AKTAMAR'DAN SARI GELİN'E DEK ERMENİ YALANLARI - Nizami Caferov

SARIGELİN TÜRKÜSÜ Değişik hikayelerinin hepsi de Kıpçak Türklerine dayanıyor.

AKTAMAR'DAN SARI GELİN'E DEK ERMENİ YALANLARI - Nizami Caferov

AKTAMAR'DAN SARI GELİN'E DEK ERMENİ YALANLARI


AKDAMAR,  HIRİSTİYAN KIPÇAK TÜRKLERİNİN ESERİDİR.

Hikmet BABAOĞLU

Bu çalışma "Aktamar'dan Sarıgelin"e Ermeni sahtekarlıklarını gün yüzüne çıkaran bir dizi yazıları kapsamaktadır.

Nizami Caferov

Yazar Babaoğlu, haklı olarak Ermenilerin bizim tarihimizin o dönemleriyle ilgili yaptıkları sahtekarlıklara dikkat çekerek İslam dininin kabulünden sonra ulusumuzun İslam öncesi dönemlerine pek fazla özen gösterilmediğini açık ve net bir biçimde vurgulamıştır.

Ulusal kimliğimizin o dönemlerle ilgili bölümü iyice aşınmaya uğramıştır. Kafkasya'nın ve civar bölgelerin en eski halklarından olan tanrıcı, ilk yüzyıllardan itibarense tanrıcı Hıristiyan kültürüne sahip çıkmış olan Kıpçak Türklerinin yarattıkları zengin kültürel değerler Ermenilerin (aslında Hayların) yozlaştırması ve sahiplenmesiyle karşılaşmıştır.

[caption id="" align="alignnone" width="683"]Bild könnte enthalten: Ozean, Himmel, Berg, im Freien, Natur und Wasser AKDAMAR ADASI VAN GÖLÜ-GEVAŞ İLÇESİNDE BİR ADA VAN / TÜRKİYE[/caption]

Aktamar mabedinin bir Kıpçak Türk anıtı olmasını kanıtlamak için yazar onun mimari yapısını Ermenilerle ilişkisi olmayan diğer yapıtlarıyla karşılaştırıyor ve böylece Kıpçak Türklerinin oturduğu bölgelerde yaptıkları yapıtların, mabedlerin üzerindeki resimlerin, yazıların ve bu yapıtların genel yapısının ısrarla Ermeni (ya da Hay) yaratıcılığından uzak olduğunu kanıtlıyor.

Yalnız dikkat edilmesi bir konu daha var: Ermeniler işgal ettikleri ve kendilerininmiş gibi gösterdikleri Kıpçak Türk yaptılarını sahtekarcasına değiştirmenin kitabını yazmışlardır. Hem de yıllar sonra...

SARI GELİN TÜRKÜSÜ


Yazar, inkarlıcılıktan uzak delillerle Sarı Gelin türküsünün de Ermenilerle hiçbir alakasının olmadığını da kanıtlıyor.

Kıpçak Türkleri arasında değişik versiyonları mevcut olan bu türküde bir Müslüman Türk'ün bir Hıristiyan Türk'üne duyduğu İlahi sevgi konu ediliyor ve büyük Türk düşünürü ve şairi Hüseyin Cavitin "Şeyh Sinan" yapıtının da ideolojik arkeotipinde bu konu vardır.

Hikmet Babaoğlu'nun bir takım cesur düşünceleri içerisinde, kanımıza en ilgi uyandıran çağdaş Ermenilerin oluşumunda, onların etnik kimlik yapısında Kıpçak Türklerinin yerinin olasılığıyla alakalıdır. Kıpçak Türklerinin Hıristiyanlığı kabullenerek Kafkasya'ya yerleşen Haylarla karışması iddiasında bulunan yazarın argümanları pek de güçlüymüş gibi kabul görmese bile bunun tersini kanıtlamak ta çok zordur.

Ve aslına bakılırsa bu tezin aynısına Sovyet döneminin "Azerbaycan Tarihi" kitaplarında da rastlıyoruz.

Nizami Caferov
Azerbaycan Atatürk Merkezi Genel Müdürü
AUİA- nın muhabir üyesi, filoloji ilimler doktoru, milletvekili
HER HALK KENDİ ULUSAL-KÜLTÜREL HAFIZASI KADAR MEVCUTTUR.







 

"Ermeniler (Haylar) 15. yüzyılın ortalarına kadar Güney Kafkasya'da yaşamıyorlardı. 1441 yılında Karakoyunlu Türk-Azerbaycan devletinin hükümdarı Cihan Şah Ermeni katolikosluğunun merkezini Kilikya'nın Sis şehrinden nüfusu tamamen Türkler olan Erivan civarında bulunan eski Alban Manastırı olan Üç kilise (veya Üç Müezzin) manastırına aktarmıştır."

Ramiz Mediyev
Devlet Adamı, Akademisyen - Azerbaycan

Bölgede yaşamış eski Hunlar, Kıpçaklar, Suvarlar, Saklar, Kimmerler, İskitler, Oğuzlar ve diğer Türk boyları zaman zaman yaşadıkları coğrafyanın sınırlarından ötelere taşarak ülkeler fethetmiş, zaman zaman geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

ALP ER TONGA destanını dikkatlice incelediğimizde MÖ. 8. ve 7. yüzyıllarda Suvarların, Oğuzların, Hunların ve öteki Türk boylarının Sakların idari egemenliğinde yaşamış olduğunu göreceğiz.

