Kıpçaklar özellikleri, Kıpçaklar hakkında kısa bilgi, Kıpçaklar ve Oğuzlar

Kıpçaklar özellikleri, Kıpçaklar fiziksel özellikleri, Kıpçaklar hakkında kısa bilgi, Kıpçaklar ve Oğuzlar, Kıpçak bayrağı, Kuman Kıpçak şivesi

Konumuz: Kıpçaklar özellikleri, Kıpçaklar fiziksel özellikleri, Kıpçaklar hakkında kısa bilgi, Kıpçaklar ve Oğuzlar, Kıpçak bayrağı, Kuman Kıpçak şivesi

I- Kıpçak ve Kuman Kelimelerinin Açıklaması

Kıpçak, bir Türk kavmi ve bu kavmin rehberliği altında kurulan kavimler birliği­nin adıdır. Kelimenin asıl şekli Kıvçak (Kıpçak) olup daha sonraları seslerin değiş­mesiyle Kıfçak, Hıfçak, Hıfçah şekillerinde söylenmiştir. Uygur vesikalarında bir şahıs adı olarak geçen bu kelime, Kaşgarlı Mahmut’un eserinde Kıvçak şeklinde geçmektedir.[1]

Kuman kelimesini açıklayacak olursak aslen Hakas-Altay Türkçesi grubunda gö­rülen bu kelimenin manası “soluk, solgun, sarımtırak”tır. Bu kelime Kaşgarlı’nın eserinde de “kırmızı ile sarı arası bir renk” olarak geçmektedir.[2]

Kıpçakların adı birçok kaynakta farklı şekilde anılmıştır. Onlara Bizanslılar; Kumanos, Kumanoi, Cumanus, Komani, Ruslar; Polevets, Almanlar ve diğer bazı batılı milletler Falben, Falones, Valoni, Valwen, Pallidi, Ermeniler; Xartex, Macarlar; Kun demişlerdir.[3]Kuman adının önceleri bir şahıs adı olduğu, daha sonraları ise bütün bir kabileyi ifade eden bir ad şekline geldiği düşünülmektedir. Ayrıca Rus vakianamelerinde Kuman adını taşıyan bir başbuğun varlığından da bahsedilmekte­dir.[4]

Kıpçaklara yukarıda yazdığımız isimler dışında İmek (Yemek) ve Kimek adları da verilmiştir. Arap coğrafya eserlerinde İrtiş boyunda Kimek (Kemek) adlı bir kavmin yaşadığı ve bu kavmin Oğuzların kuzeyinde gayet ge­niş ve batıda İdil veya Kama nehrine kadar yayılmış olduğu kaydedilmiştir. Daha sonraları ise Kıpçaklarla birlikte Kanklı (Kanglı) kavminin de adı geç­mektedir.[5]

Kıpçaklara birçok adın verilmesi şöyle izah edilmektedir:

Rusça, Almanca ve Ermenice olarak Kıpçaklara verilen isimlerin manası açık sarı ve saman renginde olan sarı saçı ifade etmektedir. Yani bu üç dilde de Kumanlara takı­lan isim bir kavim adı değil de, bu kavmin sarışın, -daha doğrusu sarılı-kırmızılı saçlı- olduklarını ifade etmektedir. Sonuçta, Kumanlarla temas kuran bu üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler Kumanları sadece sarışınlar olarak ad­landırmışlardır. Macarca’daki Kun adının Kuman’dan geldiği muhakkaktır. Kuman herhalde bir şahsın adı idi ve sonraları bir uruğ adı olmuş, böylece Kıpçakların herhalde en batı kısmını teşkil ederek, Bizanslılar ve Macarlar bü­tün Kıpçak camiasını Kuman ve Kun ismiyle tanımışlardır. Kıpçak adının ne ifade ettiği bilinmemektedir.[6]

II- Kıpçakların Kökeni

Birkaç kişi dışında bütün tarihçiler Kıpçakların bir Türk boyu olduğunda birleş­mektedirler.

