BOZKIR KÜLTÜRÜ - Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun

BOZKIR KÜLTÜRÜ - Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun

BOZKIR KÜLTÜRÜ


Bozkır kültürünün kökeni, bilim dünyasındaki tartışma konularından bi­ridir. Birçok Batılı araştırıcıya göre atı ehlîleştiren, demiri işleyerek ondan alet ve silâh yapan ve böylece bozkır (atlı göçebe = savaşçı çoban) kültürünü yaratanlar HintAvrupalıların Avrasya' daki ataları idi. Ancak W. Koppers, O. Menghin, F. Flor, W. Schmidt gibi kültür tarihçileri bu konuda Türklerin tesirini kabul ederler.

Koppers'e göre "atın ehlîleştirilmesi ve atlıçoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı, ka­vimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde fevkalâde neticeler doğurmuştur. Tarihî bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir."

Menghin de "atı ehlîleştirmek ve umumiyetle hayvan yetiştirmek gibi medeniyet tarihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları ile yakından ilgili" olduğunu belirtir. Ona göre "Türk kültürünün dünya tarihinde iki ba­kımdan kesin tesiri" olmuştur. "Bunlardan biri, hayvan besleyiciliği geliş­tirmek ve yaymak suretiyle ekonomik; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile sosyaldir.

Flor'a göre "Türklerin ataları tarafından at ehlîleştirilerek insanlık hiz­metine sokulmuş"tur ve "atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tari­hinde, pek mühim ve tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür merhalesi"dir.

Schmidt ise şöyle demektedir: "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir za­manda avcılık hayatından hayvanları ehlîleştirmeğe geçen ilk kavim Türkler olmuştur. At Türkler tarafından ehlîleştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedir." (Kafesoğlu 1996: 207210).

Batılı araştırıcıların yukarıdaki görüşlerini aktaran İbrahim Kafesoğlu yerleşik kültür ile bozkır kültürünün mükemmel bir karşılaştırmasını yapar:

"Yerleşik kültür, hiç olmazsa kuruluş devresinde, yalnız, dar manada bir ailenin ihtiyacını karşılayacak ölçüde belirli bir toprak parçasını işlemekle yetinmiş iken, Bozkırlı'nın kültürü, aile efradından başka yüz binlerce hay­vanı ve geniş otlakları göz önünde tutmak zarureti yüzünden daha başlan­gıçta 'yaygınlık' vasfına bürünmüştür."

"Yerleşik insan, elindeki küçük arazinin sağladığı imkânlarla sınırlı kalmak mecburiyeti karşısında bir nevi tevekküle bağlanırken (yerleşiklerde dinî tutkunluk burdan doğuyor), bozkırlı, sürülerin karnını doyurmak için yeni yeni otlaklar peşinde iklimden iklime koştuğundan 'dünyayı dar gören' bir tip hâlinde gelişmiştir."

"Ekonomik vasıtayı değerlendirme bakımından yerleşik insan daha çok oturmağa', âtıl kalmağa mahkûm bulunurken, bozkırlı, daima hareketli bir yaşayışın takipçisi olmak durumuna girmiştir."

"Yerleşik insan, bir ailenin sınırlı menfaatleri dışında herhangi bir hak davası gütmeğe ve daha geniş bir cemiyet yapısının gereklerini düşünmeğe ihtiyaç duymazken, bozkırh, kalabalık sürülerini türlü manevralarla kışın ayrı, yazın ayrı ve birbirinden uzak mesafelere götürmek; otlakları ve suyu silâhla muhafaza etmek; hayvanların yaylak ve kışlaklarda barındırılması, çeşitli hastalıklardan korunması, tedavi edilmesi gibi maharetlerde yatkınlık kazanmak; gerektiğinde otlak ve kaynakları ortaklaşa kullanabilme için diğer sürü sahipleri ile anlaşmalar yapmak ve aralarındaki haksızlıkların, anlaş­mazlıkların halli için bir hakem heyeti ve başkanlığı tesis etmek; nihayet besicilikçobanlık zamanla geliştikçe çok geniş arazi üzerine yayılan, şiddetli rekabetlerden bunalan kabilelerin toplanarak müştereken mücadeleye hazır tutulması zaruretinin doğurduğu daha kuvvetli bir teşkilât kurmak, buna meşruiyet' kazandırmak gibi hukukî yollar aramak zorunda kalmıştır."

"Böylece bozkırh, çobanlığın geliştirdiği sevkidare kabiliyeti ve emretmeitaat alışkanlığını 'hayvan sürülerinden insan kütlelerine intikal ettir­mek' suretiyle beşeriyet tarihinde çok etkili bir dinamizm içine girerek bam­başka bir dünya görüşü elde etme şansına erişmiştir."

"Bu durum bütün sosyal, ekonomik, hukukî cepheleri ile tarihte ilk •sosyal organizasyon'un açık belirtisinden başka bir şey değildir" (Kafesoğlu 1996:210211).

Bozkırlının sahip olduğu bu özelliklerin Türkler açısından meydana ge­tirdiği sonucu da Kafesoğlu şöyle ifade eder:

"Gerçekten Türk siyasî ve sosyal hayatında ata kutluluk derecesinde değer verdiren ve destanlarında, yeminlerinde bağlılığını dile getirdiği demir ve demirciliği de aynı kutsal mertebeye yükselten bu kültür, Türklerin atala­rını diğer topluluklardan çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına gö­türmüştür. Savaşçılık kabiliyetini iyice güçlendiren demirciliği yanında, otlak ve su için mücadeleler dolayısiyle metaneti artan bozkırlı, aynı zaman­da, huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı hissi ile do­nanması gerektiğini de öğrenmiş ve insan kütlelerini sürekli olarak barış hâlinde tutabilmek için toplulukta herkes tarafından riayeti zarurî bir 'hukuk' düşüncesine ulaşmıştır. Bu, 'devlet' fikrinin doğuşudur. İşte savaşçılığına, hukuk fikrine ilâveten yine at sayesinde sağladığı iptidaî, uyuşuk 'yerli' kütleleri zihin durgunluğundan kurtararak, insan iradesine sonsuz faaliyet ufukları açan sür'at kavramı ve maddî araç olarak sahip bulunduğu demir vasıtası ile Türkler, kendilerine bağladıkları insanları idare etmek üzere yer­yüzünde ilk siyasî kadroları vücuda getirmiş, ilk kanun koyucu millet ol­muştur." (Kafesoğlu 1996: 213).
Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2018, 20:30
YORUM EKLE