Necip Fazıl, Nihal Atsız, Nazım Hikmet-Birbirleri Hakkında Ne Düşünüyorlardı? 1

Necip Fazıl, Nihal Atsız, Nazım Hikmet-Birbirleri Hakkında Ne Düşünüyorlardı? 1

Necip Fazıl, Nihal Atsız, Nazım Hikmet-Birbirleri Hakkında Ne Düşünüyorlardı?


Suat Özer

Yazı: 1

Nihal Atsız-Necip Fâzıl-Nâzım Hikmet, sevin ya da sevmeyin XX. yüzyıl Türkiye’sinin en önemli yazar ve düşünürlerindendir.

Yıllardan beri tartışılan düşünceleri ve kendilerine özgü kişilikleri ortak bir noktada birleşmiş değildir. En ortak yanları belki de "en haklının kendileri olduğu" düşüncesidir.

Nihal Atsız’a kafatasçı, Necip Fâzıl’a ümmetçi, Nâzım Hikmet’e de komünist deyip durduk yıllarca.

Olaylara yansız ve nesnel bakabilen, söyleyene değil düşünceye ve yapıtlara odaklanabilenler için her üçü de büyük ve güçlü düşünce adamı olmuşlardır.

Her insan aynı siyasal görüşe sahip olacak değildir; doğanın yasasına ve insanlığın gelişimine aykırıdır neresinden baksanız...

Önemli olan; bir düşüncenin ya da bir düşünürün topluma, ülkeye ve insanlığa  ne yönde katkı sağladığıdır.

Aşık Veysel'in dediği gibi;

"Koyun kurt ile gezerdi, 

Fikir başka başk'olmasa..."

Saygılarımla.

SUAT ÖZER




 

Bakalım onlar birbirleri hakkında neler söylemişler?

1- Necip Fazıl'ın Gözünden Nihal Atsız




 

Sene 1950

Nihal Atsız, Büyük Doğu idarehanesine gelmiştir.

"O zamana kadar tanıdığım ve yüzyüze geldiğim biri değil. Yalınız koyu ırkçılığı ve Hitlervâri sağ kaşı üzerine uzattığı saçlariyle karikatürleştirdiğini bildiğim, Dr. Rıza Nur yetiştirmesi bir adam…"

Peyami Safa onun için, Nâzım Hikmet’e koyduğu teşhis ile “tam bir ahmak!” derdi:

– Havası, esprisi, mizaç renkleri olmayan biri…

Konuştuk. Büyük Doğu’ya hayranlığını ve hele “îdeolocya Örgüsü”ne diyalektiği bakımından büyük alâka duyduğunu belirtti. Onunla komünizma ve belli başlı bir şahsa düşmanlık mevzuunda birleşiyorduk; fakat bu antitezlere karşılık asıl tez bahsinde apayrıydık.

O, Türkçülük hissinden geliyor, bizse İslâm fikrinden yola çıkıyorduk. O, ideolocyalaştırılması imkânsız bir duygunun adamıydı; bizse her hissi potasında eriten bir düşüncenin bağlısı…

Bir gün onu evime çağırdım.

Tam bir nefs ve dünya muhasebesine girişelim diye… Yanına iki arkadaşını alıp geldi: Fethi Tevetoğlu ve Nurullah Banman…

Sabaha kadar konuştuk. Kafa ve ruh çilesine sahip bir insan olmaktan çok uzak göründü bana… Bir milletin hayrı diye bir dâva olamazdı. Ancak bütün insanlığa dağıtımı kabil, beşeriyet çapında bir dâva…

Ona sordum:

– İslâmiyet hakkında ne düşünüyorsunuz? Hemen cevap verdi:

– Milletimin dinidir; hürmet ederim!

– Ya milletinizin dini Şamanlık olsaydı?..