Tarihi bilgilere bakılırsa, bu Türk boyları arasında sosyopolitik, ideolojik ve inanç birliği de mevcut olmuştur. Ecdatlarımız olan Türk halkları hiçbir zaman putlara tapmamışlardır. Türklerde hep Gök Tanrı inancı, tanrıcılık inancı var olmuştur. Hatta Heredot "Tarih" eserinde Ellinlerde (Helenler) olduğu gibi Türklerde de fazla tanrıların olmadığı yazıyor. "Sadece, onların iki tanrısı var."

Heredot'un burda yanılması olanağı pek mümkün. Zira Türklerde hiçbir zaman iki tanrıya tapınma diye bir olay sözkonusu olmamıştır. Heredot'un ikinci tanrı diye sözettiği "otorite"yse büyük olasılıkla eski Türklerin başında bulunan hakanlarıydı. Zira ta eskiden günümüze kadar Türkler gökte Tanrı'nın bir olması gibi yerde hükümdarın da bir olması gerektiğini düşünmüş ve bu arzuyla da cihangirlik yarışına girmişlerdir. Bunun en son örneklerinden birinin Emir Timur'la Yıldırım Beyazıt arasında yaşanan diyalogda görmekteyiz.

Timur büyük Fatih'e hitab ederek: "Gökte Allah bir olduğu gibi, yerde hükümdar da bir olmalı. Bu dünya o kadar büyük değil ki orada iki hükümdara gerek duyulsun." diyor. Anlaşılan o ki eski Türklerde (İskitlerde) Heredot'un gözlemlediği ve iki tanrı olarak değerlendirdiği, biri Gök Tanrı, diğeriyse onun "yerdeki gölgesi" Kağan vardı.

[caption id="" align="alignnone" width="638"]Kein automatischer Alternativtext verfügbar. Sol alttaki motif İskit Türklerinde ; Sağ alttaki tavşan ise birçok Selçuklu minyatür ve fresklerinde kullanılan geleneksel bir Türk kültürüdür.[/caption]

Daha 1. yüzyılda Azerbaycan'da en eski Hıristiyan tapınağı yapılmıştır. Moisey Kalankatuklu'nun yazdığına bakılırsa, Hz. İsa'nın havarilerinden olan Fadey (?Bartholomew?) Azerbaycan'a gelmiştir. O, dini insanlarına anlatırken kuzeydoğuya doğru hareket etmiş, o dönemin Artaz veya Artar vilayetinden geçerek (Şuan Güney Azerbaycan'ın Maku vilayeti civarı) doğuya ilerlerken yerel aşiretlerden olan Ermenilerin başında bulunan Sanatürk tarafından öldürülmüştür.

Haylar kendi tarihlerini değil, yaşadıkları coğrafyanın tarihini hay tarihi diye sunuyorlar.
Bu coğrafyanın eski insanlarıysa Hıristiyan Ermeniler değil Türklerdir. Okurlar özellikle bu isimlere dikkat etmelidir. İlk aşamada şunu belirtmek zorundayız ki, tüm tarihi kaynaklarda ismi geçen Ermenilerin, Ermeniyle ve Ermenilerle alakalı diğer tüm isimlerin günümüz modern Haylarıyla, modern Ermenistan'la hiçbir bağı bulunmamaktadır.
Aynı Ermeniler birer Türk boylarıdır. Burada eski Türklerde sözlerin oluşum biçimlerine de dikkat etmek zorundayız.

Makedonyalı İskender İskit çöllerinden geçtiğinde yerel halk kendini Makedonyalılara "Türk Ben" diye tanıtıyor. O gün bugündür İskitlerin bu boyu "Türkmenler" olarak biliniyor. Özbekler de aynı söz türemesini kendi ulus isimleride korumağu başarmışlardır. "Ben Özbeğim" ibaresi onlar "Ben Özbekben" diye kullanıyorlar.

İsminden de belli olduğu üzere Artas ya da Artak sadece Ertuğ, Ertaş ya da Ertak sözlerinin değişime uğramış halidir. Çobaniler sülalesinden gelen hükümdarlardan bir tanesinin ismi Artuk olmuştur. "Ertuğ" sözü ise "tuğ (bayrak) taşıyan savaşçı" anlamına geliyor. Ayrıca Türklerin Ermeni diye nitelendirdiği o insanların başındaysa Sanatürk duruyordu.

Fadey burada öldürüldükten sonra Elysee isimli başka bir misyoner gelip Azerbaycan'ın Şeki şehrine yerleşmiş ve bölge halkının dinsel ayinlerini icra ettikleri mecusi tapınağının yerinde kilise yaptırmıştır. Yine Moisey Kalankatuklu'nun yazdığına bakılırsa Elysee Zerkun deresinden geçerek, vahşi kavimlerin içerisinde dini yaymaya giderken yolda öldürülmüştür.
Zerkun deresi şuan Samur deresi ismini taşıyor ve büyük bir olasılıkla burada yaşayan Hazar ve Hunların isimleriyle alakalı olmuştur. Erkun ismiyse günümüzde Türklerdede şahıs ismi olarak kullanılan Erhun'la aynıdır ve arkaik anlamı "sıradan Hun savaşçısı,askeri" anlamına gelmektedir. Eski Türklerde ve modern Türk ordusunda ER'in, sıradan asker olduğunu biliyoruz. Kuzey Kafkasya'da Argun şehri de mevcuttur. Görüldüğü üzere, tüm kaynaklarda mevcut olan gerek yer isimlerinin, gerekse de ulus ve kavim isimlerinin hepsi Türkçe.

