Tarihte Türklük ve Türklerin Anayurdu / Prof. Dr. Lâszlö Râsonyi
Tarihte Türklük / Prof. Dr. Lâszlö Râsonyi




Türklerin Anayurdu

Batılı milletlerin ortaya çıkışlarından daha önce Türklük, dünyamızın en büyük sahnesini teşkil eden Eurasia'nın her çağında ve her köşesinde büyük bir rol oynamıştır.

Çağımızın Rus tarihçileri Eurasia sözü ile yalnız Kuzey Eurasia'yı kastetmişlerdir. Halbuki, Eurasia Avrupanın doğu, Asya'nın orta ve kuzey kesimlerini kaplayan, kapalı tarihî ve coğrafî birlik arz eden, kendine has yaşayış tarzı ile önem kazanan ve iki kıt'a arasında adetâ üçüncü bir kıt'a teşkil eden çok geniş bir ülkedir. Bu ülkenin güneyi Kven-Lün, Pamir, Hindukuş ve Kafkas dağları ile sınırlanır.

Kuzeydeki ormanlar bölgesinden güneye ve batıya doğru Mançurya'nın Khingan dağlarından Karpatlara kadar bozkır sahaları uzanır. Bu bozkırların kuzey ve güney kısımları daha çok koyu kestane rengindeki toprak şeridi ile kaplıdır. Bozkırların güney sınırında bulunan Hazar Denizi ile Aral ve Balkaş Göllerinin kuzey kesimleri boyunca uzanan mümbit mer'alar Altay Dağlarında kesilir, ancak Altayların doğu eteklerinde yeniden meydana çıkarak Khingan Dağlarına kadar, 45'inci kuzey enleminin üstünde devam ederler. Bu şeridin güneyinde uzanan kumlu bozkır, yer yer çöllerle son bulur. Bu kumlu bozkır bölgesi Altay Dağlarından batıya ve doğuya doğru yayılan daha mümbit bozkır şeritlerini birbirine bağlar. Tien-Şan ile Altay Dağları arasında Cungarya kapısı adında bir geçit bulunmaktadır. Kumlu kapı geçidinin kolay geçilen bir yer sanılmaması gerekir; mazinin derinliklerine gidildiği nisbette onun, milletler ve kültürler arasında ayırıcı bir çizgi olduğu anlaşılır.

Passarge tarafından Salzsteppe (Tuzlu Bozkır) adı verilen güney bölgesi, kuzey bölgesinden daha küçüktür; yağışı az ve kapalı havza olması sebebiyle toprağı da tuzludur. Bununla beraber, bazı sahaları verimli topraklarla kaplı olup, sulama yolu ile daha mümbit hale getirilebilir. Irmaklar boyunca hayvan yetiştirmeye elverişli otlaklar da vardır. Bu bölgenin tipik hayvanı devedir.

Passarge'ye göre Steppe, Hettner'e göre Winterkalte Grassteppe denilen koyu siyah kestane renginde toprağı olan esas bozkır, açık bir havza ve daha yağışlı olmasına rağmen sert kontinental, kışın çok soğuk ve kar fırtınalı, yazın umumiyetle kurak bir iklime sahiptir. Yazın ara sıra şiddetli sağanaklar dahi kuraklığı gideremez. Bu bölgenin tipik hayvanı attır.

Daha kuzeydeki nehir vadilerinde ve yüksekliklerde ormanlar bulunmaktadır. Türk dillerinde mevcut olan, kısmen Türlüğün ön tarihi ile ilgisi bakımından önemli ve ayrıca yükseklik ifade eden kelimeler, tanıtmağa çalıştığımız bölgeye ait olabilirler. Meselâ: Or (yükseklik), orman: ağaçlıklı yer, orta Türkçede tağ~tau~dağ kelimesinin Yakutça karşılığıdır (orman). Ötede beride ormancıklarla örtülü bozkır bölgeleri yavaş yavaş kuzeydeki büyük orman bölgesine ulaşır. Arazi güneye nisbetle daha sulak olduğu için, büyük bir kısmı tarım da elverişlidir. Bu otlu şerit, Ural ve Altay arasında tahminen 7-800 km. genişliğindedir.

Bugün, her ne kadar tek taraflı olarak, eskiden olduğu gibi çevrenin ve coğrafî imkânların kaderi belirtme gücüne inanılmamaktadır. G. van Bulck'ın "Ancak muhit gelişmeye imkânlar hazırlar" yolundaki görüşüne katılmıyorsak da, bozkırın zikredilen vasıf ve şartları ile göçebe kültürünün en yüksek derecesi olan atlı çoban kültürünün teşekkülünde büyük bir tesiri olduğunu kabul ediyoruz. Sözü edilen bölge, bu suretle dünya tarihinin en büyük cihangirlerinin meskeni olmuştur. Birçok büyük devletlerin kurucuları ve çeşitli Türk kavimleri bu bölgede yetişerek doğu, batı ve güneye akın etmişlerdir. Türklüğün Anayurdu da burası idi.

Türklerin Anayurdunun neresi olduğunu daha yakından ve kesin olarak belirtmek gerekirse bu hususta birçok nazariyelerin bulunduğunu hatırlatmalıyız.

Klapproth, Vâmbery ve daha bazıları Türklerin Anayurdunu Altay Dağlarında, Radloff bunun doğusunda, hattâ Ramstedt tamamen Doğu Asya'da olduğunu sandılar. Eskiden, Parker, yeni zamanlarda Gahs ve Koppers mukayeseli kültür morfolojisi metoduna dayanarak ve Presamoyed-Paleoasya kavimlerinin tesirlerini de gözönünde bulundurarak, Türklerin anayurdunu yine doğuda, Moğollarla birlikte, Baykal'dan Gobi Çölüne kadar uzanan sahada aradılar. Poppe'ye göre anayurt Orta Asya'dır ve bugünkü Çuvaş Türklerinin dedeleri büyük bir ihtimalle milâdın başlarında batıya göçmüşlerdir. Poppe, Orta Asya sözü ile neyi kastettiğini açıklamaz. Türklerin anayurdu konusunu etraflıca inceleyen Gyula Nemeth'dir. Şöyle ki: En eski Türkçe ile Ural dilleri arasında bağ bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Nemeth aynı zamanda bazı eski Hind ve eski Türk sözleri arasındaki benzerliği de kabul ettikten sonra, şu soruyu ortaya atıyor: Acaba hangi bölgede en eski Türklerle (Burungu Türkler) bugünkü Urallıların ataları komşu bulundukları sırada eski Hind sözlerini alabilirler? Nemeth'e göre bu bölge Batı Asya'da, Aral Gölü çevresi ve belki de Ural ve Altay dağları arasındaki bozkırlarda, bugünkü Kazakistan'da olabilir. Buradaki ikâmetleri, tarih sahnesine çıkışları ve dağılışları safhasına doğrudan doğruya takaddüm etmiş olabilir. Şüphesiz mukayeseli Türk dilbiliminin ilerleyişi, en eski (burungu) Türk dilinin Moğolcaya olan münasebetlerinin belirtilmesi, özet olarak Altay dil biliminin zenginleşmesinde; ayrıca Türkoloji alanında hemen hiç başlamamış olan "Dil Paleontolojisi", kazılarda çıkması umulan zengin eserlerin ve diğer tesadüfî buluntuların incelenmesi, Türk anayurdunun belirtilmesinde geniş ölçüde işe yarayacaktır. Mukayeseli kültür morfolojisi ve eski kültüre ait sonuçlar da bu hususta, karanlığa ışık tutabilir.