İslama böyle bir iltifat, onu topyekûn reddetmekten beterdi. Kıymet, millete verilmiş ve İslâm tâbi mevkiine düşürülmüş oluyordu. Halbuki biz, Türk’ü müslüman olduğu için sevecek ve müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışı peşindeydik ve bu anlayışa “Anadoluculuk” ismini veriyorduk.

Bir konferansımızda, 15 yıl sonra söyleyeceğimiz gibi, “Eğer gaye Türklükse mutlaka bilmek lâzımdır ki Türk müslüman olduktan sonra Türk'tür!” tezini güdüyorduk.

Nihâl Atsız’ı budalalığı ve ezberci kültürü içinde son derece sığ bir insan olarak böylece yaftaladıktan sonra, onunla ortak olduğumuz nefret kutupları üzerinde 1950 ve 1958 Büyük Doğu’larında bazı yazılarını da neşrettik. 1958 Büyük Doğularında beni, Adnan Menderes’in sermayelendirdiğini zanneden Nihâl Atsız, isminin imlâsını Etnan Bey diye yazdığı Adnan Menderes’in güya bize yağdırdığı nimetlerden pay istediğini bana mektupla bildirmeye ve yazılarına ödenen paranın azlığından şikâyet etmeye kadar gitmiştir.

Onunla asıl ayrılığımız ve karşılıklı nefrete kadar giden aykırılığımız, ismine ihtilâl dedikleri 1960 gece baskınından sonradır. Hadisenin ikinci günü telefon başındayım ve onunla konuşuyorum:

– Atsız, ne dersin bu hâllere?

– Ne diyeceğim, pekâlâ derim. Seni hâlâ tevkif etmediler mi?

– Niçin tevkif etsinler beni?

– Şeriatçiliğinden ve Etnan Bey’e bağlılığından ötürü…

– Ya seni niçin tevkif etmiyorlar?

– BEN DİNDAR DEĞİLİM Kİ!.. (Dipçe: Nihal Atsız ise bu ifadeyi kullanmadığını, Necip Fazıl'ın yalan söylediğini belirtmiştir daha sonraları.)

Telefonu nefretle yüzüne kapattım ve ölünceye kadar yüzünü bir kere bile görmedim.

İhtilâlden sonraki Büyük Doğu’lar ve bütün Anadolu’yu telgraf hatları gibi ören konferanslarım, onun temsil ettiği, ruhî muhteva dışı posa Türkçülüğünün iflâsını bana gösterdi; ve Nihâl Atsız Bey, “Ötüken” ismiyle çıkardığı dergide Kâinatın Efendisine, hiç bir rezilin kullanamıyacağı sövme kelimeleriyle saldırırken, O’nun ümmetinden en hakîr fert olmanın üstüne şeref tanımayan beni de ihmâl etmedi ve şahsî hayatıma ait türlü iftiralarla lekelemeye davrandı.

Nihayet, davasının, türlü sulandırılma ve diriltilme tecrübelerine rağmen silinen izleriyle beraber hiçbir iz bırakmadan silinip gitti.

Bir gün büyük Doğu neslinin pırıltılı neşterini saplayacağı ümidini muhafaza ettiğimiz “Babıâli” ufunetini göstermek için bu kadar misâl yeter.

Türkiye’nin bir buçuk asırdır beklediği gerçek ruh ve kültür ihtilâli, önce “Bâbıâli”nin millileştirilmesi, ahlâkîleştirilmesi ve temel görüşe oturtulmasiyle başlayacaktır.

(Bâbıâli’den)

* Yazı dizisi sürecektir.

  1. YAZI İÇİN TIKLAYINIZ

  2. YAZI İÇİN TIKLAYINIZ

  3. YAZI İÇİN TIKLAYINIZ

  4. YAZI İÇİN TIKLAYINIZ

  5. YAZI İÇİN TIKLAYINIZ

  6. YAZI İÇİN TIKLAYINIZ


 

Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2018, 08:31
YORUM EKLE