Tabii, bu girişimden sonra Albaniya'da Hıristiyanlığın yayılması azıcık ta olsun duraksamıştır. Yalnız 313 yılında Alban çarı Urnayr Hıristiyanlığı resmi devlet dini olarak kabullenmiştir.

Fakat o devrin geleneklerine esasen hükümdarın seçmiş olduğu dini halk ta seçmek ve dine inanmak zorundaydı. Urnayr'ın seçtiği dinin halk tarafından da kabul görmesi zamana bağlı bir durumdu ve kimi zaman bu din halkın direnişiyle karşılaşıyordu. Bu nedenle, sadece Alban hükümdarı mümin Vaçakan tarafından yapılan sertliklerden sonra bu bölgede tam olarak kabul görmüştür.

Laf Albanya'dan açılmışken bu sözün nereden türediğine de bir bakalım. Zira bugüne kadar bu konunun üzerinde pek fazla durulmamıştır. Öncelikle şunu belirtelim ki, Albanya sadece Türklerin vatanı değil, bu coğrafyada yaşayan 26'dan fazla etnik grubun ve kavmin vatanıydı. Alban ismiyse burada yaşayan tüm halkların ortak ismiydi. Türkler (ALP-AN-LAR) , sadece bu uluslar içinde süper güç olarak bulunuyorlardı ve egemenlik onlardaydı.

Söylenmesi ne kadar cesurca olsa bile bir şeyi söylemek zorundayız ki, aslında günümüzde de aynı kültürel ve etnik yapı varlığını korumaktadır. Sadece Alban ismi Azerbaycanlı ismiyle genel geçer isim olarak aynı anlama gelmektedir. Nasıl bir zaman Alban dendiğinde o ülke sınırları içinde yaşayanlar kastediliyorduysa da, şimdi de Azerbaycanlı dendiğinde bu bölgede yaşayan tüm etnik gruplar anlaşılmaktadır. Yani, Azerbaycanlı ismi Azerbaycan'da yaşayan Türklerin, Talışların, Lezgilerin, Avarların, Tatların, Sahurların, Udinlerin ve diğer etnik grupların genel ismidir. Ulu Önderimizin yarattığı Azerbaycancılık ideolojisi de işte bu tür ciddi tarihi esaslara ve ulusal etnik geleneğe dayandığındandır ki, 20.yüzyılın sonunda halkımızı tehlikelerden korudu ve bütünlüğümüzü sağladı.

Alban kelimesi "b" ve "p" harfleri veya sesleri fonetik değişime maruz kalmıştır. Düşünüyoruz ki, söz aslına bakılırsa ALP (b) + AN - dır. Burada "ALP" kelimesi arkaik Türkçe'de yüksek, yüce, cesur anlamına geliyor. "AN" ise çoğul eki oalrak karşımıza çıkıyor.
Bu kelime kendi orjinal halini hala dilimizde korumaktadır. Sinop ilinde Alpan isimli köy bulunmaktadır. ALB(P) kelimesi kesinlikle Türkçedir. "Ya" "Ye" ekiyse mekan oluşturan ek olarak bilinmektedir. Örn. Türkiye, Almanya, Suriye...gibi. Görüldüğü üzere "ya" "ye" ekleri yer mekan bildiren kelimelere ilave edilmekle özel bir isme dönüşüyor. Böylece ALP(B) - ANNIE yüceler ülkesi, uzun boylular ülkesi veya yüksek dağlar ülkesi anlamına gelmektedir.
Albanlarınsa yüksek boylu olması kimsede kuşku uyandırmamaktadır. Strabon'un anlattıkları da söylediklerimizle uyum sağlamaktadır. Örn. Şeki bölgesinin Kiş köyünde Kiş tapınağında gömülmüş 18 yaşlı kızın boyu 2.03 m. Yetişkin insanlarınsa iskelet kemikleri onların 2.30 m'ye ulaştıklarını kanıtlıyor.

Burada M. Kalankatuklu'dan daha bir örnek vermek doğru olur diye düşünüyorum.
Sasani hükümdarı II.Şapur (Hıristiyanlığı kabul eden Alban çarı Urnayr aynı II Şapur'un kız kardeşiyle evlenmişti) İran şahlığını işgal eden Hunlar ülkesinin komutanı Hunogurla baş başa bir kavga düzenliyor. Aynı komutanı M. Kalankatuklu geniş omuzlu, uzunca boylu, hatta dev bir insan gibi göstermektedir.:

"Onun üç karış eninde olan alnı vardı, dev mızrağının sapu kocaman bir ağaçtan yapılmıştı." Demek ki, isimle fiziksel-biyolojik bünye uzlaşmakta ve birbirini onaylamaktadır.
Günümüzde Gökçay ve Kazak bölgelerinde Alpoud isimli köyler var. Aynı zamanda bir takım bölgelerimizde (Şirvan ve Batı) pişirilen özel ekmek türüne "alpoud" ekmeği denmektedir.
Tekrar dine dönersek....

Hıristiyanlığı din olarak seçtikten sonra ibadet için yaptıkları tapınaklarda Türk mimarisinin özelliklerini yaşatmışlardır. Bu tapınakların hepsinin üzeri Çadırımsı kılıfla kaplanmış (kümbet dediğimiz çadırımsı kılıf Türk mimarlığına aittir ve çadır kültüründen gelen gelenektir.) ve dört köşeli kabartmalarla yapılmış mimari anıtlardır. Bu dört köşeli mimarlık anıtlarına aynı zamanda yaprak misali yapılmış mimari anıtlar da deniyor. (Tapınağın bu biçimde yapılması kesinlikle rastlantı değil. Zira bu yapılarda Türklerin geleneğinden gelen dört kutsal unsur Ateş-Su-Hava-Toprak ile alakalı kültler kullanılıyordu.)

