İlber Ortaylı:'Bu saatten sonra haç ve hilal gerilimi çok şeye mal olur!'



İlber Ortaylı:"Bu saatten sonra haç ve hilal gerilimi çok şeye mal olur!"


ABD, eski Avrupa’yı sollayan tavır ve örgütlenme süratine her zaman sahipti. Halen de öyledir. Fakat iktisadi krizler kapıyı çalınca, kendilerinden hiç ummayacağınız edepsizliklere orada da başvuranlar oluyor. Göç ABD’nin yaratıcı ruhudur. Göçmen ayıklamaya giriştiğiniz takdirde doğacak sonuçları takip edemezsiniz. Amerikan halkının tavrı, gelecekteki gerilimler konusunda da belirleyici olacak. 

GÖÇ tarihi demek, insanlık tarihi demektir. Mahlukat içinde en çok göç eden, muhtelif yerlerdeki geniş kıtaları aşan sadece insandır. İntibak gücümüz de yüksektir. Siyasi göçler önlenemiyor, Suriye tek örnek değil. Bazı ülkeler etnik haritalarını bu yolla değiştirmek istiyor. Ne var ki Birleşmiş Milletler’in göç haritaları ve kontrolleri etkisiz çünkü BM borusunu ancak küçük devletlere karşı öttürebiliyor. Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı, Avrupa’nın uyguladığı politikalar, şimdi de Trump’un yapmak istediklerine kimsenin söz ettiği yok. Tahmin ederim ki son örnekte, Avrupa Birliği’nin sesi Trump’a karşı da yeterince yüksek çıkmayacak. ‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ hesabı...

ABD BU MOTİFLE KURULMADI

Oysa Birleşik Devletler, dinleri ve dilleri yüzünden yerinden olan insanların kurduğu bir ülkeydi. Bugün Trump ülkeye kimlerin giremeyeceğine dair bir liste yayınladı. Bir de ilave ediyor: “Bu ülkelerden gelenler ancak Hıristiyan ise içeri alınacak.” Anlayacağınız, Suriyeli göçmenin ‘Pater Noster’ duasını ağlamaklı sesle ezberden okuması istenen ve tertiplenen bir manzara bu ama bir yandan da Birleşik Devletler’in tarihinde de görülmemiş bir herze. Çünkü ABD bu motifle kurulmadı.

Şimdi bir bakalım. Amerika’nın hem kuzeyi, hem güneyi göçlerle örülmüştür. Kuzeye gelenler, Siyuları, Apaçileri ve Çayanları yok edip arazilerine yerleşerek işe giriştiler. Güneydeki İspanyollar ise İnka, Maya, Aztek imparatorluklarının birçok yönleriyle o çağdaki Avrupa’dan daha öne geçmiş uygarlıklarını ve haklarını yok ettiler. Amazonlarda yerlilerin yaşam alanı hâlâ tahrip ediliyor.

Bugünkü İtalya 19’uncu asırda kurulduktan Mussolini iktidara gelene dek 30 milyon evladını Amerikalara yolladı. Aynı şeyi bütün Avrupa ülkeleri için söylemek mümkün. Halen dünyadaki İrlandalıların en kalabalık kesimi ABD’de yaşıyor. Bütün Rusya’nın, Doğu Avrupa’nın Yahudiliği oraya ABD’ye akmıştır. Amerika, Yahudilerin altın ülkesiydi; yaratıcılıklarını orada ortaya koydular. Herkes oraya eksileri ve artılarıyla göç etti.

Dahası var. Örneğin Türkiye gibi bazı ülkeler, onlarca sene okuttuğu insanları bir hayrını görmeden Amerika’ya yolladı. Özellikle İran Devrimi’nden sonra bir anda İran’ın milyonlarca münevveri ve zenginlikleri de oraya yöneldi. Bunu anlayan Amerikalı çoktur ama Trump’çıların çığlıklarından belli olan ki anlamaya niyet etmeyen de çok. Şöyle bakmalı, 1930’ların başında da bir sürü insan Almanya’nın ne olacağını anlamıyordu.

Yalnız şunu da not etmeli. Amerika göçlerle oluştu ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın dışarı atmak istediği ve birçok ülkenin almadığı Yahudi nüfusundan, ABD’ye başvuranların çoğu da geri çevrilmiştir. Ülke, o zamanki kotasının çok altında göçmen kabul ederek, bir anlamda Avrupa’daki politikayı tasdik ettiğini göstermişti. O yıllar, ülkenin göç tarihinde ayıplı bir sayfa addediliyor.

ABD TÜM SURİYELİ GÖÇMENLERİ BİLE ALABİLİR Mİ?

