Bulgaristan'da Seçimler:Türklerin Tavrı Ne Olmalı?

Bulgaristan'da Seçimler:Türklerin Tavrı Ne Olmalı?

Bulgaristan'da Seçimler:Türklerin Tavrı Ne Olmalı?

Bulgaristan'da Seçimler:Türklerin Tavrı Ne Olmalı?

Yazan: Rafet ULUTÜRK

Konu: Bir hedefe ulaşabilmek için kaç yolu birden yürümemek gerekir? Bulgarlar üçe bölünmüşler; Hun-Bulgarlar – İslav-Bulgarlar – Trak-Bulgarlar

Bulgaristan bu seçime giderken tarih ve günümüz sorunlara boğuluyor. Gerilme öyle bir yön aldı ki, Başbakan Boyko Borisov bile son konuşmasında “Sofya-Varna ‘Hemus’ otoyolunu tamamlayıp hizmete açınca, istifa edeceğim, sıkıldım!” dedi.

Aslında bunalım çok derin. Borisov hükümetinin özellikle 2018’in ilk yarısında Avrupa Birliği düzeyinde güncelleştirebildiği Batı Balkanlar siyaset çizgisi şu an iflas etti. Almanya ve Fransa,  Arnavutluk ve Kuzey Makedonya Cumhuriyetini bu ayın 15’inde Avrupa Birliği aday üyeliğine davet ettiler. Bulgaristan’ın en büyük Balkan ülkesi olma hayali kırıldı. Kırılmakla da kalmadı, Bulgar aşırı milliyetçilerine, Makedonlara “sız Bulgarsınız, sizin tarihiniz yok, tarih, kimlik, dil hırsızları falan filan” diyenler ciddi bir Makedon tokadı yediler.

Üsküp basınında çıkan yazılarda “ bize kör cahil, aydınlanmaları yarım kalmış zavallı insanlar” olarak gören Bulgarların “bizimle şansı yok” cevabını verdi.

Ortak tarih ile Bulgaristan milli bayram günlerini ve yıldönümlerini birlikte kutlama önerilerine ise Makedon sosyal medyası “3 Mart 1878’in bizimle ilgisi yok” dedi.

Bulgar aşırı milliyetçilerinden İç Makedon Devrim Örgütü (VMRO) Başkanı Krasimir Karakaçanov ile Başkan Yardımcısı, Avrupa Parlamentosu milletvekili ve Sofya Büyük Şehir Belediye Başkan adayı Angel Cambazki yeni gelişmeler gölgesinde apışıp kaldılar. “Avrupa Birliği üyeliliklerine engel olalım!” feryadı da halkta destek bulmadı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşında Bulgar Çar Ordularının Makedon topraklarında, özellikle Ege Denizi, Vardar Irmağı kıyı kent ve köylerinde, Üsküp’te işledikleri zulüm, soykırımla paralel bir uygulama olan Yahudi ve Romenleri (Çingene Millet mensuplarını) bir daha hayat hakkı tanımama niyetiyle Nazilerin “insan yakma kamplarına göndermesi” sık sık anımsatılmaya başlandı. İşgal edip yönettikleri topraklarda yaşayan etnik azınlıklara yeniden ürüyerek yaşamlarına devam etme hakkı tanımama uygu-Laması okullarda ders kitaplarına işlenmiştir ki, Bulgar makamlardan gelen “değiştirilsin” istekleri olumsuz yankılanıyor. Bu kızışmanın iç politika yankılarından birinde “Makedon Kimliğini tanımayız” dayatması kabul edilmezse ya Kuzey Makedonya Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği yolunu keseriz, ya “ben istifa ederim” gibi siyasi çığlıklar Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanının ağzından çıktı. Bu gelişmeler kamuoyunda kafa karıştırdığı gibi, seçmende ciddi tereddüt uyandırdı.

Son yıllarda 126 bin Makedon ve Arnavut’a Bulgar kimliği ve pasaportu satan şimdiki dolandırıcı Bulgar makamlarına, bu insanların Bulgaristan’da yaşamadığı, Bulgar soy kökü olmadığı, satın aldıkları evraklarla Batı Avrupa ülkelerine işe gittikleri ve geri dönmedikleri hatırlatıldı.