[caption id="" align="alignnone" width="654"]Kein automatischer Alternativtext verfügbar. Kilisenin yapımı için emir buyurmuş Kral Gökok (kral Gagik). Elinde "And kadehi" ile oturuşu ve hatta fiziksel özellikleri onun bir Kıpçak Türkü olduğunu söylüyor.[/caption]

Gözlem yaparsak Kelbecer bölgesi topraklarında bulunan Hudavenk kilisesiyle Akdamar Kilisesi adeta birer ikiz mimarlık örnekleridir. Bu çadırımsı kılıfın üzerindeyse tabii ki, Kıpçak Türklerinin baş giyimini anımsatan bir kule yapılıyordu. Her ne kadar Hıristiyanlığı bir din olarak kabul etseler bile, yine de tanrıcılıktan gele bu kültür örneklerini de, tanrıcılıktan kaynaklanan mimari özelliklerini de yaptıkları kutsal yerlerde birer iz olarak bırakıyorlardı.
Böylece Albanya'da var olan tüm manastırlar, tapınaklar, ister Kelbecer bölgesinde Hudavenk ya da Hotink diye bilinen kilise, ister Oğuz bölgesinin Culud köyünde bulunan kilise, ister Kazak bölgesinde Eskipara manastırı, isterse de Bayan manastırı hepsi aynı özellikleri taşır ve sanki aynı usta eliyle yapılmıştır.

Bu yapıların hepsini sıralamakla ben onların hepsinin birbirine benzediğini ve aynı kültürden, aynı mimari özelliklerini kaynaklandığını ve aynı kültürün maddi mirasçısı olduğunu okurların dikkatine sunmak istiyorum. İşte bir genelleme yaparsak 4.yüzyıldan, yani Urnayr ve Mümin Vaçakandan sonra başlayan dönemde Azerbaycan'da bu tapınakların sayısı hızla artmıştır. Bunlar Albaniya'da varolan Hıristiyan tapınakları aynı zamanda Albanya'nın sınırlarını da belirlemektedir. Bu sınırların bir ucu İran'a, bir ucuysa Doğu Anadolu'ya kadar uzanmaktadır.

Tabii Hıristiyanlığın yayılması büyük bir olaydı. Ama, aynı zamanda, diğer Türkler Hıristiyanlığı kabul etmemişlerdi. Onların büyük çoğunluğu hala tanrıcı olarak kalıyordu ve bu dönemde tanrıcı Türklerle Hıristiyan Türkler arasında dini konuda zaman zaman çatışmalar oluyordu. Ozan sanatında, halk edebiyatında bu olaylar işleniyordu. Hıristiyanlığı kabul eden Kıpçaklarla alakalı bölüm "Dede Korkut" hikayelerinde yer almaktadır. Ve bu destanda, Kazan Han'ın evinin yağmalanması boyunda görüyoruz ki, Kıpçak (Hıristiyan) Melik Oğuzların düşmanı konumundadır.

Sonraki dönemlerde Azerbaycan topraklarında ve tüm Türk boyları arasında İslam yayılmaya başladı. Evvala, İtil (Volga) bölümü, yani şimdiki Tatarların (Oğuzların) ataları İslam'ı kabul ettiler. Şu anki Kazan şehrinin 115 km güneyinde Bulgarların başkenti Bulgar diye isimlendirilen bir kentti. 921 yılında Bulgar hanı Almış , Hazar Türklerinden olan Basto adlı elçiyi Abbasi halifesi El-Muktadirin yanına göndererek, İslam'ı öğrenmek istediğini bildirir.

Halife ise Bulgarlara İslam'ı öğretmek için hem din adamları, hem de cami yapacak mimarlardan oluşan büyük bir grup gönderir. Aynı heyette bulunan İbn Fadlan isimli şahıs sonradan Bulgar Türkleri hakkında oldukça ilginç bilgiler verecektir. İslam'ı kabul eden Almış Han, ismini değiştirerek Cafer ismini alıyor. Yaklaşık aynı yıllarda Karahanlı hükümdarı Saltuk Buğra Han da İslam'ı kabul ederek, Abdülkerim ismiyle anılmaya başlıyor. Böylece, Türkler arasında İslam yayılmaya başlıyor.

Ancak dikkate alınması gereken bir nokta var. Elbette her ne kadar İslam'ı ilk kabul eden Türkler İtil bölümü ve Karahanlılar gösterilse de , onlardan çok önce Albanya, Urmiye Gölü civarı ve Hazar kıyılarındaki Türkler arasında da İslamiyeti kabullenen Türkler vardı.
İslam'ı kabul eden Türkler Hıristiyanlığı kabul etmiş Türkleri, ilk önce, kara imanlılar diye tanımladılar. Karamanlıların da ismi buradan kaynaklanıyor. Zaman zaman Oğuz Türklerine rakip oldular ve Hıristiyanlığı kabul etmiş Karamanlıların bir kısmı sonradan Osmanlı devleti güçlendiğinde ayrı ayrı yerlere, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesine, özellikle de , Cebrail bölgesine, bir kısmıysa Bizans'a sürüldüler. Aynı dönemde sürgün olunanlar içerisinde Hıristiyan Ermenidi Türkleri de vardı. Onların adıyla bağlı olan Karaman-Ermenek bölgesiyse bugün de aynı isimle Konya kentinde mevcuttur. Şuan Yunanistan'da yaşayan Karamanlılar hala Türk olduklarını anımsıyorlar, ama Yunan toplumunun bir parçası haline geldiler. Yunanistan'ın Başbakanı Karamanis de Karamanlılar soyundan gelen bir Türk'tür, Hıristiyan Kıpçak Türküdür.

