Su

SU
Tanpınar, Beş Şehir’de İstanbul’u anlattığı bölüme, çocukluğunda Arabistan’da gördüğü yaşlı bir kadınla başlar. Sık sık hastalanan bu hummalı kadın, eski İstanbul’un sularını sayıklayarak kendine gelebilirmiş ancak… Humma tutar tutmaz kadın da ‘Çırçır, Karakulak, Şifa suyu, Hünkâr suyu, Taşdelen, Sırmakeş…’ demeye başlarmış… İnsanoğlu eskiden beri sözün hele de müziğin sağaltıcı etkisinin farkındadır… Kuşkusuz, Eski Türklerdeki şamanların tılsımlı sözcükleri de nenemin her hastalıkta yinelemekten usanmadığı tekerlemeye benzeyen Türkçe duaları da tedaviyi hızlandırmaya yönelikti.
 Bugün insan psikolojisi ile dil arasındaki ilişkiyi inceleyen psikolinguistlerin dediğine göre sözcüklerin çağrışımı anlamlarından daha güçlüymüş… Çocukken boğulma tehlikesi geçirmiş biriyle, sürekli yüzerek ya da balık tutarak keyfini çıkaran biri için farklı şeyleri çağrıştırmış dere, ırmak ya da deniz sözcükleri…


Tanpınar, ‘Bu kadına sonra ne oldu, bilmiyorum. Fakat içimde bir taraf, ölümünden sonra bir pınar perisi olduğuna hâlâ inanıyor.’ cümlesiyle bitirir, bu hummalı kadın faslını. Tanpınar’ın pınar perisi’ne annem su gızı derdi… 5-6 yaşlarındaydım, Çukurova bazen o kadar sıcak olurdu ki benden altı yedi yaş büyük oğlan çocukları kasabanın hemen dışındaki dereye gece de girerlerdi. Her ne kadar, annemin ‘Vallahi su gızı alır götürür, seni!’ uyarısıyla korksam da ergenlerin bu vakitsiz dere eğlencesine izleyici olarak katılmaktan kendimi alamazdım. Annemin uydurduğu su kızı hikâyeleri beni yeterince korkutmamış olacak ki çocuk yaşta sadece izlemekle başladığım eğlence dolu gece hayatına kısa bir süre sonra dereye bizzat girmekle devam ettim.


İlk defa annemden duyduğum su kızı yıllar sonra, evde ve sokakta konuşulan Türkçeyi şiire sokmak iddiasındaki Halis Türkçenin fikir babası Şinasi’de karşıma çıkmıştı:
Gören saçın arasından yüzün parıltısını
Sanır ki kara bulutun içinde gün doğmuş.
Yanında kan ile yaş içre kaldığım görüp el
Demez mi kim birini su kızı suya boğmuş.
Şinasi’nin Halis Türkçe saydığı su kızı, yörüklerin temiz ve engin hafızasında yüzlerce yıldır yüzüp durmaktadır. Piyasadaki en muteber sözlüklerde bile bulamayacağınız bu kelimeyi annemin kullanıyor olması, toplumsal hafızamızın yazı kadar güçlü olduğunu gösterir.
Bursa bölümünde ise Tanpınar, Şeyhülislam Kara Çelebizade Aziz Efendi'nin bütün servetini harcayarak 200 çeşme yaptırdığını okuyunca şaşırdığını hatta güldüğünü söyler. Zira Evliya Çelebi’nin ‘sudan ibaret’ dediği Bursa’da, böyle bir hayrata ihtiyaç yoktur. Ancak Bursa’ya gidip bu çeşmelerden akan suların sesindeki büyüyü fark edince Şeyhülislam’ın çabasını anladığı belirtir.
Atalarımız, çil çil serpilmiş kubbeler kadar sokak sokak inşa edilmiş çeşmeler de bırakmıştır, arkalarında. Bu konuda sayısal bir veri var mıdır, bilmiyorum ama çeşme bakımından şehirlerimizin hiçbiri diğerinden geri kalmaz… Bu çeşmeler Türk mimarisinin tarihsel seyri hakkında da bilgiler verir bize. Orta Anadolu’da, mesela Konya’da, yaygın Selçuklu çeşmelerinde hissedilen tevazu ve heybet, Osmanlı çeşmelerinde yerini gösteriş ve zarafete bırakır. Selçuklunun hayır ve ibadete vakfedilmiş yüzlerce yapıyla imana getirdiği taş, Osmanlının elinde ince ince işlenerek estetik kazanmıştır. Bizans’ın İstanbul’da, devasa karanlık sarnıçlarda sakladığı suyu Osmanlı bu zarif çeşmeler yoluyla gün yüzüne çıkarır.