Dil bilimi belgelerinin yardımı ile tesbit olunan ve Türk anayurdunda gelişen kültür, oradan benzeri şartları haiz bölgelere de yayılmış ve nomad kültür çerçevesinin en yüksek kademesini teşkil etmiştir. Kısaca, atlı-hayvan yetiştiren kültür adı ile anılmaktadır. Türk menşeli fatih kavimlerin, ancak tarih sahnesinde görüldükleri anda adı geçen kültürün hamili oldukları da iddia edilemez. Bazı bilginlerin kanaatlerine göre, bu kültürü Türklerin en eski cedleri yaratmışlardır. Bu kültürün bazı unsurları daha sonraları diğer kavimlere de geçmiştir. Menghin, Koppers ve diğerlerinin bu konu ile ilgili görüşleri ilerdeki araştırmaların sonucunda birçok yönden düzeltmelere uğrayabilir. Ancak, şimdiye kadar, nomad kültürünün teşekkülü ve diğer kültürlerle olan münasebeti hususunda en esaslı incelemelerin yukarıda adı geçenler tarafından yapıldığı bir gerçektir.

Etnologların Viyana Okulu'na mensup tarihçi Menghin, beşerin yarattığı üç büyük kültür çevresinden biri olan nomad kültürünün gelişmesini ve önemini aşağıdaki şekilde izah eder:

Buz çağının sona ermesi üzerine Baykal Gölü'nden Baltık Denizi'ne kadar uzanan geniş sahada yeknesak bir kültür gelişti. Bu kültürün başlıca özelliği: Kemikten işlenmiş âletler ve yer değiştiren balıkçı-avcı hayat tarzıdır. Buna "miolitische Knochenkultur" denilmektedir. Ural-Altay dil ailesine mensup kavimlerin aslî kültürü bu idi; ancak bunun tesiri Amerika ve Güney Asya'da da görülür.

Bu kültürün çevresi içinde hayvan besleme, önce köpek ve ren geyiğinin ehlileştirilmesi ile başlar. Samoyedler ve Laponlar son zamanlara kadar bu kültürün çevresinde yaşadılar. Fin-Ugorların cedleri de takriben 5-6000 yıl önce aynı seviyede idiler. Aslında tek tanrıya tapan eski göçebe (altnomadistisch) kültürden diğer iki büyük kültür çevresi: "Totemistische Klingenkultur" ve ondan "Rinderhirtenkultur" sığır çoban kültürü gelişti, ayrıca "Pflanzerische Faustkeilkultur" Totemizm ve Şamanizm'den gelen unsurlarla zenginleşerek "nomadizm"in yüksek derecesi olan at besleyen atlı göçebe ve ondan savaşçı çoban bozkır kültürü gelişti. Aynı zamanda bu kültürün bazı esaslı unsurlarını İndogermenler ve Sami kavimleri de almakla beraber, en tipik şekli Altaylı kavimler arasında teşekkül etmiştir.

Menghin ayrıca şunları ekler: "Hülâsa olarak şunu söyleyebiliriz ki, Ural-Altay kavimlerinin iki sahada cihan tarihi bakımından kesin şekilde önemli rolleri olmuştur: 1- İktisadî alanda hayvan yetiştirmeyi geliştirme, 2- İçtimaî alanda ise, olağanüstü devlet kurma kabiliyeti". Schmidt'in de katıldığı etnoğrafya araştırmalarına dayanan bu görüşü, arkeoloji de desteklemektedir. Eskiden çalışkan, fakat devlet kurmaya ehliyetsiz çiftçi kavimlerle meskûn büyük nehirler çevresinde de yüksek kültürler, ancak muharip çoban kavimlerin akınları dolayısiyle teşekkül etmiştir. Dünyanın başka yerlerinde de nerede kudretli ve sürekli devlet kurulmuş ise, orada da muhakkak hayvan yetiştiren unsurlar vardır. Bunun kökü araştırılırsa neticede Ural-Altaylı kavimlerin tesirleri ile ilgisi görülür. Yakın çevrelerde bu tesir kan karışmasından ziyade, manevî sahada olabilir. Devlet kurma kabiliyetinin neden yalnız Ural-Altaylı kavimlere ait olduğu sorulursa bunun cevabı basittir. Ural-Altaylı kavimlerin zikrolunan iki büyük başarısı arasında bir irtibat olması gerekir. Büyük sürülerin idaresi ve bakımı, geniş sahalarda sürekli dolaşma, mer'a ve mülk hukuku bakımından kaçınılması imkânsız çatışmalar, oymak teşkilâtları, hayvan yetiştirici göçebelikle ilgili her şey yekdiğeri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun tabiî sonucu olarak görüş ufku genişler, cesaret, oymağa bağlılık şuuru, hükmetme gururu, teşkilâtçılık kabiliyeti hülâsa, devlet kurmak için bütün vasıflar gelişir. Bu ruhî kabiliyet ve meleke ile yetişen insanlar, çiftçi kavimleri yendikten sonra, sürülerini barındırma imkânlarına da sahip doğuştan hakim unsur ve devlet kurucu oluverirler. Büyük topluluklar halinde iken muvakkat işgal halinde ülkelerin ve kültürlerin tahripçisi olabiliyorlar (Moğollar gibi). Tarih sayfalarının tanıklığına göre, Ural-Altaylı kavimler bu iki zıt (yapıcı ve yıkıcı) durum arz etmişlerdir. (Archeolögiai Ertesitö, 1928:35­38).