Böylece bahsettiğimiz dönemde Albaniya'da, yani Azerbaycan'da İslam dini geniş bir biçimde yaygınlaştıkça ve Oğuzların etkisi arttıkça Hıristiyan Türklerin Azerbaycan'ın ücralarına çekilmesi süreci yaşandı.

9.yüzyılda Selçuklu boylarının Orta Asya'dan Güney Kafkasya'ya ve Anadolu'ya, Irak'ın kuzeyine akını Azerbaycan'da da Oğuzların hem sayısını, hem otoritesini, hem de egemenliğini arttırdı. 837 yılında Hurremiler harekatının lideri Babekin yenilgisinden sonra Azerbaycan'da İslam dini koşulsuz lider oldu. Böylece Yahudiliği din olarak kabullenmiş Hazar Türklerinin ve yerel Hıristiyan Türklerin direnişi tamamen giderildi.

Hazarlar Avrupa'ya göçederek, orada etnik kimliklerini unutarak ve Yahudi gibi tanınmaya başladılar. Bugün Avrupa yahudilerinin yüzde doksanı etnik kimliğini unutarak dini kimlikleriyle tanınan Yahudi Hazar Türkleridir. Sadece kendi dillerini unutarak dinlerinin iletişim aracı olan Yahudi (İbranice) dilini kullanmaktalar.

[caption id="" align="alignnone" width="650"]Bild könnte enthalten: 1 Person, im Freien Kıpçak Türkü bir Savaşçı, Part atışı ve bir Anadolu Pars'ı Eğer Akdamar gerçekten bir Ermeni kilisesi ise, o zaman Türk Savaşçısının burada ne işi var?[/caption]

O dönemden başlayarak Hıristiyan Türklerin bir bölümüyse Azerbaycan'ın ücralarına doğru sıkıştırıldılar. Onların bir kısmı Karabağ'a, bir kısmı Zengezur dağlarına, bir kısmı Doğu Anadolu, bir kısmıysa Karadeniz'in kuzeydoğu sahillerine Trabzon'a kadar dağılmaya başladılar. Bu arada, kimi kaynaklarda gösterilmişti ki, MS.3.-4.yüzyıllarda, bazı kaynaklara göreyse ondan daha önceye rastlanan canit aşiretleri ya da canikler Kafkasya'dan gelme Türkler ve onların Trabzon çevresinde devletleri vardı.

Hıristiyan Kıpçakları iyice sıkıştırmaya başladılar ve bu arada çok ilginç bir süreç yaşandı.

AKDAMAR / AKTAMAR


9.-10.yüzyıllarda Azerbaycan'da sıkıştırılan Hıristiyan Türkler Azerbaycan'ın ücralarına yerleşerek kendileri için orada yeni kültür anıtları yaratmaya başladılar. Bu örneklerden biri de hiç kuşkusuz Akdamar Kilisesi'dir.

Akdamar 915-921 yıllarında Akdamar Adası'nda yapılmış Hıristiyan Kıpçak Türklerin tapınağıdır. Kaynaklar gösteriyor ki, Akdamar Vaçpurakan veya Vaspurhakan hanedanına ait kral Gagikin emriyle yaptırılmıştı.

Vaspurhakan kelimesindeki Hakan sözü Türkçedir. Vaspursa BAS-VUR demektir. Eski Türklerde imparatora gapagan, yani kapıp alan diyorlardı. Kelimeler bu şekilde oluşuyordu ve hem ev sözleri hem de politik terminolojini hızlandırdı. Eski Türkler diyelim ki , bir atın kaparak sürü üzerinde egemenliğini kurduğunu anlarlarsa, o atı "kapagan" diye isimlendiriyorlardı. Aynı zamanda, bir imparatorun ya da savaşçının da başka ulusların sınırlarını aşarak, toprakları onların ellerinden almasına kapagan diyorlardı.

Örneğin, İlteriş Kağan'ın küçük kardeşi KAPAGAN KAGAN çok değişik kavimleri itaat altına almış, 716 yılındaysa bayırkulları yenmiş, aynı savaşta da hayatını kaybetmişti. Aşiretleri ram ettiği için, Kapagan sıfatını kullanıyorlardı.

İşte imparator kelimesinin arkaik Türkçede karşılığı ,eş anlamlısı da Kapakan'dır. Vaspurhakan'a gelirsek, Vaspur ve Hakan kelimelerinin birleşmesinden oluştu ve basılı, vurup alan (işgalcı) anlamına gelmektedir. Yani, Vaspurhakan Kıpçak Türklerinin hanedanının tek sahibidir. Akdamar Kilisesi işte onun mirascısı olan Gagik tarafından veya Gakuk tarafından yaptırıldı.

Kilisenin yapımı için emir buyurmuş Kral Gökok (kral Gagik). Elinde "And kadehi" ile oturuşu ve hatta fiziksel özellikleri onun bir Kıpçak Türkü olduğunu söylüyor.
Ben değerli okurların dikkatini hem de Gagik kelimesinin anlamına yöneltmek istiyorum.
Gagik ,gök ve ok kelimelerinin birleşmesinden yaranmıştır. Yani, sözkonusu şahıs burada GÖK-OK isimli Türk hükümdarıdır. Biz biliyoruz ki, eski Türklerde okla ilgili, ÜÇOK, BOZOK, GÖKOK gibi sözbirlikleri oluştukça, bazen isim, bazense aşiret, boy adresi sıfatını bildiriyordu. GAGUK ta aynen öyle GÖKOK'tur.