Halbuki ABD’ninki koca bir göç tarihidir. Afrika kıtası geçmişte üç asır boyu, haydutların örgütlediği zenci ticareti sonucu büyük bir göç dalgası yarattı. Doğu Avrupa Yahudiliği Avrupa’yı oluşturdu. İskandinavya ve Almanya’nın seçkinleri Anglosaksonlar ile birlikte bildiğimiz Protestan beyaz Anglosakson ABD kültürünü yarattı. Bu göç dalgaları sonucunda Amerika kendi sınırına ulaştı mı? Amerika gerçekten fakirleşti mi? Göçmen alamayacak durumda bir ülke haline mi geldi?

Noam Chomsky gibi münevverlere bakarsak, Birleşik Devletler’in daha işlenmeyen o kadar çok arazisi ve o kadar çok imkânı var ki, bu potansiyel için zaten insan alması gerekiyor. Chomsky, “Mesela tüm Suriyeleri süründürmektense Amerika’ya yerleştirebiliriz” diyor. Yani böyle bir ülkede göçün kontrolü, biraz utanmazca bir talep olmanın ötesinde, ülkenin asıl işlevini yitirtecek bir işlem haline gelir.

ABD, eski Avrupa’yı sollayan tavır ve örgütlenme süratine her zaman sahipti. Halen de öyledir. Fakat işi abartmayalım; iktisadi krizler kapıyı çalınca kendilerinden hiç ummayacağınız edepsizliklere orada da başvuranlar oluyor. Göç ABD’nin yaratıcı ruhudur. Göçmen ayıklamaya giriştiğiniz takdirde doğacak sonuçları takip edemezsiniz.

İzliyoruz. Trump, New York Bölge Yargıcı Ann Donnelly’nin yasak kararnamesini reddetmesiyle ilk darbeyi yedi ama Amerikan halkı Trump’a mı hukukçularına mı dur diyecek, göreceğiz. Bir şeyler değişiyor gibi. Yeryüzü tarihinin bu saatinden sonra Haç ve Hilal gerilimi çok şeye mal olur!

YAKINDA TÜRKİYE’DEN DE GÖÇLER OLABİLİR

GÖÇÜN hızı değişmedi. Aslında nedenleri de değişmedi. Kaynakları gittikçe kirlenen ve kurumaya başlayan dünyamız insanları yerinde tutamıyor. Tarihteki göç efsanesi geçerli değil ama bugün artık Orta Asya’da göllerin kurumaya başladığı bir gerçek. Yakın gelecekte Türkiye’den de göçler olabilir. Konya Ovası’nda su sorunu başladı. Uzun yıllar büyük bir enflasyon pahasına gerçekleştirdiğimiz barajların birikimi Urfa ovasında hoyratça kullanılıyor ve toprakta tuzlanmaya sebep oluyor. Bu durum ileride göçlere yol açabilir.

75 YIL ÖNCE İNALCIK HOCA...

GEÇEN yıl kaybettiğimiz Halil İnalcık Hoca yaşasaydı bu sene doktorasının 75’inci yılını kutlayacaktık. Bir bilginin doktor unvanını alışının 50 ve 75’inci yıldönümleri onun bilim dünyasıyla evliliği kadar önemli bir olaydır. Avrupa üniversiteleri bunu hep kutlar. O bilginin şerefine müşterek ilmi yayınlar çıkarıp armağan ederler.

Halil Hoca, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 75 yıl evvel kendisine Balkanlar çapında tarihçi şöhreti kazandıran tezinde (‘Tanzimat ve Bulgar Meselesi’) 19’uncu yüzyıldaki milli Bulgar isyanlarını toprak meselesine bağlayarak izah etmişti. Genç tarih bilgininin bu isabetli görüşü, sonraki araştırmaları için de bir başlangıç teşkil etti.

Geçen sene kaybettiğimiz İnalcık’ın 75’inci doktora yıl dönümü şerefine, ilgili makaleleri ‘Osmanlı ve Avrupa’ (Kronik Kitap) başlığı altında ilk defa bir araya getirildi. Avrupa tarih ve toplumundaki Osmanlı Türkiye’sinin yerinin tartışıldığı bu kitap hiç şüphesiz ki bazı önemli noktalara dikkati çekiyor. “15’inci ve 16’ncı yüzyıllar Avrupa’sı, zamanın büyük politik-ekonomik gücü Osmanlı’yı hesaba katmadan anlaşılamaz” diyen İnalcık Hoca kitabında Osmanlı’nın modern Avrupa’yı şekillendirmedeki etkileriyle birlikte Batı tarihindeki yeri, Doğu Avrupa hâkimiyeti için Rusya ile mücadelesi ve Kırım Hanlığı’nın durumu gibi ana meseleleri ele alıyor.