Çağdaş İngiliz tarihçisi Toynbee'nin göçebe hayat tarzı hakkındaki görüşleri de umumî olarak aynıdır (A Study of History, III. 8.13.18). Göçebelik birçok bakımlardan çiftçilikten üstün bir meziyettir. Çünkü, başta hayvanların ehlileştirilmeleri, yabanî bitkilerin ehlileştirilmesinden şüphesiz ki üstün bir sanattır. İktisadî bakımdan ise çiftçi, yetiştirdiği ham mahsulü doğrudan doğruya istihlâk ettiği halde göçebe, aslında yenmesine imkân olmayan otları hayvanlara yedirerek onları süte, ete ve yapağıya tahvil eder. Bunun için güç fizikî şartlara uymak gerekir. Bu âmiller çobanlık mahareti yanında askerî kabiliyetlerin de gelişmesini sağlar. İleriyi görüş, sorumluluk duygusu, fizikî ve ahlâkî dayanıklılık gibi. Toynbee aynen şunları söyler: "The Nomad's life is indeed a triumph of human skill" (göçebenin hayatı, hiç şüphesiz insan maharetinin bir zaferidir).

Atlı nomad kavimlerin ve kültürlerinin önemini belirtmek için onların diğer kavim aileleri ile münasebetlerini de dikkate almamız faydalı olacaktır. İlkin Koppers'in fikirlerini belirtelim:

"Önce şu bir gerçektir ki, hayvan yetiştiren nomad kültür İç Asya'da doğmuştur. Diğer taraftan İndogermenlerin bu kültürün yaratıcısı olmayıp, ancak ilk alıcısı oldukları da ispat edilmiştir. Son çağların araştırmalarına göre bu kültürü İç Asya'da Türkler değil, Prototürkler veya Pretürkler geliştirmişlerdir. Bu husus, netice itibariyle, evvelki hükmü değiştirmez".
Koppers "Urtürkentum und Urindogermanentum" adlı eserinde incelemesinin sonucunu aşağıdaki şekilde özetler:

Atın ilk ehlileştirilmesini ve bununla ilgili karakteristik atlı çoban kültürünün yaşatılmasını, kesin olarak İç Asya'da yaşayan eski Türklere kadar dayamak gerekir. Bu başlıbaşına kendine has tarihî başarı olup, dolayısiyle kavimleri ve kültürlerin gelişmesinde özel durumlar ve önemli sonuçlar yaratmıştır. Atı ve umumî olarak çoban kültürünün esas unsurlarını, ilk İndogermenler, eski Türklere borçludurlar. Bu irtibatın doğrudan doğruya veya vasıta ile olup olmadığı hususu henüz çözülmüş değildir. Süvarilik, görünüşe göre, henüz ne eski çoban kültüründe ve ne de İndogermenlik çevresinde umumî ve sistemli bir seviyeye ulaşmamıştı. Süvariliğin düzenli bir şekil almasında ve gelişmesinde komşu kültürlerin de tesiri olmuştur. Burungu (eski) Türklük ve burungu İndogermenlik sosyolojisi pek çok ve esaslı uygunluklar gösterdiğinden her ikisinin "genetik" bağlantıları hususunda şüphemiz yoktur. İç Asya'da kök salan dinî unsurlar da bunu teyid etmektedir. (Belleten: V. 522-23).

Müşterek sosyoloji (mesela: Büyük aile, pederşahî teşkilât, ilk doğanın hukuku, kadın satın alma vb.), ayrıca eski dinî unsurlar (meselâ: Güneş efsanesi, ateşe saygı, başlangıçta tek tanrıya tapma ve bunun gelişmesi ile fonksiyonlarına göre talî tanrıların meydana çıkması ve diğer tabiriyle hypostasis'in teşekkülü vb.) gibi sahalarda bu mutabakat mevcuttur. Ancak Koppers'e göre Altaylı kavimlerde zikrolunan hususlar daha aslî ve saf şekli ile bulunur.

Arî tesirlerin gösterilmesinde hiçbir fırsatı kaçırmayan Wiesner ise Koppers'ten daha ihtiyatlı olmakla beraber, at bahsinde, ancak harp arabaları kullanmanın Arî buluşu olduğunu söyler. Aynı müellif atlı savaşçılığa intikal safhasını Turanid ırk karakterli kavimlerden çıkan tabiî bir sonuç olarak vasıflandırmaktadır. Kanaatine göre bu kavimleri, harp arabası kullanan Arîler, doğuya akınları sırasında Altaylar çevresine sürmüşlerdir.

Şüphesiz, Wiesner'in iddiası doğru olmayıp, daha önce söylediklerimizi destekleyen Nehring, Flor ve Amschler vb.'nin görüşleri doğrudur. Türklüğün anayurdunu tesbit bakımından önce İndogermenlerin anayurdunun neresi olduğunu tesbit ve bu hususta yeni araştırıcıların vardıkları sonuçları öğrenmek önemlidir. Koppers'e göre "kültür unsurlarını incelersek, İndogermenliğin birinci ana kökü savaşçı çoban kültürünün kaynağı olan Orta Asya'ya, ikinci ana kökü sığır hayvanları yetiştiren Güney-Batı Asya'ya yönelir. Bu suretle İndogermenlik teşekkülü tahminimize göre, Güney­Batı Asya'nın iç ve kuzey bölümünde taş ve maden intikal çağında meydana gelmiştir. Aynı yazar, bu konu ile ilgili diğer bir yeni eserinde İndogermenlerin ana-yurdunun Hazar Denizi ile Karadeniz'in kuzeyindeki sahada bulunduğunu sanır. W. Schmidt ve Menghin doğudaki anayurt nazariyesi üzerinde ısrarla, büyük İndogermenist Schrader gibi, İndogermen anayurdunun Aral Gölü'ne kadar uzandığını sanırlar.

Diğer bir ilim sahası olan antropoloji bakımından incelersek, en çok sözü geçen Eickstedt'e göre, en eski İndogermen ırk tipi Protonordicus olup Turan Bozkırlarında teşekkül etmiştir. Mukayeseli kültür morfolojisine dayanan ve yukarıda adı geçen nazariyelere göre de Türk anayurdunun İndogermen anayurdunun yanında ve açıklanan sebepler dolayısıyla bugünkü Kazakistan'da olması gerekir.