Kıpçaklar üzerine ilk defa geniş bir araştırma yapan bilim adamı Marguart’tır. Marguart Kumanları Uzak Doğuda Amur nehri dolaylarında yaşadığını ileri sürdüğü Murga adlı bir Moğol kavminin Kun kabilesine bağlamaktadır. Ancak onun kaynaktaki birçok kelimeyi yanlış okuması dolayısıyla bu konuda­ki fikirleri kabul görmemiştir. Daha sonraları ise onun yaptığı yanlışlar bazı tarihçiler tarafından düzeltilmiş ve Kumanların Moğollara dayandığı fikri be­nimsenmemiştir.[7]

Kumanların ırki özellikleri bazı araştırmacıları, Kumanlar ile Ari ırkları arasında ilişki kurmaya sevk etmiştir. Türkleri gerek soy gerekse kültür bakımından Moğollardan pek ayıramadıkları bilinen Marguart, Pelliot, Barthold ve Rassovsky gibi batı­lı bilginler, tam Türk olarak saymadıktan Kuman-Kıpçak tipinin nihayet Moğol böl­gesinde Türkleşmiş bir Hint-Avrupalı kavimden ileri gelebileceği üzerinde durmuş­lardır.[8]

Bahaeddin Ögel, Kıpçakları Kuzey Türklerinden kabul eder. Ona göre, Kuzeyba­tı Sibirya’da İrtiş nehri ile Ural nehri arasında yaşayan Türkler için genel olarak Kıpçak adı kullanılmıştır.[9] Kaynaklarda Kimek, Kun gibi Türk zümreleri yanında zaman zaman Başkurt, Uz ve As gibi müstakil sayılan boylar da Kıpçaklar içerisinde veya onlarla birlikte zikredilmişlerdir. Bazı tarihçilere göre de Kıpçak, Kanglı, Ki­mek ve Kun gibi kabileler geniş anlamda Kıpçak zümresinin ayrı şubelerinden iba­rettir.[10]

Rassovsky, IX. ve X. yüzyıllarda İrtiş ve Ural arasındaki Kimek adlı Türk kavmini Kuman olarak değerlendirmektedir. Ona göre bunların bir oymağı Kıpçak idi. X. yüzyıldan itibaren Kıpçak adı bütün Kimeklere verilen bir isim olmuştur.[11] Kıpçakları Batı Göktürk topluluklarından bir kütle olarak görenler­de vardır. Bunlar da Kıpçakları İrtiş boylarındaki Kimeklere dayandırmakta­dırlar.[12]

Türk mitolojisine göre Kıpçaklar

Oğuz Hanın bir evlatlığı idiler. Oğuz Han Destanı’na göre, Kıpçak’ın babası bir savaşta ölünce Oğuz Han Kıpçak’ı evlatlık olarak almış ve yetiştirmiştir. Oğuz Han, Kıpçak büyüyünce kuzey bölgelerinin idaresini ona vermiştir. Böylece bu bölgeler Kıpçak’ın soyundan gelen Kıpçak Türkleri ile dolmuştur.[13] Sonuç olarak birkaç tarihi dışında tüm tarihçiler menşe itibariyle Kıpçakların Türk oldukları konusunda hem fikirdir­ler. Oğuz Destanında geçen Kıpçaklarla ilgili bilgilerde bunu destekler nitelik­tedir.

Kıpçakların tarih sahnesine çıkması ve tarihteki rolleri üzerine Rassovsky şunları yazmaktadır: “IX. ve X. yüzyıllarda İrtiş ve Ural arasında Kimek adlı bir Türk kavmi yaşamıştır. Bunlar Kumanlardır. Bunların bir oymağı Kıpçak idi. X. yüzyıldan başlayarak Kıpçak ismi yavaş yavaş bütün Kimeklere ad oldu. Uzak doğuda Kıtay devletinin kuruluşu bozkır halklarını harekete geçirdi. Kıpçaklar bu yolla güney ve batıya ulaştılar. Bu ilerleyiş Orta Ural ile Don-Dnyeper arasındaki geniş bir cephede meydana geldi. Kendi önlerindeki Oğuzları kovalayıp takip etmeleri yaklaşık otuz sene devam etti.