Toplumu geren ikinci konuda Bulgar topraklarının yabancı soy, boy ve milletlerden temizleme konusu işleniyor. Anlaşılan bu konu son aylarda Çorlu ve İzmit’te düzenlenen 1989’da Türklerin Bulgaristan’dan zorla kovulması konusuna adanan bilim insanları ve dernek ve federasyon uluslararası sempozyumları ile ilgilidir. TV ve sosyal medya tarihte ve özellikle Osmanlı döneminde Bulgar Hıristiyan nüfusun Rusya imparatorluğundaki Çerkez, Kazak ve Nogay nüfusla zaman zaman değiş tokuş edildiği konusuna ilişkindir.

1829 Osmanlı imparatorluğu Rusya İmparatorluğu Edirne Antlaşması gereği Bulgaristan’a getirilen 39 bin Çerkez’in Kafkaslardan olup öncelikle Şumen ve Orta Balkan köylerine yerleştirildi, daha sonraki dönemde onların arasından Osmanlının İç Güvenlik Askerleri oluşturulduğuna yer veriliyor.

Bu yazılarda Çerkezlerin Rusya’da çok baskı gördüğü, anadillerini unutacak kadar ezildikleri anlatılıyor. Bulgarlar ise genelde toplu halde bugünkü Moldova ve Besarabya topraklarına sürüp yerleştirmiştir. Bu zorunlu göçlerin XIX. Yüzyılda yoğunlaşmasıyla Georgi Sava Rakovski gibi Bulgar halk aydınları Rusya’ya sürgünü kınamış, bunun bir esaret olduğunu kanıtlayan yazılarında göçün durdurulmasına çağırmıştır. Bulgaristan’da Rusofob hareketi onun ve Hristo Botev’in 1875’te yazdığı yazılardan sonra belirginleşmiştir.

1832 yılında Bulgar Papaz Paskal’ın Besarabya’ya götürülen Bulgar ailelerin bir kısmını geri çevirerek Dobruca köy ve kasabalarına yerleştirdiğini hatırlatılıyor. Bu, tarihe geçmiş bir olaydır. 1854 yılından sonra Kırım’dan gelen Tatarların ise Pleven, Tatar Pazarcık ve Filibe, Dobruca yörelerine ikamet ettirildiğine işaret ediliyor.

Bu gelişmeleri (18. Ve 19. Yüzyıllarda Bulgarların bugünkü Moldova ve Ukrayna topraklarına göç ederek yerleşmesini hatırlatmakta. 1878’den beri vatan topraklarından sökülüp kovulan bir milyondan fazla Müslüman’a uygulanan zülüm politikası, işgal bölgelerindeki Yahudilerin ve Çingene Milletin Nazi ölüm kamplarına gönderilmesi, Büyük Savaştan sonra 50 bin Yahudi’yi İsrail’e gönderme, 600 bin Türkün 40 yılda Anadolu’ya göçe zorlanması, isim değiştirme, okul kapatma, din yasaklama, gelenek ve göreneklerle yaşamalarına olanak ve hak tanımama siyasetleri asla adil gösteremez.) Çarpıtılan geçmişi canlı bir siyaset gibi hayata çağırmak bugüne etkide bulunamaz. XVIII. Ve XX. asrın ikinci yarısında meydana gelen farklı karakterli (birinciler Rusya ve Osmanlı devletleri arasında nüfus değişimi, ikincisi ise Bulgaristan Türklerinin silah gücüyle göçe zorlanmasıdır) “Biz de geçmişte göç gördük, az mı çektik!” gibi hatırlatmalarla 1989 Bulgaristan Türkleri göçü suçluları, 1958’den sonra uygulanan devlet terörü suçlularının muhtar ve belediye başkanı adaylıkları kabul edilemez. Halkı aldatma oyunu bitmiştir.

Nihayet Bulgar halkının Kimliği üzerinde kesin bir tanıma varmak zamanı gelmiştir.
1- Kimileri – eski Demokratik Güçler Birliği (CDC) yığını “biz Hun-Bulgarlar” kökünden geldik derken,
2- bugünkü Sosyalistler ve onlara sempati besleyen “ABV” ve “21. Yüzyıl” gibi partiler ve Rusofil sivil toplum örgütleri, “Biz İslav-Bulgarız”,
3- “biz Gotuz”, “Biz Trak-Bulgarlarız” gibi iddialar, oy yöneliminde ifade buluyor.

Bu gelişmelerin tümü tarih bilincinde durulmaya gidilmesini zorunlu kılıyor. Bu konularda susan GERB partisi ise, almış eline yarım ekmek, köfte kızartma ızgarasının üstünde buhardan koku kapmaya ve et kokulu ekmek yemekle geçiniyor. Tarih derslerini kaçıran HÖH-DPS ileri gelenleri “başa gelen çekilir” Türküsünü duadan çıkardı neredeyse, Bulgaristan Türklerinin milli marşı yaptı.