Kilisenin yapımı için emir buyurmuş Kral Gökok (kral Gagik). Elinde "And kadehi" ile oturuşu ve hatta fiziksel özellikleri onun bir Kıpçak Türkü olduğunu söylüyor.
Bu arada Akdamar Kilisesi'nin dış duvarında Kral Gagik'in de kabartması vardır. Resimde o dönemin Türk etnik elbisesinde, kıyık gözlü ve kalpaklı bir Kıpçak Türkü bağdaş kurarak oturur.

En Ermeniyanlısı tarihçi bile bu kişinin Ermeni olduğunu iddia edemez. Bu nedenle, Ermenilerin bu konuyu şöyle anlatıyorlar ki, sanki kral Gagik Abbasi halifelerinden asılı olduğu için böyle giymek zorunda kalmıştır.

Peki soralım : Abbasi halifeleri asla Gagik'in giydiklerinden giymiyorlardı üzerlerine, o zaman Gagik'in üzerindeki elbiseler kime ait?
Burada yine Ermeni yalanı başlıyor işte. Meğerse Abbasilerin emrinde bulunan askerleri gibi giyinmek zorunda kalmıştı.

Ve kendi kendimize soruyoruz...

Neden Gagik Vasılı olduğu halifenin kendisi gibi değil de, onun askerleri gibi giyiniyor? Hem Abbasi halifesinin askerlerinin hepsi Türk değildi ki !
O zaman Türk olan ve bağdaş kuran Gagik'in kendisi Türktür. Hem , Oğuz Kağan'dan beri tahta oturan tüm Türk hükümdarlarının bu biçimde giyinmek ve oturmak geleneği vardır.
Böylece tüm söylenenlerden de görüldüğü gibi ve isimlerden de belli olduğu gibi, Akdamar Kilisesi'nin inşaat emri işte Gökok tarafından papaz Manuel'e verildi ve o da yaptırdı. Kilisenin adı da tesadüfen Akdamar değil ki, eğer Haylar yaptırmış olsaydı, ismi de Hayca olurdu.

Zira Ermenice Akdamar kelimesinin anlamı yoktur. Diğer başka dillerin hiç birisinde de bu kelimenin anlamı yok. Bu sadece Türkçe izah edilen bir söz birleşmesidir. Peki, eğer bunu Ermeniler yapmış olsaydı, o zaman neden Ermenice bir isim bulamadılar? Biz biliyoruz ki, her bir halk neyi yaratmışsa, ona ismini o veriyor ve bu örneğin o halka ait olduğunu herkes kabulleniyor.

Türkler tarihte yoğurdu icat etmişlerdir, tüm dünya dillerinde yoğurtsa, yoğurt gibi söylenir. Akdamarı da Türkler yapmış ve isminide tüm dillerde Akdamar gibi söylemektedir. Bunun tersi mantığını kanıtlamaksa sadece mümkün değil.

Akdamar sözü ak, beyaz, nur, ışık kelimesinden, damarsa insanın vücudunu dolaşarak ona hayat veren yol kelimelerinden türemiştir. Akdamar ışık yolu, süt yolu anlamına gelmektedir. Sütün de renginin beyaz olduğunu dikkate alırsak, henüz şamanizm döneminden tanrıcı Türklere belli olan süt yolu, bugün Türklerin Samanyolu dediği o kozmik uzay ile ilgilidir.

Yani, bu kilise evrene bağlanmak, kozmik ilişkiye girmek, aydınlık yola kavuşmak için Türklerin inşa ettiği bir tapınak. Akdamar Kıpçaklarındır.

Ama Ermeniler bunu çok uydurma bir şekilde anlatıyorlar. Onların anlatması şudur: Sözümona papaz Manuelin Tamara adlı bir güzel kızı oluyor ve bunu ada kenarında yaşayan bir genç adamı seviyor. Aynı adam her akşam yüzerek adaya gelerek Tamara ile görüşüyormuş. Bir gün papaz bundan haberdar oluyor ve bakıyor ki, Tamara yine feneri yaktı ve genç erkek yüzerek kiliseye doğru geliyor. Papaz feneri söndürüyor, genç yolu şaşırararak boğuluyor ve "Ah-Tamar" diye bağırarak ölüyor.

Bu hiç bir bilimsel dayanağı bulunmayan, çok saçma bir yorum, ancak Hayların geleneğine uygun bir durum. Akdamar Kilisesinin Kıpçak Türklerine, yani Azerilere ait olmasını kanıtlayan diğer olgular da var. Bunlar kilisenin üzerinde kabartmayla yapılmış resimler. Bunlardan biriyle alakalı yukarıda konuşmuştuk. Kilisenin üzerinde değişik sayıda kalpaklı Kıpçakların oturduğu ve ibadet ettiğini gösteren kabartma resimleri var.

Bilindiği üzere, eski Yunan kaynaklarında Kıpçakların bir başka ismi Şişkalpaklılar'dır. Aynı zamanda, Dağlık Karabağ'da yerleşen insanların büyük çoğunluğu Albaniya'dan ve bu yerin büfusu kalpaklı Kıpçaklardan, Hunlardan. Örneğin, Ağdam'da Şişkalpaklı köyü var ve bu köyün orada olması da yine de söylenenleri kanıtlayan bir esastır.