"Avrupa’ya tamam mı Avrupa’yla devam mı?”


Şimdi aniden anti-Avrupa eğilimine girdik. Bir taraf diyor ki “Avrupa’nın savunması yok, üç milyon göçmeni biz tutmasak berbat olurlar”. Bazıları da diyor ki “Avrupa’sız yaşayamayız”. Bu laflara ancak “Öyle değil” denir.

AVRUPA İkinci Cihan Harbi’nden çıkmıştı. Ortalık Birinci Harp sonrasından daha berbattı. Galipler de mağluplar kadar beter durumdaydı. Bu yıllarda Avrupa’da konuşlanan Birleşik Amerika Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı’nın İngiltere’de bulunan subay ve askerlerine hitaben bastırdığı bir talimatnamedeki ifade çok ilginçtir. Orada Britanya İmparatorluğu halkının gururundan, kendine özgü sembollere olan saygısından söz ediliyor. Onların fakirliğiyle alay edilmemesini şiddetle emrediyor ve hükümdarın kişiliğine saygısız davranışlardan kaçınılmasının şart olduğunu belirtiyor.

 

Fransa’yı kurtaranlar hiç şüphesiz müttefiklerdi. İkinci Cihan Savaşı’na yüzde 55’i kırsalda yaşayan nüfusla giren Fransa’nın harpten çıkışı da hiç iç açıcı değildi. Galiba savaş öncesi duruma erişebilmek için 1955-56 yılına kadar uğraşıldı.



 

ALMAN MUCİZESİ

 

Harap Avrupa’da her şeye rağmen Amerikan Marshall kalkınma yardımının en etkin sonuçlar sağladığı yer Almanya oldu. O yıllarda İngiltere ve Fransa “Savaşı biz kazandık, kaybeden daha önde kalkınıyor” diyordu. Almanya 1950’lerden itibaren işsizliğin tamamen kaybolduğu, refah seviyesinin arttığı ve savaş sonuçlarının büyük ölçüde restore edildiği bir memleket haline geldi. Silahlı kuvvetlerin hacmi ve silah sayısı azalmıştı. Memleketin doğusu Demokratik Almanya olarak, batısı da müttefiklerin kuvvetinde ve işgali altında Federal Almanya olarak yeniden teşkil edilmişti. ‘Alman mucizesi’ sözü duyulmaya başlandı. Bu mucizeden dolayı Almanların sesleri çok yüksek çıkıyordu.

 

O kuşağın Almanları bugünküler gibi kendilerini harp suçlusu hatta Hitler rejimini cani olarak görmüyorlardı. Milliyetçiliği yeniden hortlatmaktan çekinenler sadece Alman Sosyal Demokratları ve Konrad Adenauer’in etrafındaki bazı aklı başındaki muhafazakâr Almanlar değildi. Birinci Harp sonrası hataların tekrarlanmasından ve doğacak sorunlardan çekinen Batılılar da aynı doğrultudalardı. Almanya’nın harp çıkaran ülke konumuna sünger çekildi.

 

DEVLET ADAMLARI ANLAŞINCA

 

İyi bir kurmay olduğu için Alman kültürüne de vâkıf, İkinci Cihan Harbi’nde ülkenin kurtarıcı önderi Charles de Gaulle yeniden iktidara çağrılmış ve Fransa yeni bir anayasa yapmıştı. General Charles de Gaulle neslinin bütün Fransızları gibi Almanya’ya muarız bir iklimde büyümüştü. Birinci Dünya Savaşı’nda Mareşal Petain’in karargâhında aktif bir kurmay olarak İngiliz-Fransız rekabetini de görmüştür. Buna rağmen İkinci Cihan Savaşı sırasında Londra’daki mülteci hükümetin reisi olarak müttefikiyle her zaman uyumlu ilişkiler içinde olduğu söylenemezdi.

 

1950’lerin Adenauer Almanyası her iki devletin yöneticileri arasında da daha uyumlu ve anlaşmalı bir ortamın varlığını gösterdi. Fransız devlet adamı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950’de önerdiği ‘Fransız-Alman Kömür ve Çelik Birliği’ yavaş yavaş İtalyan De Gaspari, Fransız Jean Monnet, Robert Schuman, Belçikalı Paul-Henri Spaak’ın oluşturduğu bir tür ‘Avrupa Federasyonu’ fikri ve eylemi etrafında gelişti. 1957’de Belçika, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Federal Almanya, Roma Anlaşması’nı imzaladılar.