Antropoloji her ne kadar henüz kökleşmemiş yeni bir ilim şubesi sayılırsa da, yine de bir Türk ırkı olup olmadığı sorusu varid olabilir. Bilindiği üzere, bugün bilinen bütün kavimler (budunlar), hattâ tarih boyunca öğrenilen milletler ve akvam aileleri tarih öncesi binlerce yılın karanlığında, çeşitli ırkların karışmaları neticesinde meydana gelmişlerdir. Meselâ: Almanlarda altı ırkın karışması tesbit edilmiştir. Şu halde halk ve ırk kavramı tamamiyle yekdiğerini karşılamaz. Buna rağmen bir ırk tipinin, bir halk kitlesinin çoğunluğunu teşkil etmesi mümkündür. Bu ihtiyatî kayıtlar çerçevesi dahilinde ırk konusunu incelemeye devam edebiliriz.

Irk antropolojisinin en yeni sonuçlarını kısaca ve imkân nisbetinde basitleştirerek özetlemek gerekirse şunları söyleyebiliriz: Türklük, üç büyük ırk ailesi (Europid, Mongolid ve Negrid) içinde Europid ırkına bağlıdır. Europid gurubunun kuzey bölümünde pigment'i az olan açık saçlı ve açık tenli teuto-nordicus, dalo-nordicus ve Doğu Baltık ırkları; ortada, Orta Asya içlerine kadar uzanan bölümde esmer alpin, dinarid ve turanid ıkları; güney bölümünde siyah saçlı, koyu esmer tenli ve kara gözlü mediterran, taurid ve indid ırkları bulunmaktadır. Baltıklı, alpin, dinarid ve turanid ırklar brahikefal, diğerleri ise dolihokefaldırlar. Ayrıca bunların da karışmalarından özel bazı çeşitler meydana gelmiştir. Konumuz bakımından en önemlisi turanid ırkıdır. Deniker buna açık olarak Turko-tatar, Haddon ise Turkî adını vermektedir. Bu ırkın tavsifini Bartucz aşağıdaki şekilde yapar:

Turanid ırkın pek çok somatik hususları, bunu Ön Asya ırklarına, bilhassa onun incelmiş zümrelerine bağlar. Bu incelmiş zümre sözü ile europid zümreden Kafkasyalı Avarlar, Gürcüler ve Lezgiler kastolunmaktadır. Türklerde mongoloid ırkın ancak silik izleri sezilmektedir. Ortalama boy, erkeklerde 166-167 cm.'dir. Nadir olarak daha yüksek boylulara rastlanırsa da umumî olarak orta boyludurlar. Vücut yapısı güzel ve hareketli, yaşlandıkça şişmanlamaya müsaittir. Kafatası yuvarlar, 84-85 cm.'dir. Alın oldukça yüksek, yumru ve geniştir; ense kısa olmakla beraber, dinarid ve Ön Asya ırklarında olduğu gibi yassı olmayıp hafif yuvarlaktır. Kafatası da mutedil şekilde yüksek olup, tepesi hafif yuvarlaklık gösterir. Kafatasına nazaran yüz büyük olmayıp, aşağıya doğru daralmaktadır. Elmacık kemiklerinin fazla gelişmesi ve çıkık olması sebebiyle aşağı yukarı, çok defa, biraz daralmış görünür. Yüz, umumî olarak geniş ve yassı olmakla beraber mongoloidlerdekine benzemez. Zira bunun iki tarafı şişkin olmasına rağmen, kesin olarak europid karakterde ve yüz sathından hayli çıkık durumdadır. Diğer taraftan burun nisbeten küçük, düz veya kısa gaga burnu biçimindedir. Binaenaleyh ne dinarid ırkın çengel burun kabalığına ne de armenid burnun etliliğine, mongoloid burun yassılığına ve ne de Doğu Baltık burun basıklığına rastlanmaz. Kaş kemerini teşkil eden kemik hafifçe gelişmiş olup, kaşlar düzgündür. Göz yarığı nisbeten dar ve küçük olmakla beraber, mongoloid perde yoktur. Gözün iç köşesi dış köşeye nazaran daha içeri kaymıştır. Küçük siyah gözler, bilhassa kadınlarda canlı ve parlaktır. Yanak kemiğinin yağ yastığı gelişmiş ve bu yüzden burun-dudak çizgisi (sulcus nasolabialis) derindir. Ağız nisbeten küçük, dudaklar şişkin olmayıp dar ve düzgündürler. Çene küçük, kuvvetli, dinarid ırkında olduğu gibi yüksek değildir. Kulak küçük ve yatıktır. Vücuttaki kıllar, Ön Asya ırklarında olduğu kadar gelişmemiş olmakla beraber, kesin olarak europid vasfındadır, mongoloid değildir. Koyu esmer ve siyah saç sık ve dalgalıdır. Bıyık ve sakal siyah ve hafif seyrektir.

Yayılma bakımından turanid ırk, diğer bütün ırklarla yarışabilir. Sibirya'dan itibaren Rusya'yı katederek Orta Avrupa'ya, hattâ Fransa'ya kadar sokulur. Kuzeyden başlayarak Hindistan'a, İran'a ve Balkanlar'a kadar az veya çok nispette her yerde bu ırka rastlayabiliriz. Atlı nomad kavimlerden tarih boyunca barındıkları sahalarda; eski Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Uygurlar, Macarlar, Peçenekler, Kumanlar ve daha sonra katılan diğer çeşitli Türk-Tatar kavimleri içinde, gerek sayı ve gerekse faaliyet bakımından en büyük kitleyi turanid ırkının mensupları teşkil ediyordu. Bugün de güney-batı bozkırlarında, bilhassa Sibirya'nın güney bölümünde; Türkistan'da, Kırgız bozkırlarında, Altay'da, Pamir yaylasında ayrıca Güney Rusya'da, Kafkasya'da, Karadeniz çevresinde Moldavya'da, Dobruca'da, Anadolu'da, Bulgaristan'da, hattâ Avusturya'da sözü edilen ırkı oldukça büyük topluluklar temsil ederler (Bartucz, A magyar ember Bp. 1938. 414-17).

Macarlar da oldukça karışmış unsurlardan mürekkep olmakla beraber, en kalabalık ve en önemli unsurunu, mevcut nüfusun hemen hemen üçte birini, turanid ırkın bir kolu olan "Homo pannonicus: Alföld Ovası ırkı" teşkil eder. Bartucz'ın tahminine göre yurt işgali çağında bu nisbet daha da fazla idi. Finn-Ugor asıllı kavimle zaman zaman ve büyük ölçüde karışan Türk kavimlerinin kanlarını göz önüne getirirsek, bu sonucu tabiî bulmamız gerekir. Diğer taraftan Finn-Ugor asıllı unsurlar ve onlarla birlikte Baltık ırkının kanı, Ural çevresindeki Türklüğe karıştığı için, onlar Macarların en yakın akrabaları sayılabilirler.

