonra inanmaya başladığı yüksek bir düşünceyi –yani tek Tanrı inancını– Türkler ta o zamanlardan benimsemiş, yerlerin ve göklerin tek iyesi olan Ülgen‘e tapınmışlardır.





Yazılı tarihimizin başlangıcı kabul edilen Orhun Yazıtları’ndan önce, sözlü edebiyat ürünleri olarak var olduğu bilinen Türk destan ve efsanelerinde Türk budununun yaşamında inançlarının ve değerlerinin ciddi bir yer tuttuğu belirgin şekilde görülmektedir. Yaratılış Destanı‘nda “Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.” şeklinde seslenen Ülgen‘in acunu yaratılışı anlatılmaktadır. Ergenekon Destanı‘nda “Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı‘ya şükrettiler.” şeklinde Türklerin sahip oldukları her şey için Tanrı’ya şükrettikleri ifade edilmektedir. Oğuz Kağan Destanı‘nda “Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrı’ya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi.” şeklinde yalavaç kabul edilen Oğuz Kağan’ın inzivaya çekildiği anlar betimlenmektedir.

Kül Tigin Yazıtı’nda geçen “Tengri yarlıkadukın üçün özüm kutum bar üçün kağan olurtum. Kağan olurup yok çığañy budunug kop kubratdım.” [Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum üçün, kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım.] sözü, acunda var olan her şeyin aslında Tanrı’nın takdiriyle gerçekleştiğine, onun bilgisi dahilinde olmadan bir yaprağın dahi kıpırdamadığı inancına asil milletimizin binlerce yıl öncesinden inandığını göstermektedir. 12. yüzyıla geldiğimizde, Dede Korkut Destanları’nda “Hey Dirse Han, bana gazap etme, incinip acı sözler söyleme. Yerinden kalk, alaca çadırını yer yüzüne diktir, attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kes. İç Oğuz’un Dış Oğuz’un beylerini başına topla, aç görsen doyur, çıplak görsen donat. Borçluyu borcundan kurlar, tepe gibi et yığ, göl gibi kımız sağdır. Büyük ziyafet ver, dilek dile, olur ki bir ağzı dualının hayır duası ile Tanrı bize bir topaç gibi çocuk verir.” şeklinde Türk ulusunun Tanrı için güzel ahlâkla yaşamak gerektiği gerçeğini içselleştirdiğini kanıtlamaktadır.

Tüm bu örnekler, Türklerin tarih boyunca hangi dine mensup olursa olsun inançlı olduğunu ve kutsalları bulunduğunu göstermektedir. İşte bu yüksek ahlâklı, inançlı toplumun “ant içme” (yemin etme) alışkanlığı, en kötü insanların bile gazabından çekinip, ona kulluk etme ateşiyle yandığı ulu Tanrı’yı yalanlara alet edemeyeceği gerçeğinden ve sözlerini karşıdakine inandırıcı kılma ihtiyacından doğmuştur. Üzerinde ant içilen, yemin edilen bir söz veya davranışa Tanrı ve toplumun kutlu sayılan sözlü yasaları olan Türk töresi tanık (şahit) kılınmıştır. Böylece geri dönülmez, vazgeçilmez ve gerçekliği öylece kabul edilen yaşantılar ortaya çıkmıştır. Hele yazının icat edilmediği dönemlerde, yazılı bir metin üzerinde anlaşma yapmak mümkün olmadığı için bir konu üzerinde ileride değişmesi mümkün olmayan fikir birliktelikleri “antlaşma” törenleri ile sağlanmıştır.