Ayrıca, yine Akdamar Kilisesi'ni üzerinde taş kabartmayla at sırtında 180 derece dönerek Anadolu Barsı'na ok atan bir Kıpçak savaşçısının resmi var. Tüm tarihçiler , Kramer'in de , Bartold'un da, Marr'ın da, Şopen'in de aynı zamanda tüm türkologların ve tüm dünya tarihçilerinin tartışmasız olarak kabul ettikler bu resim Türklere, Hunlara aittir.
Kıpçak Türkü bir Savaşçı, Part atışı ve bir Anadolu Pars'ı. Eğer Akdamar gerçekten bir Ermeni kilisesi ise , o zaman Türk Savaşcısının burada ne işi var?

Kabartmada yansıyan Kıpçak komutanın başı üzerindeki külah da Samur derisinden yapılmış Kırgız, Kıpçak külahı. Ortaya bir soru daha çıkıyor. Eğer Akdamar kilisesini Ermeniler yapmış olsalardı, kendi kiliselerinin üzerine Kıpçak resmini yerleştirir miydi? Birçok kabartma resimler bozulmuştur ve onların yerine başka eklemeler yapılmıştır.

Bizim Hudavenk veya Hoting dediğimiz Kelbecer bölgesinde bulunan başka bir manastırın mimari yapısına bakınca Akdamar Kilisesi'nin tamamen benzer bir yapıda olduğunu göreceğiz. Bu tapınak 5.-6. yüzyıllarda Alban knyazları tarafından yaptırılmıştır. Hatta Alban hükümdarı Hasan Celal tarafından sonraki dönemlerde esaslı biçimde restore edilmiştir. Hasan Celal'in karısı Mine Hatun'un da burada gömüldüğü de söylenmektedir. Bu kilise Ağdere-Kelbecer şoşeyolu üzerinde Bağlıpeye köyünde. Zamanında Mikitar Gos bu tapınakta olmuş, anı olsun diye burada taşların üzerine resim de çizmiştir.

Ancak yerel insanların anlattığına göre 1930-1940 lı yıllarda Ermeniler gelerek bu tapınağın üzerindeki kabartmaları sökmüş, resimleri dağıtmış ve yazıların üzerini kazımışlardır. Bu durumda ne Ermenistan'daki ne de Azerbaycan'daki kiliselerin ne de Ermenilerin olduğu sanılan kiliselerin hiçbirisi Ermenilere ait olmadığının göstergesidir. Bu kiliselerin hepsi Azerbaycan kiliseleridir.

[caption id="" align="alignnone" width="987"]Bild könnte enthalten: Text HİKMET BABAOĞLU KİTABINDAN DİĞER TÜRK YAPITLARI VE AKDAMAR MİMARİSİ[/caption]

Hikmet BABAOĞLU - BAKÜ, 2011
Azerbaycan Türkçesi, Rusça, İngilizce ve Türkçe olarak

AKDAMAR KİLİSESİ

Gevaş İlçesi’nin sınırları dahindeki Akdamar Adası'nda yer almaktadır. Adanın güneydoğusuna kurulmuş olan kilise, Kutsal Haç adına Vaspurakan Kralı I. Gagik tarafından 915-921 yılları arasında Keşiş Manuel'e yaptırılmıştır. Kilisenin kuzeydoğusundaki şapel 1296-1336 tarihlerinde; 1462'de yenilenen kilise, 1703'teki depremde zarar gördüğünden 1712-1720 tarihleri arasında tekrar onarım geçirmiştir; batısındaki jamaton 1763 tarihinde; güneyindeki çan kulesi 18. yüzyıl sonlarında ilave edilmiştir. Kuzeyindeki şapelin ise, tarihi bilinmemektedir. İlk yapıldığında saray kilisesi olan yapı, sonradan manastır kilisesine dönüştürülmüştür. 2007 yılında geçirmiş olduğu restorasyon sonucunda Anıt Müze olarak hizmete girmiştir. (ve ibadete açılmıştır!)

Kilisenin figürlü repertuarı oldukça zengindir. Bunun yanında İncil ve Tevrat'tan alınmış çeşitli sahneler bulunmaktadır. Yunus Peygamber’in denize atılması, Hz. Meryem ve kucağında İsa, Adem ile Havva'nın Cennet'ten kovulması, Hz. Davut ile Kral Goliat'ın mücadelesi, Samson Filistinli ikilisi, ateşte üç ibrani genci, Aslan ininde Daniel sahneleri bunların başlıcalarıdır.

Batı cephede Kral Gagik'i kilise maketini sunarken gösteren bir sahne yer almaktadır. Dört yöndeki alınlıklarda İncil yazarları boydan tasvir edilmiştir. Bunlardan başka cephenin alt ve üst kesimlerinde, asma sarmaşığından oluşan kuşaklar dolanmaktadır. Bu kuşakların içlerinde çeşitli dünyevi sahneler işlenmiştir. Av sahneleri, çesitli hayvanlar, güreşçiler ve sarayla ilgili bir çok sahneye yer verilmiştir.

Ayrıca doğu cephenin tam ortasında asma sarmaşığı bordürünün içerisinde Abbasi Halifesi Muktedir başı haleli, bağdaş kurmuş vaziyette bir elinde kadeh, diğer elinde üzüm tutar vaziyette, tasvir edilmiştir.

Dini ve dünyevi sahnelerden başka, hayvan figürleri yönünden de bir çesitlilik göze çarpmaktadır. Aralarda serbest biçimde, asma sarmaşıkları içerisinde ve çatıların alt kesimlerinde bu zengin hayvan figürlerini görmek mümkündür.
Kilisenin içerisini de günümüzde büyük ölçüde bozulmuş olan freskler süslemektedir. Bu fresklerde genel olarak Hz. İsa ile ilgili konular işlenmiştir.