Kıpçak Devleti

Kıpçak devleti İrtiş ve Balkaş Gölü’ne kadar uzanır hale gelmişti. Kuzey sınırları Sibirya içlerine kadar uzanıyordu. Avrupa’da Kama nehri aşağı mecrası ve Bulgar devleti, kuzeyde ise Ryazan, Novgorod-Syeversk ve Pereyaslavl Rus prenslikleri sı­nırdı. Güney sınırları da Don mansabından Volga mansabına oradan da Hazar Deni­zi ve Aral Gölü kuzeyinde Talaş ve Çu çevresinde Harizm komşusu olarak bulunu­yordu. Bu fevkalade geniş sahada kışın daha çok güneyde konaklıyorlar, yazın ise orman bölgesi kıyılarına Karpatların, Uralların yamaçlarına ve Volga’nın batı kıyı­sındaki yaylalara çıkıyorlardı. Tam manasıyla birlik kuramayıp, ancak tehlike anlarında bazı kısımlarının bir araya gelebildiği Kıpçaklar beş bölükten ibaretti: 1- Orta Asya, 2- Volga-Yayık, 3- Donyeç-Don, 4- Aşağı Dnyeper, 5- Tuna Bölüğü. Batı ta­rafta bulunanların içlerine daha sonradan karışan kavimler olduysa da onlar kısa za­manda Kıpçaklaştılar.”[14]

Tarih itibariyle, ortaya çıkışlarında ortak bir görüş bulunmayan Kapçakla­rın, XI. yüzyılın ortalarından itibaren Kiev Rusya’sı sınır boylarında görünme­lerinden Moğol istilasına kadar süren yaklaşık iki yüz yıllık bir süre Avrasya step bölgesine hükmettiği anlaşılıyor. Kıpçaklar belirtildiği gibi çeşitli bölge­lerde ayrı ayrı etkili hamleler yapıp Türk tarihinde önemli bir yer tutmalarına rağmen büyük bir boy birliği olarak hiçbir zaman belirli bir merkez etrafından toplanıp güçlü bir siyasi birlik meydana getirememişler ve bağımsız bir Kıp­çak devleti kuramamışlardır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, Kıpçak boylarının koyu göçebe olmaları yani göçebelik gelenek ve usullerini titizlikle muhafaza etmeleridir.[15]

III- Kıpçakların Yayıldıkları Sahalar ve Komşuları İle Olan Münasebetleri

A- Kıpçak-Selçuklu İlişkisi ve Türkiye’de Kıpçaklar

Kıpçaklar ile Selçuklular arasındaki ilişkiler 1065 yılında, Alp Arslan’ın ha­nedana ve devlete ait işleri düzene koyduktan sonra büyük bir ordu ile Aral Gölü bölgesi ve Hazar Denizinin doğu kıyılarını dolaşarak Oğuzlar ve Türklerin bir yurdu olan Mangışlak yarımadasına varıp gayri Müslim Türkler ile birleşerek çevre bölgeleri ve tüccarları yağmalayan Türkmenlerle, Kıpçaklara karşı sefer düzenlemesi ile başlar.

Bu seferler esnasında Sultan Alp Arslan Kıpçakların otuz bin kişilik ordusunu bozguna uğratmış ve Kıpçaklardan pek çok kişi ailelerini bırakarak Hazar Denizinde bir adaya sığınmıştır. Başarılı olan Alp Arslan kışı da bu bölgede geçirmiş ve Cazıg adlı Kıpçak boyu komutanı Kafşut’u itaat altına almıştır. Bu arada büyük dedesi Selçuk’un mezarını ziyaret amacıyla Cend, Sabran şehirleri ve Sır derya boylarına varan Alp Arslan’ı, Selçuklulardan ve Yabgu Oğuzlarından sonra buralarda hüküm süren ve Kıpçak soyundan gelen Cend Ha­nı değerli hediyelerle karşılamıştır. Alp Arslan bu Kıpçak hanına dokunmamış ve iyi muamelede bulunmuştur.[16]

Türklere Anadolu’nun kapısını açan 1071 Malazgirt savaşında bazı Kıpçak boy­ları paralı asker olarak Alp Arslan’a karşı Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in ya­nında yer almışlardır. Selçuklular ile Bizanslılar arasında geçen Malazgirt savaşında Bizans ordusunda kendi askerleri dışında Bulgar, Alman, Frank, Gürcü ve Hazarla­ra yanı sıra Türk soylu olan Peçenek, Uz, Kıpçak gibi kavimler paralı askerler ola­rak savaşmışlardır.[17]