İnce bir mimariyle suyu bükerek şehirlere taşıyan atalarımı hayırla yad edip dururken yakın zamanda tespit edilen Karız kanalları sayesinde ata dedelerimin haleflerinden daha büyük olduklarına hükmettim. Arkeolojik kazılar, yer altında inşa ettikleri kanallarla suyu insanlığın ayağına getiren ilk milletin Türkler olduğunu ortaya koymuştur. İnşası yaklaşık 2500 yıl önce başlayan Karız kanalları, yüz yıllar içinde 1800 farklı hatta, toplam 5100 kilometreye ulaşmış. Uygur Türklerinin Turfan bölgesinde inşa ettiği bu kanallar, Tanrı Dağlarında biriken kar sularını yer altından geniş düzlüklere ulaştırmakta; hatta bir kısmı halen aktif olan kanallar bölgenin temel su ihtiyacını karşılamaktaymış. Bu yeni keşif, ‘Yer üstünde 6000 kilometre uzunluğundaki Çin Seddi mi yoksa yer altında 5100 kilometre uzunluğundaki Karız kanalları mı?’ sorusuyla yüz yüze bırakmıştır tarihçileri. Karız kanalları yanında, 
Edremit Van’a bakar,
İçinden Şamran akar.
Öyle bir yar sevdim ki
Her gören ona bakar. 
diye adına türküler yakılan, Urartulardan kalma Şamran kanalının lafı bile olmaz…
Göçebe Köktürkler, bizim yörükler gibi, otlak ve sulak yerlerin peşinde geziyordu. Hatta, yerleşik hayata geçmenin, sayıca çok üstün olan Çinlilere yenilip esir düşme tehlikesi taşıdığını fark eden ferasetli vezir Tonyukuk, Bilge Kağan’nın Çinliler gibi surlarla çevrili şehirler kurup Budist ve Taoist tapınaklar inşa ettirme talebine şiddetle karşı çıkar. Bilge Kağan’nın vezirine kabul ettiremediği hayatı Uygurlar kurar. Karız kanalları, Uygurlardaki yerleşik hayatın sağlam delilleri arasındadır.
Su, Toroslardaki göçebe yörüklerin de hayatını şekillendiren ana unsurlardan biridir. Yörük, Toroslarda sadece hayvanları için taze ot peşinde koşan adam değil; o aynı zamanda kendisine uygun en iyi ‘Suyu Arayan Adam’dır. Nenemin hikâyesini anlattığı Deli Fakı yüzünden, Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam adlı kitabını ilk duyduğumda yörüklerden bahsedeceğini ummuş; işin aslını ancak kitaba başlayınca fark etmiştim. 
Kimdi Deli Fakı? Yörükler fıkıh ilmiyle uğraşanlara Arapça fakih sözcüğünden bozma fakı der… Anadolu’da bu sözcüğü içeren onlarca köy adı vardır: Karafakılar, Sarıfakılar, Ali Fakı, Dursun Fakı, Murat Fakı, Hüseyin Fakı… 
Vaktiyle bizim yörükler Toroslarda obanın nereye kurulacağına karar vermek için toplanmışlar. Sonuçta, içlerinde en çok mürekkep yalamış, fıkıh ilmiyle uğraşan birine vermişler görevi. Herkesin Fakı dediği bu adam, obadan önce Torosları bucak bucak gezip hayvan için bol ve taze otla insan için temiz ve sağlıklı suyun bir arada olduğu yerleri aramaya başlamış… Otu bulmak kolay… Bizimki daha sağlıklısını tespit edebilmek için suyu tartmaya karar vermiş… Bir tas su nerede daha hafifse obanın orada kurulması gerektiğini söylemiş… Oba bu eğitimli adamın dediğine tabi olmuş ama suyu tarttığı için tahtasından birinin eksik olduğuna hükmedip Deli Fakı demekten de geri kalmamış… Şevket Süreyya’yı okumadan önce ‘Suyu Arayan Adam’ benim için Deli Fakı’ydı.
Padişah fermanıyla sürüyü dağıtıp Çukurova’da çifte çubuğa mecbur kalan yörükler, eskiden beri Torosların bereketli göğüslerinden içmeye alıştığı soğuk suya da hasret kalmış… Bu hasretle yüreği kavrulan nenem, suya her gönderdiğinde aynı şekilde ikaz ederdi beni: ‘Tulumbanın ağzındaki suyu alıp gelme; eyice çek, soğuk su çıksın! Bu sıcakta kan gibi suyu kim içer?’  Koluna bastıkça tulumbadan çıkan su soğur, nenemin istediği kıvama gelirdi. 
Berdan Irmağının hemen kenarında kurulmuş olmasına rağmen köyde su sorunu yaşanıyordu… Şebeke suyu yoktu; köylünün tamamı, hali vakti yerinde üç beş ailenin bahçesindeki kuyuya muhtaçtı… Akşama kadar, nenemin bahçesindeki tulumbanın başından insan eksik olmazdı. 
Haftada bir sıtma hapı dağıtmak için köye gelen sıhhiyenin dediğine göre kuyu suyu sağlık açısından tehlikeli olabilirmiş. Bu yüzden kaynatarak ya da en azından toprak bir kapta biraz beklettikten sonra içmeliymişiz. Toroslarda sivrisinek derdinden azade yaşayan yörüklere devletin Çukurova’da sunduğu tek sağlık hizmeti, yaz aylarında haftada bir dağıtılan sıtma haplarıydı. Köylünün yatarken sığındığı cibinliği saymazsak, sivrisinek belasından korunmanın tek yolu, bu haplardı. Sağlık memuru köyde herkesi tanıdığından kime kaç tane hap bırakacağını çok iyi bilir; kişi sayısına göre bir kâğıt parçasına önceden sardığı hapları ev ev dolaşarak dağıtırdı. Yazın neneme yardım etmek üzere sadece bir iki aylığına köyde bulunduğumdan her seferinde benim için fazladan bir hap bırakır ve kuyu suyuyla ilgili uyarılarını usanmadan tatlı bir dille tekrarlardı. Söylenenlerin doğru olduğunu başıyla onaylayan nenemin aslında adama hiç de kulak asmadığını bilirdim. Çünkü her seferinde, sağlık memuru daha bahçeden çıkmadan ‘Suyu tartandan kurtulduk derken bir de kaynatan çıktı başımıza; bu, bizim Deli Fakı’dan beter. Bu sıcakta kim içer kaynar suyu?’ derdi. Nenemin sağlıklı su adına yaptığı tek şey, suyu ilginç biçimde süzmesiydi. İki avcuma sığmayan koca bir bakır tasta getirdiğim suyun içinde gözle görülür kum vs. varsa yağlık dediği yazmasının bir ucunu tasın kenarına gerer ve süzerek içerdi suyu. Hepsi bu…

YORUM EKLE