Anadolu Türkleri de turanid ırkının daha ziyade "taurid", diğer bir tabirle Ön Asya unsurları ile karışmışlardır. Bazı nazariyelere göre münferit Türk oymaklarına da Moğol kanı karışmıştır. Moğollar ise europid ırktan olmayıp "sinid" ve diğer Doğu Asya grupları ile birlikte "mongoloid" ırkındandırlar. Türklerin arasında, batıdan doğuya doğru gidildikçe, bu ırkın vasıflarını gösteren gruplara rastlanır.

Tekrar şunu ısrarla belirtmeliyiz ki, ırk tipinin kendisi, hiçbir kimsenin nereye bağlı olduğunu çözemez. Milyonlarca baltıklı veya turanid tipindeki insanlar, bugün kendilerini Rus saymaktadırlar. Buna mukabil taurid, dinarid, mediterran ırk tipinde olan Türkler de vardır. Bu bakımdan ırkî vasfa fazla değer vermek doğru değildir. Irk ve kavim aynı anlama gelmediği gibi, ırk ve dil mefhumları da birbirine bağlı değildir. Çeşitli ırklara mensup kimseler aynı dili konuşabilirler. Dillerin vasıflandırılmasında Türk kavimlerinin dillerini ve lehçelerini Altay dil ailesine bağlarlar.

W. Schott'ın 1836'daki sınıflandırmasından beri, Türk ve Fin dillerini bilen bilginler ve diğerleri Ural dil ailesi ile birlikte, Türkçeyi de Ural-Altay dil ailesinden sayarlar.

***

Onlara göre bu dil ailesi şeması şöyledir:

Bütün bu diller iltisakî (Agglutinasyonlu) dillerden oldukları için yekdiğerine yakındırlar. Günter'in 1925'te yaptığı bir düzenlemesine göre, Ural-Altay dilleri muslak (yapışık) diller arasında talî (sobordinatif) bir grup teşkil ederler. Ayrıca Ural-Altay dillerini, komşu İndogermen, Sami ve Tibet-Çin dil ailelerinden büyük ölçüde ayıran hususlardan biri de, kelime anlamlarının cümle münasebetlerine, rollerine göre, kelimelerin köklerine ekler katmak suretiyle değiştirilebilmeleridir. Sesli harflerin ahengi de (bir kelimede ancak yüksek veya derin sesli harflerin bulunması) sözü edilen dillerin bir özelliğidir. Her ne kadar telâffuz ahengi kaidesinden, bugün hayli çözülme olmuşsa da, eski Türkçede ve Setâlâ'ye göre Finn-Ugor temel dilinde bu hususiyet mevcuttu.

İndogermen ve Sami dillerinin gramerlerindeki cins, Ural-Altay dillerinde olmadığı gibi, bunlar kelime önünde sessiz harf yığıntısını da sevmezler. Bu ve diğer vasıflar, yukarıdaki şemada gösterilen diller arasında bir ortaklık yaratmakla beraber, bu tasnif yine de bir nazariye olmaktan ileri gidemez. Moğol-Türk dilleri arasındaki bağların mahiyeti sorusu da henüz lâyıkiyle çözülmüş değildir. Sayısız benzerlikler, acaba eski (burungu) akrabalık, yahut sürekli temasların bir sonucu mudur? Her ne kadar iki dil arasında pek çok ses, kelime ve eklerin benzerliği var ise de, bu benzerliklerin birçok tabakası olduğu dikkati çekmiştir. Ayrıca temel bazı anlamlar, meselâ: Sayı adlarının birbirinden tamamiyle ayrı olduğu da tesbit edilmiştir. Bu sebeplerden dolayı bazı bilginler ve bunlar meyanında Trubetsko, ancak uzun müdder beraber yaşamanın doğurduğu dil yakınlığı "Sprachbund"dan bahsederler (I. Congres Int. des Linguistes, Leiden, 1930). Buna karşılık Mongolistik sahasında ön plânda sözü geçen ve aynı zamanda salâhiyetli Türkolog olarak tanılan bilginlerden Ramstedt, Poppe, Ligeti'ye göre bir Altay ana dili mevcuttur. Bundan, eski (burungu) Türk ve burungu Moğol gelişmiş olup aralarındaki müşterek birçok hususlar bugüne kadar kalmıştır. Ligeti birçok güzel ve değerli Türkoloji araştırmaları alanındaki başarısını, Moğolcayı gözönünde bulundurmasına borçludur. Eskiden Gombocz'ın ve son zamanlarda Ligeti'nin çalışmaları şu gerçeği ortaya koymuştur: Türk dillerinin mukayesesi ve tarihi ile meşgul olan bir bilgin, Moğol lehçelerinin de ele alınmasını ihmal edemez. Tekrar şunu da hatırlatmalıyız ki, dil akrabalığı ırk akrabalığını gerektirmez.

Türk dillerinin ve dolayısıyla Altay dillerinin Ural ve bilhassa Finn-Ugor dilleri ile olan yakınlık derecesine gelince, Sauvageot nazariye olarak serdettiği bazı ses tekabülü kanunlarına ve 214 kelimenin etimolojisine dayanarak, "Langue Ouraloataique Commune", diğer tabirle Ural-Altay dili bulunduğunu isbaat çalıştı. Nemeth de, daha ihtiyatlı olmakla beraber, Ural dilleri ile Türkçe arasında bazı kelime ve hattâ morfoloji uygunlukları da gösterdi.

Bunlardan birkaçını gözden geçirelim:

Olmak fiilinin kökü: ol.

Eski Türkçe, Çağatayca: bol;
Osmanlı: ol;
Finn: ole;
Vogul: ol;
Votyak: val;
Macarca: val-vol;
Eski Türkçe: boltım;
Macarca: voltam.

Unutmak (unut):
Votyak: vunet;
Finn: unohtaa.
Uygur, Kazan Tatarca: tap;
Finn: tapaa; Macarca: tap (ondan: tapos, tapad)

Uyumak (uyu):
Eski Türkçede: udı;
Uygurca: udu;
Mordvin: udo.
Kapmak (kap):
Finn: kaappaa (okunuşu: kâpâ);
Votyak: kab; Macarca: kap.

Sihirli değnek kelimesi:
Çağatay, Kırgızca vb.: arba (böğülemek);
Finn: arpa.

Gelin kelimesi:Şor
Türkçe: keli;
Ostyak:Kili;
Mordvin: kel;
Finn: kely (okunuşu: kelü).

Ekin demeti:
Şor T.: kobu;
Başkurt: kübe;
Finn: kupo, kubu;
Macarca: keve.