Mücadeleler

Kıpçaklar Selçukluların Gürcüler ile olan mücadelelerinde de yer almışlar­dır. XII. yüzyılın başlarında Gürcü kralı ünlü Kıpçak komutanı Atrak’ın kızı ile evlenmiştir. Böylece Gürcü kralı Kıpçakları yanına çekmeyi başarmıştır. Bunun sonucunda uzun zamandır baş edemediği Selçuklulara karşı Kıpçakların desteği ile karşı koymuştur. Gürcü kralı II. David’in daveti üzerine Gürcis­tan’a gelen üç yüz bini aşkın Kıpçak kitlesinden yaklaşık kırk bin kişilik bir ordu oluşturulmuş ve askeri malzemeyle donatılmıştır. Kıpçaklardan büyük destek alan II. David, bunların desteğiyle Azerbaycan, Karabağ, Şirvan ve Do­ğu Anadolu’ya akınlar yaparak Selçuklulara karşı önemli başarılar elde etmiş­tir.[18]

Gürcülere büyük destek veren Kıpçaklar Gürcülerle birlikte 1221’de Borçalı Çayı boylarını ele geçirerek Kür ırmağı havzasına hakim olmuşlardır. Bu ordunun bir kolu da Tebriz de oturan Selçuklu Meliki ile Artuk oğlu İlgazi’nin ordusunu bozguna uğratmıştır. Çoğunluğu Kıpçaklardan oluşan bu ordu daha sonraları Tiflis’i alarak merkez yapmıştır. Ayrıca Şirvan’ı da istila etmişler ve burada bulunan Müslüman Şirvanlılar hükümeti sülalesini haraca bağlamışlar­dır.[19] Bu seferler sonucunda daha da kuvvetlenen Kıpçaklar Selçukların Aran Atabeği olan Ak-Songur komutasındaki orduyu da yenmişlerdir.

1124 yılında yeniden harekete geçen Kıpçaklar Selçukluların büyük oranda hakim olduğu Dmanis (Tomanus), Somkhet (Daşir), Terunakan, Kavazin, Norberd (Yeni Hi­sar), Manas-Gommi ve Nalıncaklar (Kalınca kaya) şehir ve kalelerini zapt etmişlerdir. Haziran ayında ise Ahılkelek ve Çıldır bölgelerine yürümüşlerdir. Buraları da ele geçirdikten sonra Göle ile Erzurum bölgelerini Ispir’e kadar alıp Oltu’ya ulaşmışlardır. Oltu, İspir ve Çorak bölgeleri Erzurum emirliğin­den çıkınca, Kür ve Çorak boylarındaki boşalan bu yerlere Kıpçaklar aileleri ile birlikte yerleşmiştir. Bu tarihten itibaren bu yerler Kıpçaklara yurt olmuştur.20[20]

İttifaklar

Kapçakların bir kısmı Gürcülerle ittifak yaparak Selçuklulara karşı savaşırken, bir kısım Kıpçak kabileleri de Selçuklular ve diğer Türk devletleri ile birlikte ha­reket etmiştir. Örneğin bununla ilgili olarak XI. yüzyılın sonlarında Kirman Sel­çuklularında bir Kıpçak kumandanı önemli derecede rol oynamıştır. Selçuklu hü­kümdarı Sultan Tuğrul’un ordusunda on bin civarında Kıpçak süvarisinin bulun­duğu rivayet edilmektedir. Yine Türkiye Selçuklularında da, ordunun esasını tı­marlı sipahiler oluştursa da Kıpçak askerlerinde bulunduğundan bahsedilir.[21] Ana­dolu’nun birçok yerinde kuzeyden getirilen Kıpçak köleler bulunmuş, hatta bun­lardan bir kısmı Selçuklu sarayı ve ordusu için yetiştirilmişlerdir. XII. yüzyılda kuzeyden İslam ülkelerine sevk edilen Kıpçak köle ve cariyelerin en önemli durak yeri Sivas olmuştur.[22]

Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaaddin Keykubat döneminde Selçuklular ile Kıpçaklar tekrar karşı karşıya gelmişlerdir. 1222 yılında Moğollar Türkistan, İran, Azerbaycan ve Kafkasya’dan sonra Kıpçak İli ve Kırım sahillerinde bulu­nan Suğdak şehrini istila ettiler. Suğdak’ta bulunan bir çok tüccar ve zengin mal­larını gemilere yükleyerek Selçuklulara sığındı. Bu istilalar sonucunda Suğdak şehri oldukça hasar gördü.