Aktüel gelişmelerin yeni vurgularında şu olayların seçimi etkilediği ortadadır.

Şehir merkezlerine her gün büyük gösterilere toplanan hemşire ve ebeler maaşlarının 2 asgari maaş toplamı bazından hesaplanmasında direniyor. Hafta boyu sürecek genel greve hazırlanıyorlar. Bu meslek tabakası kendilerini aldatılmış hissediyor. İşler yıllardır bir türlü durulmuyor.5 400 doktor ülkeyi terk etti ama değişen bir şey olmadı. Giderlerin yerini yeniler gelmedi.

Gazeteler sistemin içinden “rüşvet ve dolandırıcıkurtları” cımbızla tutup halka gösterseler de, kimsenin kılı kıpırdamıyor, işler yoluna girmiyor. Örneğin geçen hafta Pazarcık (Tatar Pazarcık) il devlet hastanesinde kalp hastalıkları uzmanı Dr. Mitef’in maaş fişini manşet yapıldı. 54 000 leva (22 bin Avro) ama yanında çalışan hemşire 320 Avro ile eve gidip bohçanın iki ucunu bağlayamıyor.

Gündemi belirleyen yıllar önce çözüme mayalanmış artık mutlaka çözülme gün ve satı gelmiş fakat çözülmeyen problemler sıkıntı yaşatıyor.

Demek istediğim gündem belirleyen sanki reform istekleri ve ekonomik sorunlar, geçim sıkıntısı demek istesem de, her hafta sonu Sofya’da Adalet Sarayı önünde düzenlenen mitingde “Baş Savcı seçimi için halk oylaması yapılması istendiğine” tanık oluyoruz. Bulgaristan’da Baş Savcı 7 yıl için seçiliyor. Adalet uygulanmasında Başsavcının rolü büyük ve son söz onundur.

Yılbaşından beri “Afrika vebası” gerekçesiyle çiftliklerde imha edilen 200 binden fazla domuzun sahipleri seçim eylemlerine aktif katılıyor. Onlar ödenen tazminatların yetersiz olduğunu iddia ederek, ek ödenme isterken, Cumartesi gün Bulgaristan’da Yaban Domuzu avcılığı açıldı. Bulaşıcı hastalığın taşıyıcılarından olan anaç yaban domuz öldüren avcıya 150 leva (75 Avro), erkek ya da yavru yaban domuz vuranlara 100 leva ödül ilan edildi. Sayıları çok artan yaban domuz sürüleri köyleri basıp avlulara ve evlere giriyorlar.

Bu seçimde günün politik sorularını sahneye taşıyamayan Hak ve Özgürlükler Partisi (HÖH-DPS) politik duyarlılığını tamamen yitirmiş, vurdumduymaz ve şuur yitirmiş bir aktiflik içindedir.

Son 30 yılın yorgun kadroları ile yola devam etmeye kararlı görünen HÖH-DPS politik yönetiminin artık bir şeyin bilincine varması gerekir. HÖH-DPS Moskova ve KGB’nin Bulgaristan Türkleri, Pomak kardeşlerimizi ve Millet kardeşlerimizin arasında gerçekleştirdiği en başarılı projedir.

Ve 19. Yüzyıllarda Rusya Çarlarının Bulgar halkı arasında gerçekleştirdiği “Koca İvan” (Dyado İvan) projesinden daha büyük bir projedir. Çünkü 1989’da ayaklanma gerçekleştirmiş bir milli Türk ruhunu gemlemek ve kavanoz içine kapamak zor bir iştir.

1800 ve 1900’lü yıllarda Ruslar yalnız ele geçirdikleri, okuttukları, kiliselere soktukları, silahlandırdıkları ve kışkırttıkları ajanların hepsini kullandılar ama her zaman başarısız oldular. Bulgarları Besarabaya’ya toplama çabalarından Ruso-fob hareketi mayalandı. 200 yılda Rus, Sovyet ve Putin düşmanlığı öyle gelişti ki, bugün Bulgaristan’daki Rus ve Sovyet anıtlarının yıkılmasını isteyenler toplumun % 40’ını oluştururken, Rus TV yayınları kapatıldı, Rus kitapçıları kapatıldı, Rusya Federasyonunun Sofya’da resim sergisi açması, “biz sizi kurtardık” demesi artık milli dalga uyandıran tepki yaratabiliyor. Bulgarlar Ruslardan “yeni yardım talep etmeyiz” durumda birleşebiliyor.