Türkçe (mış, miş) Meselâ: yetmiş: 70.
Züryence, Votyak: mysz;
eski Macarca: misz. Meselâ: Züryence vetymysz: 50;
eski Macarca:harmisz: 30.

Ta ve ga "ablativus ve lovativus" ekleri ile bazı fiillerden yapılmış isimlerin ve fiil çekimlerinin de Finn dillerinde tam karşılıkları vardır. Cümle kuruluşlarında bilhassa "Lativus" ile yapılan tamlamalarda mutabakat çoktur. Nemeth "Netice itibariyle, Ural ve Türk dilleri arasındaki dil münasebeti eski akrabalığı andırmaktadır" diye ihtiyatlı bir mütalâa yürütmektedir.

Şimdi, bir de, Ural-Altay dil ailesi diye anılan dil gurubunun diğer dil grupları ile olan münasebetini tetkik edersek görülür ki, birbirleri arasındaki kesin farklara rağmen bunlardan İndogermen dilleri diğerlerine nazaran en yakın sayılabilir.

İsveçli Collinder, eskiden büyük önem verilen "agglutinasyonlu ve fleksiyonlu" diller arasındaki farkın, aslında çok önemli olmadığına işaret etmektedir.

Ural ve Altay dil ailesi içinde Türk lehçelerini ele alacak olursak, Türkçenin tarihini, Göktürk yazıtlarından beri, yani VII. yüzyıldan itibaren biliyoruz. Ondan önceki çağlardan ancak has isimlerle, Çin kaynaklarında görülen Hun çağına ait bazı kelimeler kalmıştır. Meselâ: kız, katun (hatun), bügü (sihir), tengri (gök), kırsa (karsak: tilki), tinglig (tiyin: sincap), tok (kalın, kuvvetli) gibi. En eski özel isimler fonetik bakımından pek az, morfolojik bakımından daha da az değerlidirler. Türkçe izahı mümkün en eski has isimlerden biri Abaris'dir; eski Yunan kaynaklarında geçer. Efsaneye göre Apollo'nun rahibi idi. İsa'nın doğumundan önce VII. yüzyıl başlarında Altay dağlarının kuzeyine düşen bozkırlardan Apollo'nun kutsal kuşları, şarkı söyleyen kuğuların ülkesinden uçan bir oka binerek Yunanistan'a geldi. Şarkı söyleyen kuğular ve ok üstüne binerek uçmak tabirleri Türk şamanlığında geçer. Yunan efsanesinde Altay Dağlarına delâlet ettiğini sandığımız "Riphaei Dağları" tabiri de ilgi çekicidir. Abaris adının sonundaki -is, Yunanca ek olduğu için iştikak bakımından güçlük arz etmez. Bu özel isim üzerinde inceleme yapan Moravcsik, Abaris'i isabetli bir görüşle 2600 yıl önceki Avar kavim adı ile birleştirmektedir. (Abaris Avarların tarihte büyük rol oynamalarından 1200 yıl önceye aittir). Avar kavminin eski adı Abar idi, 'karşı koyan' anlamına gelen bu isim tipik Türkçedir. Daha ileride de görüleceği üzere, bu tarz kavim adları Türkçede pek çoktur. Titiz bir tenkidçi, Abaris ile Avarların tarih sahnesine çıkışları arasında bin yıllık bir farkın olduğunu söyleyebilir. Türkoloğun buna cevabı şu olacaktır: Türk kabile adları arasında 1200, hattâ 1500 yıldan beri kalan ve bugün de kullanılan kelimeler de vardır. Meselâ: Sabar, Töliş, Türgiş gibi.

İskitler ve Türklük münasebetlerinin de bu konularla ilgisi vardır. İskitlerden bize kalan bazı has isimler İran dillerinin vasıflarını taşırlar. Ancak öyle kültür unsurları da vardır ki, bunlar bizi doğuya götürürler. Herodotos, Skithaların kuzeyindeki tek gözlü Arimasp kavminden bahseder. Bunlar altın muhafaza eden Grifonların komşuları olup altın temin etmeye çalışırlar. Laufer'in tezine göre, (bu tezi Nemeth de kabule şayan bulur) Arimasplar Moğollardır. Zira, Moğollarda bu tarz efsane bugün de mevcut olduğu gibi, Moğolcada ârâm-dâk tek gözlü anlamına gelmektedir. Richthofen'e göre, "İskitler doğudaki Ural-Altaylı unsurlarla karışmışlardır." Son zamanlarda Wiesner, kafatası ölçülerine ve Hippokrates'in tavsiflerine dayanarak, İskitlerin "Turanid" unsurlarına işaret etmektedir.

Abaris adından başka, Yunan tarih yazarlarında diğer sözlere da rastlanılır. Bunların da Türkçe ile açıklanması denenmiştir. Meselâ: İskitçe, askhü ve Karthasis adları gibi. Herodotos'a göre askhü yabani vişne ezmesinden yapılan koyu bir içkidir. Nemeth "bu söz tam manasiyle Türkçe sayılamaz!" der. Curtius Rufus, Büyük İskender çağından Karthasis'in İskit kralının kardeşi olduğunu söyler. Nöldeke bu sözü Türkçe kardaş ile birleştirir. Nemeth buna da itiraz ederek, kardeşin en eski şeklinin karındaş olduğunu ve Büyük İskender çağında da bu şekilde olması gerektiğini belirtmiştir.

Avrupa'daki Hunlara ait has isimler de dil yadigârı olarak değerlidirler. Avrupa'nın büyük ulusları daha ortada yokken ve Slâvların tarihsiz ve meçhul yığınları arasından, Ruslar dahil, tek bir kavim dahi sivrilmemiş iken, Türk uluslarının çok eski çağlardan itibaren has isimlerini takip etmek mümkündür. İngiliz, Rus vs. zekâsı daha ortaya hiçbir eser vermediği ve bu milletlerin kendilerine gelerek şuurlarına sahip olmadıkları bir çağda, Türk asıllı Mahmut al-Kâşgarî ansiklopedi değeri taşıyan muazzam bir sözlük meydana getirmiştir. Mahmut Kâşgarî millî ilmin, Türkolojinin kurucusu sayılabilir.