Moğolların Kırım sahillerinden çekilmeleriyle burala­ra Selçuklulara tabi olan Rumlar yerleşmeye başladı. Ancak Suğdak şehrine yer­leşme teşebbüsünde bulunan Rumlara Kıpçaklar tarafından çeşitli tecavüzler ve saldırılar yapılması üzerine Alaaddin Keykubat bu ticaret yolunu emniyet altına almak ve Kıpçak saldırılarına son vermek için bu bölgeye sefer yapmaya karar vermiştir. Keykubat bu sefer için Kastamonu uç beyi Hüsameddin Çobanı görevlendirmiştir. Çoban komutasındaki askerler gemilere binerek Karadeniz’e açılmışlardır. Bu sefer sonucunda Suğdak şehri istila edilerek Kıpçak ve Rus beyleri itaat altı­na alınmıştır. Kıpçak hanı bu savaş sırasında on bin kişilik bir ordu ile karşı koymak istediyse de başarılı olamamıştır.[23] Verilen bilgiler ışığında anlaşılıyor ki-Selçuklular yıkılıncaya kadar Selçuklu devleti içerisinde Kıpçaklar her zaman var olmuşlardır.

Türkiye Toprakları

Kıpçaklar Türkiye topraklarına hem Balkanlardan hem de Kafkaslardan farklı zamanlarda girmişlerdir. Anadolu’ya Kafkaslar yoluyla gelen Kıpçakların çoğunluğu Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yer­leştikleri, kalan kısmının ise Orta Anadolu’nun bazı bölgelerine göç ettikleri anlaşılmaktadır.

Anadolu’ya Balkanlar yoluyla gelen Kıpçaklara ise Bizans devleti aracılık etmiş­tir. Bizanslılar kendilerini savunmak amacıyla XI. yüzyıldan başlayarak XIII. yüzyı­la kadar birçok Kıpçak zümresini Anadolu’nun değişik yerlerine yerleştirmiştir. Bi­zans İmparatoru Vazatses zamanında (1222-1254) on binin üzerinde Kıpçak Trak­ya’dan getirilerek Menderes vadisine, Frikya’ya ve Kastamonu civarına yerleştirildi­ği belirtilmiştir.[24]

XHI. yüzyılda Altınorda Devleti ve Mısır Memlüklüleri arasındaki köle ticareti sayesinde de Anadolu’ya birçok Kıpçak köle getirilmiştir. Kastamonu’da kurul­muş Çobanoğulları zamanında Kırım’ın Kefe limanı ve Kastamonu arasında deniz ticareti yapıldığı ve bu sayede Deşt-i Kıpçak’tan Anadolu’ya on bin hanenin üs­tünde Kıpçak Türkü geldiği bazı kaynaklarda geçer.[25] Bu sayede Batı Karadeniz bölgesine önemli ölçüde Kıpçak Türkü yerleşmiştir. Bartın ve çevresi ağızları üze­rinde yapılan araştırmalar bu bölgelerde Kıpçak lehçesinin izlerini ortaya koymuş­tur. Verilen bilgilere dayanarak Karadeniz bölgesinde bazı kötü niyetli devletlerce yapılan ayrılıkçı politikanın aslında hiçbir dayanağının olmadığı, bu bölgelerin Kıpçakların geçiş ve yerleşim alanları olması hasebiyle Türk menşeli olduğu kati­yetle ispatlanmış olur.

İller

Kıpçaklar başta Balıkesir, Bursa, Eskişehir ve Ankara olmak üzere Anado­lu’nun çeşitli bölgelerinde Tatar olarak adlandırılmaktadır. Aslında bunlar Kıpçakların ve Peçeneklerin kalıntılarıdır. Bu kalıntıların kökünü de Kırım ve Kazan Türkleri oluşturmaktadır. Orta Anadolu’da bulunan Çankırı’ya bağlı Kıvçak Köyü, Trabzon’a bağlı Aşağı Kumanit (şimdiki Aşağıçavuşlu) Köyü, Diyarbakır’a bağlı Gomaniayınbirlik (şimdiki Çökeksu) Köyü, Muş’a bağlı Gomagorgo (şimdiki Dallıoz) Köyü, Aydın’a bağlı Arpaz (şimdiki Esenköy), Tunceli’ye bağlı Bomak (şimdiki Düzpelit), Mardin’e bağlı Borsunca (şimdiki Cevizli), Ankara’ya bağlı Bursal (şimdiki Yaylabağ), Malazgirt ilçesine bağlı Koman (şimdiki Yaşaroğlu) Köyü Kıpçak/Kuman kalıntılarıdır.[26]