Yılların gerçekleşmesi, dosyaların açılması, gerçeklerin anı kitaplarında işlenmesinden komitacı Vasil Levski dışındaki havarilerin hepsinin Rus ajanı olması, Rusya konsolosluklarından maaş alması ve hatta Bulgar kilisesinin önemli simalarından Sofroni Vraçanski’nin bile Rus casus ağına örülmüş biri olması “gurursuz bir milletiz” rüzgârları estiriyor. Bu gelişmeler seçim havasını etkilerken, yeni “tarafsızlara” sen de “tarafsız ajansın” gibi lakaplar takılmasını kendiliğinden doğurdu.

Fakat biz hepimiz bugün 1980’lerde hatta 1970’lerde mayalanan Bulgaristan politikasından kurtulamıyoruz. Yukarıda “Bulgar-Hunu” olarak tanıttığım CDC milletvekili ve araştırmacı yazar Stoyan Rayçevski’nin “1944-1989 Bulgar Komünist Rejimi” kitabı basından çıktı.

Bir kitabı okuduktan sonra her defasında “bu adam bu kitabı neden yazmış?” sorusunu sorarım kendime. Bu defa da sordum. Demek istedikleri “isim değiştirme işinde, baskı uygulanmasında ” Bulgaristan Türkleri ve Pomaklar arasındaki ajanlar da vardı. Ama bu ajanlar ana babasının ismini değiştirmek, dedesinin camiye gitmesini yasaklamak için mi “ajan oldu” acaba sorusuna yanıt aramıyorlar.

Bulgarların 18. Yy’da Besarabya’ya götürülüp Osmanlıya karşı silah eğitimi verilip ordulaştırıldıklarını da görüyoruz bazılarının. Ama her şey çarpık anlatılıyor. Soruyorum: “DS” veya “BKP” sisteminden olmayan ve devlet maaşıyla memurluk yapan kaç Türk ve Pomak vardı?
Olması imkansızdı?!
Şu an Sofya İslam Enstitüsünde okuyan ve yaşı 18’den yüksek olan, devlet yetkililerince “kahveye” davet edilmeyen bir çocuğumuz olabilir mi?!
Sizler bu konuyu da bir düşünün.

Burada söz konusu olan özel yetkili şahıslardır. Bunlardan biri hain Ahmet Doğan’dır. Onu düşünenlerin aklına hep koyun çobanı dedesini düşünmelisiniz. “Sosyalist Emek Kahramanı” dedesini. Her ay kimseye hissettirmeden “DS” den 200 levacık alan ve kuzu dericiğinden diktiği keseciğine saymadan dizen dedeciğini. Bu sülale 1854’te Kırımdan gelirken Gönlünü Ruslara kaptırmıştır. Moskova’dan özel görev alan Ahmet Doğan hazırlanıp harekete geçirilen 4. Kuşaktır. Şumnu ve Sofya Üniversitende okurken değil, AONSU kısa adlı TOPLUMSAL BİLİMLER VE SOSYAL YÖNETİM AKADEMİSİNDEKİ özel ders ve görüşmelerde, bilinçlenen insanların uyanan ve hareketlenen, isyan eden Türklerin ruhunu kırma, uyutma ve şişeye kapama yöntem ve yollarını öğrenmiştir.

Öğrenmiş ve aldığı talimatlar doğrultusunda, bir avuç otla kuzu sürüsünü sayaya topladığı gibi hepimizi tuzağa kapamıştır. Şimdi cin şişeden çıkarsa diye korkuyor. Seçimlerde genç HÖH-DPS-ci genç muhtar ve belediye başkanı adaylarıyla HÖH yönetimi topluca görüşemedi. Perde arkalarına gizlenmiş silahlı ajanların korumasında olayı hallederken VIII. HÖH kongresinde çöp Çuvalı gibi savrulduğunu düşündü hep.

1989’da boşalan Türk İsyan Ruhunun yeniden şarj ettiğini, gönül piline dolduğunu ve patlamaya hazır olduğunu hissetti ve Moskova’ya bildirdi. Bakalım ne olacak. Biz ise işimize bakalım kardeşlerim…

Biz 20. yüzyılda ateş öptük. Zaman mutlu ve mesut olma, düşmanlarımızı hainleri saflarımızdan atma zamanıdır.
Seçimler de buna bir fırsattır.

Bizi izleyiniz.
Teşekkür ederim.

YORUM EKLE