KIZ BABASI

KIZ BABASI

Elif Şafak, ‘Kız Babaları’ başlıklı denemesinde, bazı erkeklerin kız babası olunca birdenbire çarşı pazardaki erkek egemenliğini fark edip rahatsız olmaya başladığını, yıllarca şişirilmiş erkek egosuyla büyütülen bu babaların, kız kardeşlerine ve annelerine gösterdikleri sert tutumlarının kendi kızlarına karşı yumuşadığını hatta eridiği dile getirir. Doğruluk payı yüksek bu tespitleri yaptığında, Elif Şafak anne olmuş muydu acaba?

Açık söylemek gerekirse, ikisi üniversite, biri 5. sınıf öğrencisi üç kız babası olarak, bu konuda benim de söz hakkımın olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız, naz ve isteklerini yaptırma konusunda genlerini kızlarına cömertçe aktaran eşimle birlikte dört kız babası sayılırım. Zaten ‘Kadının yarısı annedir, yarısı çocuk’ demiyor mu Cemal Süreyya?

Kız çocuğu sahibi olmanın, erkeğin psikolojik dünyasını değiştirdiği ve merhamet duygusunu arttırdığı doğrudur. Ancak bu konuda başka doğrular da var. Mesela kız babaları, ilginç biçimde, çoğunluğu kadınlardan oluşan kitlelerin baskısı altındadır sürekli; anneler, kayınvalideler, ablalar, kız kardeşler hatta komşu teyzelerin zaman zaman insanı bunaltan baskıları… Dört çocuğu da erkek olan ablama, kız çocuğu için hiç kimsenin herhangi bir telkin ya da imada bulunduğuna şahit olmadım. Ama ilk kızımı kucağıma alır almaz, daha baba olmanın keyfini doğru dürüst çıkarmadan, neredeyse çevremdeki bütün kadınlar ‘Maşallah, Allah analı babalı büyütsün; inşallah sonraki de erkek olur.’ demiş ve beklentilerini açıkça dile getirmişlerdi. Bu baskının erkeklerden çok kadınlar tarafından oluşturulması size de şaşırtıcı gelmiyor mu?

Hikâye uzun… Ama ‘kıssayı diraz etmek’ meddahlık mesleğine mugayir olduğundan sözü kısa kesmeli. İki kız babasıydım üstelik Şanlıurfa’da çalışıyordum. Üstelik diyorum çünkü içinde bulunduğum durum, Türkiye genelinde zordu ama Şanlıurfa’da daha da zordu. Akşam iş dönüşlerinde, şefkat dolu gözlerle halimi hatırımı soran komşu teyzelerin, olmadığım ortamlarda  ‘kör ocak’ deyip benim için üzüldüklerini duyardım. Erkek çocuğu olmayan ev, acınası bir kör ocak’tı, işte! Hepsi birbirinden güzel ve samimi bu yaşlı teyzeler sorunumuzu(!) çözmek için eşime olmadık nasihatler ediyorlarmış. Bazıları makul ve akla yatkındı… Perşembe günü akşama doğru Eyüp peygamberin makamında -teyzelerin daha doğmadan Eyüp ismini verdikleri erkek çocuk için- dua edip namaz kılmak… Cuma namazından önce Balıklı Göl’e, Hz. İbrahim’in makamına gidip - teyzelerin yine önceden verdiği İbrahim, Halil ya da Halil İbrahim adlarından herhangi birini alacağı kesin olan erkek çocuk için- sadaka vermek… Dua, ibadet, sadaka… İnsanın en makbul hali, her şeyi kendisinden umduğumuz Allah’ın huzurundaki dua ve ibadet hali değil midir? 
Bazıları ise akıllara ziyandı… Eşime dediklerine göre gerçekten erkek çocuk istiyorsak daha çok acı biber yemeliymişiz. Gülmeyin, Şanlıurfa’da kadın argosunun muteber bir sözüymüş: ‘Ye acıyı, doğur hacıyı!’ Kadın da olsa erkek de olsa şartları yerine getiren herkes hacı oluyordu ama nedense ‘Hacı’ erkek adıydı? Belki de erkek olur umuduyla, ilk kızımdan 12 yıl sonra doğan 3. çocuğumun da kız olduğunu öğrenen komşu teyzelerin gözündeki şefkate biraz merhamet karışmış; önceden alttan alta bana umut telkin eden cümleleri, yerini ‘Her şeyin en iyisini Allah bilir, olanda hayır vardır.’ babında cümlelere bırakmıştı. Acı Urfa isodunun, her derde deva mucize bir ilaç olduğunu varsayan bu teyzeleri hayırla yâd ettiğimi belirtmeliyim. 

Kızlar büyüyor, evdeki yaşam alanım gittikçe daralıyordu... Lavabodaki aynanın önünde kala kala bir diş fırçası koyacak kadar yer kalmıştı bana. Ne şikâyeti, ben zaten beş kardeşle birlikte büyüdüm, alışığım… Büyükler ortaokul çağında, tekne kazıntısı 2 yaşında… Eşimin mesaisi benden bir saat önce başlıyor. Yardımcı kadın gelene kadar kızlarımla başbaşayım. Büyüklerin ayna karşısında okula hazırlık telaşına karşılık, benim kahvaltı ısrarlarım… Evden çıkmadan önce bir şeyler yemeleri için büyüklere ettiğim ısrar, bazen tartışmaya dönüşüyor. Biri 13, diğeri 12 yaşında… Bitmeyen estetik kaygıları, açlık duygusunun çok önünde… Zamanla azalır mı bu kaygı? 