Türkçe en muhafazakâr dillerdin biridir. Bu muhafazakârlık, Türklüğün yurdu olan Eurasia bozkırının muazzam bir coğrafî birlik teşkil etmesi ile de ilgilidir. Burada sık sık büyük Türk siyasî birlikleri teşekkül ettiği için sürekli özel gelişmeler de olmamıştır. Tabiatiyle bu muazzam sahanın çeşitli bölümlerinde, iki bin yıl zarfında çeşitli kültürler ile temaslar neticesinde, lehçelerine sayısız kelimeler katılmıştır. Anadolu, Kırım ve Azerbaycan Türkçesinde, Arapça, Farsça; Yakut ile Kırgız, Sibirya ve Altay lehçelerinde ise Moğolca unsurlar çoktur. Halbuki, eski aslî unsurları ele alınacak olursa, bugünkü Türk dilleri topluluğunda ancak Çuvaşça ile Yakutçanın farklı olduğu görülür. Bu dillerde, eski Türk ana dilinde, kelime başındaki y sesi değişerek s olmuştur. Meselâ: Göktürkçe yiti ve Anadolu Türçesindeki yedi kelimesinin Çuvaşçası sittse ve Yakutçası ise sette'dir. Anadolu Türkçesindeki yaka, Uygurca ve Kırımca yoga kelimesi yerine Çuvaşçada suga, Yakutçada saga kullanılır. Bu esasa dayanarak Nemeth Türk dillerini (Y) Türkçesi ve (S) Türkçesi diye iki gruba ayırdı. Eski Türk kavimleri arasında Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Kumanlar vb. (Y) Türkçesi grubuna, Ogur Türkleri (Bulgar Türkleri) ise (S) Türkçesi grubuna bağlıdırlar.

Tarih boyunca Ogur kavimleri bozkır bölgesinin batı ucunda görünmüşlerdir. Ogur Türklerini ve onların bugünkü bakiyeleri olan Çuvaşları, diğer Türk topluluklarından ayıran özelliklerden biri de: Türkçedeki (Z) harfi yerine (R) harfinin kullanılmasıdır. Meselâ: Oğuz yerine Oğur, süz yerine sür (Çuvaşça ser), Macarcada szür; otuz yerine utur (Uturgur: Otuzgur adlı kavmin ismi) gibi. Dilbiliminde bu özelliğe rotacizmus (rotasizm) denir.

Türk dillerinin yeni, fakat oldukça karışık diğer bir tasnifini de Samoyloviç adındaki Rus bilgini yaptı. O da önce (Z ve R) ana gruplarına ayırmaktadır.

Ondan sonra (Z) grubundaki lehçeleri, ayak kelimesinin ortasındaki sessizin telâffuz şekline veya fiil kökünden yapılan ve sıfat fiilin (g) ile teşkil edilip edilmediğine göre aşağıdaki şekilde talî bölümlere ayırmaktadır:

Buna göre, bugünkü Kazan Tatarlarının dili tokuz, ayak, kalgan, taulı tipinde; Anadolu Türkçesi ise tokuz, ayak, kalan tipinde bir lehçedir. Türk kavimlerinin birbirleri ile olan sürekli temas ve karışmaları dolayısiyle bazı lehçeler aynı zamanda birkaç lehçe özelliği gösterebilirler. Bu bakımdan Samoyloviç'in tasnifi birçok soruyu cevapsız bırakmaktadır. Son zamanlarda Ligeti başarılı sayılabilecek bir tasnif denemesi yapmıştır. Bunun hakkında ancak Bârczi'nin Macar Etimoloji Sözlüğü'nün (Magyar Szöfejtö Szötar) önsözündeki açıklamayı iktibasla yetineceğiz: "1- Uz (Oğuz) karakterli diller: Azerbaycan, Kırım (A) Anadolu Türkleri, Türkmen, Selçuklu; 2- Kıpçak karakterinde olan diller: Balkar, Başkırt, Karaçay, Karay, Kırgız, Kazan, Kazak, Kırım (B), Kumuk, Kurdak, Mişer, Nogay, Özbeg, Tobol, Tura, Peçenek, Kuman ve Houtsma, Et-Tuhfet, Abu Hayyan vs. sözlüklerindeki kelimeler; 3- Sibirya karakterini taşıyan lehçeler: Abakan, Altay, Baraba, Kaçın, Kundak, Karagas, Kızıl, Kondom, Koybal, Kumandı, Küerik, Lebed, Şor, Sagay, Soyot, Teleüt; 4- Türkî karakterinde olan lehçeler: Çağatay, Çin Türkistanı lehçeleri; 5- Çuvaş; 6- Yakut; 7- Göktürk; 8- Uygur; 9- Türkistanın diğer lehçeleri.

Son zamanlarda Türk dillerinin birçok yeni tasnifi yapılmıştır. Râsânen (Materialien zur türkischen Lautgeschichte. 1949) ve Baskakav'un (1952) tasnifleri yanında Rahmeti Arat'ın çok esaslı ve teferruatlı sınıflandırması mevcuttur.

Bu meyanda Benzing ve Menges'in tasniflerine de işaret edelim (Philologiae Turcicae Fundamenta, I. 1959, 1-10).

Türk şive ve lehçelerinin tasnifi ile ilgili araştırmaları ta baştan zamanımıza kadar ayrı ayrı inceleyerek mukayeseli bir şekilde tarihçesini yapan ve bu araştırmalardaki müspet ve menfi görüşleri de belirterek bir neticeye varmaya çalışan R. R. Arat, eski tasniflere nazaran çok daha müspet bir tasnif şeklini ortaya koymuş bulunmaktadır (Türkiyat Mecmuası 1953, s. 59-139, tasnif tablosu: s.139).

R. R. Arat'ın, Türk lehçe ve şivelerinin tasnifi hakkındaki fikirlerini hulâsa ederek, onun tasnif cedvelini de vermek suretiyle bu bahsi kapatmış olacağız:

Türk dilinin lehçe ve şiveleri, vaktiyle J. Nemeth'in de işaret etmiş olduğu gibi, kelime başındaki y- ~s- hususiyetine göre, bir tarafta Yakut ve Çuvaş lehçeleri ile diğer tarafta bütün diğer şiveler olmak üzere, iki büyük kısma ayrılmaktadır. Şivelerin tasnifinde kabul edilmiş olan umumî esaslardan z~r ve z (

Yakut lehçesi de, y-~s- hususiyetinden başka d~t hususiyeti ile, diğer lehçe ve şivelerden farklı ayrı bir grup teşkil eder. Bu lehçenin Samoyloviç'te d-grubunun (Uygur, kuzey-doğu) t-bölümüne tek başına ve Bogoroditskiy'de, Karagas ve Tuva şiveleri ile birlikte, kuzey-doğu grubuna idhal edilmiş olması yanlıştır.


Diğer şivelere gelince, bunları ilk önce şivelerin tasnifinde esas olarak kabul edilen seslerden d (adak) sesinin inkişaf şekillerine göre ayırmak icap eder. Buna göre, bir tarafta d sesinin muhafaza edilmesi ve diğer tarafta bunun z sesine inkılâp etmesi hususiyetleri ile, kendiliğinden iki grup meydana çıkmaktadır.