Kıpçaklar aynı zamanda özellikle XI. yüzyıldan itibaren Kafkaslardan Anadolu topraklarına yoğun bir şekilde girmeye başlamıştır. Kıpçakların Kafkaslardan Ana­dolu’ya girmesiyle Ortodoks Bagratlılar ile birlikte ittifak kurarak Selçukluların elinde bulunan Tiflis, Ardahan, ve Çorak bölgelerini almaları fazla uzun sürmemiş­tir. Selçuklular ile yapılan bu mücadelelerden sonra uç bölgelere tamamen Kıpçak aileleri yerleştirilmiştir. Buna bağlı olarak bugüne kadar, Ahılkelek, Ardahan, Arda­nuç, Oltu, Tortum, Şavşat ve Artvinç bölgesinde oturan yerli halkların konuştukları Türkçe Kıpçak ağzıdır. Ayrıca sarı saçlı, renkli gözlü, uzun boylu olan bu bölge in­sanlarının Kıpçak tipine benzemesi ve Kıpçakların güzelliğini günümüze kadar taşı­dığı su götürmez bir gerçektir.[27]

Kıpçaklar Anadolu’nun değişik bölgelerine farklı zamanlarda yerleşmişler­dir. Özellikle de Karadeniz Bölgesinin Türkleşmesinde önemli roller üstlenmiş­lerdir. Bugün Türkiye’nin birçok yerinde Kıpçak, Peçenek ve Uzlardan kalma yerleşim alanları bulunmaktadır. Bu yerleşim alanlarının bir kısmı tespit edil­mekle birlikte bir kısmı ise Kıpçak boylarının daha başka Türk boylarının içinde eriyerek o boyun ismi altında varlıklarını sürdürmüş olması dolayısıyla tespit edilememektedir.

B- Suriye ve Mısır’da Kıpçaklar

Kıpçakların bu bölgelerdeki faaliyetlerine baktığımız zaman aklımıza gele­cek ilk devlet Memlüklüler olacaktır. Suriye ve Mısır’da Kıpçak unsurlarına yüzyıldan itibaren Eyyübiler devletinde rastlanır. Eyyübiler devletinin ku­rucusu Selahaddin Eyyübi ve halefleri zamanında orduya birçok Memluk alın­mıştır. Memluk kelimesi bizim anladığımız kadarıyla bir kimsenin mülkiyetin­de bulunan esir anlamında kullanılmaktadır.

Bu kelime daha sonraları halife, hükümdar veya emirlerin köle olarak alıp özel bir eğitimle yetiştirerek muha­fız birliklerini oluşturdukları askerler olarak kullanılmıştır.[28] Eyyübi Devleti­nin son dönemlerinde (1240-1250) başta Kıpçak olmak üzere çeşitli Türk kavimlerinden oluşan birliklerin etkisi artmıştır. Özellikle Moğol istilasına uğra­yan Kıpçak bozkırından getirilen Kıpçakların aynı kışlada tutuldukları için ana dillerini unutmadıkları ve zamanda devletin askeri ve idari kademelerinde bü­yük oynadıkları görülür.[29] XIII. yüzyıla Suriye ve Mısıra özellikle Kıpçakların çok gelmesinde Kıpçak bozkırlarında ekonomik durumlarının bozulup, kıtlık ve hastalıklardan hayvanlarının telef olması etkili olmuştur. Bu gibi sebepler­den dolayı Kıpçaklar da Rusların adetlerine uyarak gençlerini parayla satmış­lardır.[30]

Kıpçak köle ve cariyeleri, İslam ülkelerine Anadolu yoluyla sevk edilmiştir. Anadolu’da bulunan Sivas kölelerin mübadele merkezi olmuştur. Menşei Kıpçak ve Kafkas kavimlerinden olan Mısır Memluk Devleti orduları ve bazı Selçuklu devlet adamları olan köleler hep Sivas’ta satılmış veya Sivas’tan götürülmüştür. Eyyübiler zamanında Moğol istilasının sebep olduğu karışıklık sırasında cesaretleri, ok atma ve savaşmaktaki üstün vasıfları, vücut yapılan ve sadakatleri gibi özellikleri sebe­biyle pek çok Kıpçak satın alınmıştır.