Türk gelenek ve töresinde “ant içmek” kavramı çok yaygın bir yaşantıyı ifade etmektedir. Bu kavramın içerisinde geçen “içmek” fiili, gerçekten bir nesneyi içmek, yutmak anlamında kullanılmaktadır. Eski Türk töresinde birden fazla kişinin, bir söz veya davranış üzerinde sözleşip, bunlar üzerinde Tanrı’yı şahit kılarak anlaştıkları “ant içmek” geleneği bulunmaktadır. En az iki Türk, bir şey üzerine söz verecekleri zaman “ant” denilen bir içki kabının içerisine kımız konulur, yemin edecek / söz verecek kişiler kılıçlarını çekerek bileklerini keser ve o kabın içerisindeki kımıza birkaç damla kan damlatırmış. Bu kutlu sözleşmeye dahil olan herkesin kanı kabın içine aktıktan sonra, ant denilen çamçaktan herkes bir yudum içer ve böylece geri dönülmez bir anlaşma üzerine ant içmiş olurlarmış. İşte bu seramonik sözleşmeye, “ant içmek” denirmiş. Ant içen kişiler “anda” olarak adlandırılır ve Türk töresince bu söz üzerinden asla geri dönülmezmiş.

Kan kardeşliği ve ant içme töreni, Heredot’un İskitlerden bahsederken sözleşecekleri zaman bıçakla kendilerini yaralayıp kanlarını şarap kadehine akıttıktan sonra bu kanlı şaraba silahlarını batırdıklarını ve dua edip anlaştıklarını ifade ederken de görülmektedir. Cengiz Han ile Camuka’nın kan kardeşliği ve andalığı konusundaki tarihi gerçek, “Mongol” adlı filmde birkaç yerde betimlenmeye çalışılmıştır. Aşağıdaki videonun 08.35’inci dakikasında Yesügey’in oğlu Cengiz Han’ın Börte adlı kızı evlenmek üzere seçtiği zaman bunun şerefine kadeh kaldırıldığı ve bir nevi ant içildiği görülmektedir. 19.50’de ise Yesügey’in düşman kavimler tarafından zehirlenmesi olayında, “Onlar bizim düşmanımız, ikramı kabul etmeliyim. Ben Kağan Yesügey olarak geleneği bozarsam, düzen bozulur.” şeklinde antlaşma örneği gösterilmektedir:



Türkler arasında and içmenin geçmişini Abdülkadir İnan Hun Türklerine kadar götürürken and içme ritüellerinde yer alan unsurları birkaç başlık altında toplamış bunların arasında kan, silah, hediyeleşme, herhangi bir nesneyi kertme, ayı kafası ve derisi ve tırnak yalamayı saymıştır. Erhan AKTAŞ’ın ifadesiyle “Türk kültür dairesinde bir and şekli olan ve genellikle şahsî münasebetlerin pekişmesi amacıyla yapılan, sembolik ve/veya gerçek şekliyle tarafların kanlarını içme, kanlarını birbirlerine karıştırma şeklinde tezahür eden gelenek Macarlar’da da görülmekte; Macar kültüründe bir hükümdar tayin edildiğinde hükümdara bağlılığı bildirilmenin bir göstergesi olduğu anlaşılmaktadır.” Ayrıca adı bilinmeyen bir Macar kralının seçimi sırasında geçen şu olay, bu geleneğin bir Altay kavmi olan Macarlar’da da görüldüğünü göstermektedir: “Bu yedi öndegelen kimse soyca asil, savaşta yiğit ve sadakatlerinde sıkı idiler. Sonra eşit irade ile Álmos’a dediler: Bugünden itibaren seni han ve hükümdar olarak seçtik ve talih seni nereye götürürse, oraya peşinden geleceğiz. Sonra bu yedi kişi bir kâseye kanlarını akıtarak putperest tarzında Han Álmos’a yemin ettiler. Ve putperest olmalarına rağmen, ölünceye kadar aralarında ettikleri bu yemini tuttular.”