 

Önce ‘Avrupa Ekonomik Topluluğu’, ardından da ‘Gümrük Birliği’, ‘Avrupa Atom Enerjisi Birliği’, 1958’e dek atılan ciddi adımları ortaya çıkarmıştır. Avrupa Birliği henüz sadece Batı Avrupa’ydı. Almanlar İngiltere’yi de bu oluşuma almak istiyordu, Fransızlar ise buna karşıydı.

 

Orta sınıf Avrupalılar, Avrupa Birliği’ni komünizme karşı büyük bir iktisadi kuvvet olarak görüyorlardı. Doğrusu ABD ile Avrupa rekabeti kimseyi ciddi endişeye sevk etmedi. Avrupa, Amerika’nın askeri gücünün kendileri için şart olduğunu biliyordu.

 

EN BAŞTA BİZ İSTEMEDİK

 

Birliğe İtalya katılınca ilk sorun da başladı. Kuzey İtalya’nın canlı, renkli endüstrisi, yaratıcılığı ve enerjisi, güney İtalya’nın perişanlığı kanun ve nizama uymayan yapısıyla tezat teşkil ediyordu. Buna rağmen bu büyük bir problem gibi görünmedi. Hatta Avrupa zannetti ki (veya Federal Almanya gibi başkalarına da zannettirdi ki) böyle gelişmemiş, sorunlu bölgeler de Avrupa’nın içinde eski medeniyetin dirilmesiyle eriyip gidecektir.

 

Bu doğrultuda 1981’de Yunanistan kabul edildi. Hatta bazı romantik Akdenizli aydın politikacılar, ki bunların içinde Ankara’daki Avrupa Birliği temsilcisi Gianpaulo Papa veya İtalyan Sosyalist Parti milletvekillerinden Tuglia Romagnoli gibileri de vardı, Türkiye’yi de üyelik için istediler. Bu ortamda onların seslerinin kaybolması bir yana, sanayimizin babası Vehbi Koç, ona uyan TSK, hem ordunun hem sanayinin görüşlerine uyan Büyükelçi İlter Türkmen gibi diplomatlar ve Bülent Ecevit de Birlik’e girmemizi istemedi.

 

YUNANİSTAN 30 YIL BUNALTTI

 

Ne gariptir ki Ortak Pazar karşıtı olan bu çevrelerin bir müddet sonra “Avrupa Birliği’ne girmezsek ölürüz” feryadı yeri göğü tuttu. O devirdeki MSP, Avrupa’ya karşıydı; sonra bu partiden çıkan AK Partili ve eski ANAP’tan politikacılar da Avrupacı oldu. Türkler hiçbir zaman Avrupa Birliği ve konumunu ciddi şekilde etüt etmediler, maliyecilerin tavırları ve bilgileri son derece safdilceydi. İspanya ve Yunanistan’dan daha çok destek alacağımızı ve aniden kalkınacağımızı söyleyebiliyorlardı. Biz girmeye kalksak belki birlikte reddedileceğimiz ama tek başına Fransa ve Almanya desteğiyle hemen kabul edilen Yunanistan, 1980’den itibaren bize nefes aldırmadı; Türkiye’nin dış politikasını 30 yıl boyu bunalttı.

 

‘ZATEN EKŞİYMİŞ’ DER GİBİ

 

Şimdi aniden anti-Avrupa eğilimine girdik. Bir taraf diyor ki “Avrupa’nın savunması yok, üç milyon göçmeni biz tutmasak berbat olurlar”. Bazıları da diyor ki “Avrupa’sız yaşayamayız”. Bu laflara ancak “Öyle değil” denir.

 

Avrupa’yı küçümseme, tilkinin erişemediği çardaktaki üzüm salkımı için “Zaten ekşiymiş” demesine benziyor. Türkiye’nin AB sayesinde zenginleştiğini söylemek ise tatlı bir yalan. Türkiye mühendisler ülkesidir, bugüne kadar korumacılığımız ve sanayileşmemizle, barış hükmettiği takdirde yabancı sermayenin yerleşmek için can atacağı memleketlerden biriydi. Günümüz Türkiyesi’nin ise talihsiz coğrafyasının getirdiği problemler ve maalesef hızlanan çatışma ortamı yüzünden Avrupa Birliği’nin gerçek anlamda bir adayı olmadığı görülüyor. AB’nin diplomatik oyalamacılığı karşısında gösterilen tepkilerin bir etkisi olur mu, bilmiyoruz. Fakat diplomaside aşırı gürültücü bir üslûbun, bazı ahvalde yerel girişim ve yetenekli politikacıların çabasını etkileyeceği açık.


Yorumlar (0)