Düzgün kesme taş malzemeyle inşa edilen yapıda, dış cepheleri süsleyen mimari plastik, kiliseye etkin bir görünüm kazandırmaktadır. Abbasi yoluyla Orta Asya Türk sanatı etkilerini de üzerinde barındırması önemini arttırmaktadır.

“Bu bölgede yaşamış nesli tükenmiş ya da hâlâ yaşamını sürdüren 30’a yakın kuş, yırtıcı hayvan türlerini belirledim. Bunların içinde anadolu parsı bile var. Anadolu parsı 1970’te yok oldu. 1100 yıl önce yaşayan şimdi de yaşamını sürdüren örneğin toy kuşu, ötücü kuğu, dağ keçileri ve geyikler hâlâ yaşıyor ancak çok nadir olarak izlenebiliyor. Bu konuda birçok sanat tarihçi araştırma yapmış. Bu rölyefler bir biyolog tarafından değerlendirilmediği için hayvanların isimlendirilmesinde yanlışlar yapılmış. Kilise üzerinde beş ayrı rölyef kuşağı var. Temeldeki iki kuşak inanç ve kültürle ilgili görüntüler. Daha yukardaki kuşaklar ise yörede yaşamış hayvanlarla ilgili.”

Yrd. Doç. Dr. Özdemir Adızel
Van 100’üncü Yıl Üniversitesi (YYÜ)
Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi
VAN Valiliği

 

SARI GELİN TÜRKÜSÜ TÜRKLERİNDİR


Türküyü sahiplenmek isteyen Ermeniler neden bu Türkçe yazdıklarını kendilerine sormuşlar mıdır? Ermenice Sarı - Değn , Gelin - Hars 'tır. Eğer Ermenilerin çok haşlarına gidiyorsa Ermenice "DeğnHars" türküsünü olarak bestelemeleri daha doğru olur diye düşünüyorum....(Yazar,Türkiye, Kazakistan, Ukrayna ve Azerbaycan arşivlerinden yararlanmıştır)
Ruhunun önünde saygıyla eğiliyorum, Sarı Gelin...

Azerbaycanlı Gazeteci Türkiyeli Sanatçıya Dava Açıyor

Hikmet Babaoğlu

“Türkiyeli sanatçının Azerbaycan folklor örneğini ermeni şarkısı gibi taktim etme çabası hukuki açıdan sorumluluk yaratır.”

Türkiyeli sanatçı Sezen Aksu yeni albümünde Azerbaycan folklor örneklerinden “Sarı Gelin” şarkısını Ermenice okuyacağını ve şarkıyı ermeni halk şarkısı gibi sunacağını açıklamış.
Yalquzaq.com-a konuşan, “Sarı Gelin” şarkısının araştırmacısı, Azerbaycanlı araştırmacı-yazar Hikmet Babaoğlu Sezen Aksu şarkıyı ermeni şarkısı gibi sunacağı taktirde uygun uluslararası hukuk teşkilatlarına baş vurmayı planladığını söylemektedir.

Babaoğlu, Azerbaycan halkının milli folklor örneğinin ermeni halk şarkısı gibi sunulmasının kabul edilemez olduğunu da sözlerine eklemiştir: “Böyle eserlerin korunması için Bern Sözleşmesi mevcuttur. Sözleşmenin 15. maddesine uygun olarak zıhni ve folklor örneklerinin korunması hukuka bağlıdır. Azerbaycan ve Türkiye sözügeçen Sözleşmeye katılmış durumda. Yanı mezkur devletler Sözleşmeden ileri gelen taleplere uymak zorundalar. Türkiyeli sanatçının Azerbaycan folklor örneğini ermeni şarkısı gibi taktım etmesi hukuki açıdan sorumluluk yaratan haldir ve uygun adımlar atmayı düşünüyoruz”.

Azerbaycanlı yazar hali-hazırda konuyla bağlı uygun hukuk kuruluşları ile danışmalara başladıklarını de sözlerine ekledi: “Böyle davranış Azerbaycan yasalarına ters düşer. Folklor örneklerimizin korunması hakkında kanunun var olduğunu dikkate alırsak, “Sarı Gelin”in de kapsamiçi olduğunu söyleme hakkımız vardır”.

Onu de ekleyelim ki, Hikmet Babaoğlu “Akdamardan Sarı Geline ermeni yalanı” adlı araştırma eserinde “Sarı Gelin”i ayrıca araştırma konusu edinmiş, onun yaranması ve Azerbaycan halk yaratıcılığına ait olmasını tarihi delillerle kanıtlamıştır. Araştırma sonucu şarkının yaratıcısının Sinan adlı bir şahıs olduğu gün yüzüne çıkartılmıştır. Şarkının ait olduğu coğrafya ise hıristiyan kıpçakların yaşadığı topraklar gibi tanımlanmaktadır.

Araştırma sonucu belli olmuştur ki, şarkı yalnız Kafkaslarda değil, türklerin yaşadığı başka topraklarda da geniş yayılmıştır. Şarkının hatta hıristiyan kıpçakların yaşadığı Azov denizine kadar yayıldığı araştırma sonucu tespit edilmiştir. Hatta Ukrayna arşivlerinde araştırmalarda bulunan Babaoğlu adı geçen ülkede şarkının “Axı saçın örmezler, Seni bana vermezler” şeklinde versiyonunun kıpçak folklor örneği gibi muhafaza edildiğini öğrenmiştir.

Bakı, Yalquzaq basını
15.03.2012
Hikmet Babaoğlu
“Akdamar'dan Sarı Gelin'e Ermeni Yalanı”
Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2018, 03:10
YORUM EKLE