Türkiye Türkçesinde bugün “yemin içmek” şeklinde yanlış bir kullanım görülmektedir. Bu durum “ant içmek” ve “yemin etmek” sözlerinin karışımı şeklinde ortaya çıkmıştır. Söz varlığımızdaki “antlaşma” sözcüğü, kişilerin “ant” içerek sözleşmesi anlamında yaygın biçimde kullanılan bir sözcüktür ve etimolojik köklerinde bu olay yer almaktadır. Ayrıca bugün içki kültüründe kadehi kaldırılırken, herkesin “sağlığınıza, şerefinize” gibi bir söz kullanarak kadehi ağzına götürmesi, bu geleneğin bir izini taşımaktadır. Göktürk alfabesinde “nt” seslerini karşılayan “ ” tamgası, yukarıda anlatılan “ant içme” eylemini tasvir etmektedir. Bir içki kabının –ki buna eski Türkçede tolu veya çamçak denmektedir– içerisine damlamış üç damla kanı gösteren bu görsel, aynı zamanda Göktürk yazısının Türk kültür, gelenek ve töresini ne kadar güzel yansıttığını da göstermektedir.

Eski Türk töresine göre, devletin başına geçen kağan bir “ant töreni” yapar ve tolu kadehini kaldırarak Tanrı’nın huzurunda halkına söz verirdi. İslamiyetten önce çok yaygın olarak sürdürülen bu gelenek, Türklerin müslümanlığı seçmesinden sonra giderek azalmıştır; fakat uzun yıllar bu bir âdet olarak sürdürülmüştür. Ant içerek “anda” olan insanlar, kan kardeşi sayılırlar. Kan kardeşliği, bugün de Türk inanışlarında var olan bir seramonik sözleşmedir. Bileğini veya parmağını, bir damla kan akacak şekilde kesen kişiler kanlarını birbirine değdirmek suretiyle “kanlarının karıştığını” düşünür ve “Bundan sonra kan kardeşiyiz.” ifadesiyle sözleşirler.

Ant içme törenlerinde kullanılan kadeh (tolu) özel olarak yapılırdı. Haluk BERKMEN’in ifadesiyle: “Türk toplumlarının çeşitli kutsal hayvanları bu kadehte şekillenirdi. Türk toplumlarının, günümüzde müzelere konmuş olan, and tolularına baktığımızda, bu kadehlerin boynuz gibi eğri olduklarına dikkatinizi çekerim. Her birinde İslâmiyetten önceki Türk toplumlarında kutsal sayılmış olan geyik, at, vaşak, dağ keçisi ve aslan gibi hayvanlar tolu ile estetik bir şekilde bütünleşmişlerdir. Bu kadehlerin yapımında önceleri içi boş dağ keçisi boynuzu kullanılırken, zamanla altın veya gümüş, bazen de bakır madenleri kullanılmıştır.” Hatta bu kabın çok önemsenerek, Baheaddin ÖGEL‘in “Yüeçi kralının başı altınlatılıp and kadehi yapıldı. Büyük devlet akit ve andları bu kadehle yapıldı. Göktürk devleti kendisini eski Juan-Juan devletinin mirasçısı olarak gördü. M.Ö.43 yılında Hunlar ile Çin elçileri arasında andlaşmalar “and kadehi” ile yapıldı.” sözlerinde anlatıldığı üzere bazen bir düşmanın kafatasından bile yapılabileceğini göstermektedir.

Özetle, ant içmek Türk tarih ve kültürünün çok eski zamanlarından beri, özellikle yazılı antlaşmaların yerini dolduracak nitelikte Türk geleneklerinde gayet önemli bir ritüel olarak var olmuştur. Reşit Galib’in öğrenci andı içinde geçen “Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, durmadan yürüyeceğime ant içerim!” sözünü milyonlarca Türk genci bugün hâlâ haykırıyorsa, bu geleneğin sözlüolarak bile olsa binlerce yıl sonraya aktarılacak kadar güçlü bir seramonik sözleşme olarak ulusumuzun benliğine işlediğini göstermektedir.

Orkun KUTLU
 

YORUM EKLE