Çoğunluğunu Kıpçak ve Harezmlilerin oluş­turduğu bu Türklerden ayrı bir Memluk grubu oluşturulmuş ve bunlar Nil nehri üze­rindeki Ravza Adasına yerleştirilmişlerdir. Kıpçaklardan oluşturulan bu Memluk gurubuna daha sonraları Bahri Memlüklüler (Memaliku’l-Bahriye) ismi verilmiştir. Bahri Memlüklüler başlangıçta Necmeddin Eyyüb’ü güçlendirmişlerse de, zamanla Memluklülerin kuvvetlenmesi Fatımilerde olduğu gibi, Eyyübi sülalesinin de yok ol­masına sebep olmuştur.[31] Böylece Mısır’ın kaderi tamamiyle Bahriye Memlüklülerinin eline geçmiştir.

Mısır’da kurulan Türk Memlûk Devleti, Arapça kaynaklarda Türkiye Devleti olarak geçmektedir. Türk Memlüklülerinin ilk sultanı Melik’üs Salih’in Türk asıllı hatunu Şecerüddür ile evlenen Aybek olmuştur. Memlüklü Devletinde Kıpçaklar devletin idari ve askerî yapısında genel olarak etkili olmuşlardır. Türk Memlüklü Devleti içerisinde tarihe geçmiş ve menşe itibariyle Kıpçak olan Kutuz, I. Baybars ve Kalavun gibi komutanlar ve sultanlar vardır.

C- Hindistan’da Kıpçaklar

Hindistan’daki Kıpçakları anlatmak istersek ilk olarak aklımıza gelecek devlet Delhi Türk Sultanlığıdır. Bu devlet içerisinde Kapçaklar genelde Şemsiyye hanedanı (1211-1266) ve Balaban hanedanı (1266-1290) arasında etkili bir rol oynamışlardır.

XIII. yüzyılın başlarında kurulan ve bu yüzyıla damgasını vuran, Hindistan’da Türk kültürünün ve İslamiyet’in yayılmasına önderlik eden Delhi Türk Sultanlığında Kapçak­lar önemli bir role sahiptirler. Şemsiyye hanedanı ve Balaban hanedanı dönemlerinde devlet bizzat Kıpçak menşeli sultanlar tarafından yönetilmiştir.[32]

Delhi Türk Sultanlığının kurucusu Türk komutan Kutbeddin Aybeg’dir, 1211 yılında Delhi Türk Sultanlığının başında Aybeg’in kölesi ve Türkistan’daki Kıpçakların İlbari kabilesinden olan Şemseddin İltutmuş bulunmaktadır.[33] İltutmuş taht’a çık­masından itibaren ülkeyi bölünme tehlikesinden kurtarmak ve kuvvetlendirmek için çaba sarf etmiştir. Sultan İltutmuş Delhi Türk Sultanlığının en büyük devlet adamı ünvanı ile birçok kaynakta anılmaktadır. Bazı tarihçiler onu Hindistan’daki Türk Sultanlığının gerçek kurucusu olarak kabul ederler.

Delhi Türk Sultanlığını Kutbiler ve Şemsilerden sonra 1266-1290 tarihleri ara­sında Balaban ailesi yönetmiştir. Bu ailenin başı Gıyasuddin Balabandır. Balaban ai­lesi Kıpçak kabilelerinden Alp-eri (İl bari)ye mensuptur. Gençliğinde Moğolların eline esir düşen Balaban önce Bağdat’a oradan da Gürecat’a götürülmüştür. Daha sonraları ise satın alınarak Delhi’ye götürülmüştür. Kısa bir süre sonra Sultan İltutmuş’a satılarak sarayda iyi bir eğitim almış ve vezirliğe kadar yükselmiştir.[34] Bala­ban Sultan Mahmut’un ölümü üzerine Gıyasuddin unvanı ile tahta geçmiştir. İltut­muş gibi Kıpçak Türklerinden olan Balaban döneminde Türk idaresi bütün gücü ile yükselmiştir. Onun anlayışına göre soylu ve asil demek Türk demektir. Hayatı bo­yunca Türk olmayanlara devletin idari kademelerinde yer vermemeye özen göster­miştir. Tahtta bulunduğu süre içerisinde Moğol istilasına karşı başarılı olmuş ve İsla­miyet’in Hindistan’da yayılmasına katkıda bulunmuştur.

Yorumlar (1)
Eşref Kaymak 3 yıl önce
Merhabalar,yazının kaynakça bölümüne nasıl ulaşabilirim?
16°
kapalı