Doktora öğrencisiyken şahit olduğum bir olayı anımsayıp kızlarımdaki estetik kaygısının zamanla azalacağına ilişkin beklentimin beyhude olduğuna karar verdim. Türk Dil Kurumunun konferans salonu… Doktorada ilk yılım… Heves taze… Uzun bir zaman önce emekli olan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ı dinliyoruz. Zeynep Hoca, siyah bir tayyör giymiş; yakasında tuğra biçimde gümüş bir broş var, saçlar yapılmış ve bakımlı… İlerlemiş yaşına rağmen çok iyi görünüyor. Hemen önümde isimleri bende mahfuz, Zeynep Hocadan en az 10 yaş büyük iki bayan profesör oturuyor… Bayan hocalardan biri diğerine ‘Baksana, Zeynep ne güzel hazırlanmış! Yarın da benim konuşmam var! Ne giysem acaba? Ben saçımı yaptıramam ama bu kadar!’ dedi. Takdir miydi, kıskanma mıydı; emin değilim ama kaygı mutlaktı. Estetik kaygısı…  Yedisinde neysek yetmişinde de o muyuz gerçekten… Bugün 94 yaşında Zeynep Hoca… Son makalesini geçen ay yayımladı. Bitmez bir azim, tükenmez bir ilim aşkı… Türkçeye adanmış bir ömür… Takdir etmemek elde değil…  Prof. Dr. Leyla Karahan’ın Zeynep Hocayı anlattığı ‘Türkçeyle Yaşamak’ adlı kitabı, raflardaki yerini daha yeni aldı. Okumak lazım…

Büyükler aynanın önünde hazırlanadursun, bizim tekne kazıntısı da uyandı. Biri lavabo, diğeri banyodaki aynanın önünde hazırlanan ablalarının yanına gidip geliyor sürekli. Sonra bana gelip ‘tost, tost’ demeye başladı.  Yeme içme konusunda çok da istekli olmayan çocuğun bu talebine şaşırmıştım. Yardımcı henüz gelmediğine, ablalar da çok meşgul olduğuna göre tost hazırlamak bana düşüyordu. Hazırlığa başlamama rağmen, ufaklığın gözyaşı ve zırıltı eşliğinde bitmeyen ısrarı sinirlerimi bozuyordu. Derdi neydi bunun? Büyük kızımın uyarısıyla anlamıştım işin iç yüzünü. Meğer bizimki, ablasının şekillendirici ile saçlarını tost yaptığını görmüş, aynısının kendi saçlarına da yapılmasını istiyormuş… Saça tost yapıldığını da duydum ya!... Allah sonumuzu hayretsin!

Eğitimli eğitimsiz bütün Arkadaşlarım bazen sırf takılmak bazen de samimi biçimde ‘Oğlum yok diye üzülme, yarın bu kızlar bakar sana.’ diyor sürekli. Bu durumun beni üzmediğini, zaten üzülecek bir şey olmadığını, çevreme bir türlü anlatamıyorum. Mesela, Peygamber’imizin, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen Cahileye dönemi Araplarına hal diliyle itiraz ederek kendi kızını Mekke sokaklarında omuzunda taşıdığını söylüyorum ama olmuyor… Önce ikna olmuş gibi görünseler de iki gün sonra aynı tas, aynı hamam. Ne yaparsam yapayım, aslında içten içe üzüldüğümü ama bunu ifade edemediğimi düşünüyor olacaklar ki hep teselli cümleleri kuruyorlar, benim için… Bunca yıldır söyledim, olmadı; işte şimdi yazılı olarak da deklare ediyorum: Bunda üzülecek bir şey yok!... ‘Bakma’ meselesinde haklılar ama. Hayatı boyunca hep oğullarını desteklemiş, kızlarına çok da yüz vermemiş olan nenem ‘Kız evlat, öz evlat!’ deyip son yıllarını kızlarının yanında geçirmişti. 
Arkadaşlarım ‘Hadi bakalım, belki oradan yırtarsın!’ diye takılsalar da Peygamber’imizin, moda tabirle pozitif ayrımcılık içeren ‘Kim üç kız yetiştirir, terbiyelerini eksik etmez, onlara iyi davranır ve evlendirirse cenneti hak etmiştir.’ biçimindeki hadisine içten içe sevindiğimi hatta zaman zaman buna bel bağladığımı saklayacak değilim. Değil mi ki Müslümanın en makbul hali, havf ve reca (korku ve umut) arasındadır… Bir gözüm kusurlu ibadetlerimin korkusuyla ağlarken diğer gözüm bu hadisteki muştuya tutunup umutla ışıldar. 

‘Üzerimizde kalmış bu yaşamak suçu’ndan’ kurtulmak ve bağışlanmak için neye bel bağlayacaktım ki başka… Cahit Zarifoğlu, tam olarak söylemeye çalıştığım şeyi bu denli içten dile getirmişken: 

‘Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim.’
 
Maalesef, üç kız babası olduktan sonra öğrendim Zeynep isminin anlamını; Arapça zeynü’l-ebi’den kısaltmaymış ve babasının süsü demekmiş. Ne güzel değil mi? Süs ama elmas gibi, pırlanta gibi kıymetli bir süs… Önceden bilseydim kızlarımdan birinin adını mutlaka Zeynep koyardım. Ne diyeyim? Nenemin, kız çocukları için mutlu ve uyumlu bir evlilik dileyen duasıyla bitireyim: Yerlerine yakışsınlar!… 

YORUM EKLE