Geri kalan bütün şiveler, d>y bakımından, y kısmına dahil bulunduklarından, bunların tasnifinde bu hususiyetin dışında, başka bir esas bulmak lâzım gelmektedir; bu da E sesinin muhtelif durumlarda şivelerde arz ettiği inkişaf şekillerinde bulunmaktadır. Bu suretle tek heceli kelimelerin sonunda E>v (u) hususiyetine göre, ayrı bir grup ve birden fazla heceli sözlerin sonundaki E sesinin, sedasızlaşarak, W sesine inkılâp etmesi hususiyetine göre de, başka bir grup ayrılabilmektedir.

Yukarıdaki şive grupları böylece tanzim edildikten sonra, geride daha iki şive grubu kalmaktadır. Bu grupların ikisi de tek heceli sözlerin sonundaki E sesinin muhafaza edilmesi ve birden fazla heceli sözlerin sonundaki E sesinin düşmesi hususunda birleşmekte, fakat tasrif eklerinin başındaki E sesinin durumu bakımından, birbirinden ayrılmaktadır. Tasnif eklerinin başındaki E sesini düşüren şive grubu aynı zamanda kelime başındaki t- sesini sadalaştırarak, d- şekline sokmaktadır. Şive gruplarının işaretinde birliği muhafaza etmek bakımından, bu son hususiyetin de tasnifin esas unsurları arasına alınması faydalı olur.

Bu hususiyetlere göre, Türkçe lehçe ve şive grupları ve hususiyetleri şu şekilde sıralanabilir.

A. Türk lehçe grupları:

I. r-Grupu (r~z, l~ş, s-~y-) (Çuvaş).
II. t-Grupu (t~d, s-~y-) (Yakut).

B. Türk şive grupları:

I. d-Grupu (adaW, taE, taElıE, WalEan) (Sayan).
II. z-Grupu (azaW, taE, taElıE, WalEan) (Abakan).
III. tav-Grupu (ayaW, tav, tavlı, WalEan) (Kuzey).
IV. taElı-Grupu (ayaW, taE, taElı, WalEan) (Tom).
V. taElıW-Grupu (ayaW, taE, taElıW, WalEan) (Doğu).
VI. daElı-Grupu (ayaW, daE, daElı, Walan) (Güney).

Türk şivelerinin tasnifi ile ilgili açıklamasını, R. R. Arat aşağıda verilen cedvelde hulâsa etmektedir:

Fonoloji bakımından bugünkü Türk lehçe ve şivelerinin de sınıflandırılmasının mümkün olduğunu sanıyoruz. Aslî Türk dilinde aşağıdaki sessizler kullanılıyordu: p, b, t, d, q, k, y, g, ş, s, z, y, l, r, m, n, ng, ç. Bunların da arasından ancak b, t, q, k, s, ş, y, ç, sessizleri kelime önünde bulunur.

Seslilerden a, â (açık e), e (kapalı e), i, ı, o, ö, u, ü bilinmektedir. Finlandiyalı Râsânen, Macar Ligeti ve Alman Menges'in araştırmalarına göre uzun seslilerde bulunuyordu. Bu uzun sesleri Mahmud al-Kâşgarî XI. yüzyılda kullanmıştır. Macarcaya geçen eski Türk sözlerinde de bunları göstermek mümkündür. Meselâ: kep (resim), ber (ücret), şar (çamur) szâm (sayı) vb.

Bugün, edindiğimiz bilgiye göre, Türk dilleri tarihindeki devirleri şu şekilde ayırabiliriz:

1 Ana Türkçe çağı: İsa'nın doğumuna yakın yıllarda bu dil kullanılmakta idi. Özellikleri: Uzun seslilerin ve kelime önünde -h- sesinin bulunmasıdır.

2 Eski Türkçe çağı: Milâttan sonra altıncı yüzyıldan başlayarak dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar sürer. Bu bölüme Göktürk ve Erken Uygur oyma yazılı dil metinleri ile büyük bir ihtimalle Erken Kırgız lehçesi girer.

3 Orta Türkçe çağı: IX-XV. yüzyılları ihtiva eder. Bu bölüme Uygur edebiyatı altın çağının eserleri girer. Mahmud al-Kâşgarî'nin ansiklopedisi, Çağatay edebiyatının mbüyük eserleri: Rabgûzî, Nevâyî vb. Kıpçak sözlükleri ile "Codex Cumanicus" vb.

4 Yeni Türk çağı: XVI. yüzyıldan zamanımıza kadar Eski Türk metinlerinden daha ahenkli, temiz ve güzel bir dil dikkati çekmektedir. Göktürk yazıtlarının dilinde kuvvet, asalet ve destanî hamaset ışığı saçılır. Uygur eserlerinin dili çok taraflı olup, din felsefesinin en mücerret mefhumlarını saf ve bozulmamış Türkçe ile ifade edebilmektedir. Çağataycaya gelince, o zamanın bilgini (polihistor'u) Nevâyî 1499'da cesaretle ve birçok örnekler vererek, ifade bakımından Türkçenin çok ileri ve işlenmiş bir dil olan Farsçadan geri kalmadığını ispat etmiştir.

Türk edebî dili daha sonraları arılığını muhafaza edememiştir. Bir sürü lüzumsuz Arapça ve Farsça unsurlarla dolduruldu. Buna rağmen yenileşme ümit ve imkânları mevcuttur. Zira edebî dile saflığı kazandıracak unsurlar, eski Türk edebiyatında ve Anadolu'nun çok zengin halk dilinde bulunmaktadır. Yayınlanan Anadolu ağızları derleme sözlüklerinin şimdiye kadar bilinmeyen söz hazinesine, pek çok Macar sözlerinin kaynaklarını aydınlatacak malzemeye de rastlanmaktadır.

Meselâ: bocs (boç): ayı yavrusu; csatak (çatak): çamurlu (yer); koporsö (koporşo): tabut (kaburcak) vb.

***

Şimdiye kadar, birçok defa Türk kavim adı geçti; Macarca Török de bu sözden gelişmiştir. Bu söz Türklüğün en eski adı değildir. Hun devleti dağıldıktan, toba, Avar ve Sabarlar tarih sahnesinden çekildikten sonra Türk sözü ilk defa VI. yüzyılda meydana çıkmıştır.

Bu umumî kanaate rağmen, Çin-Şu adlı Çin kronikasında, Tu-ko kavminden Hiung-nu (Hun) Şanyülerinin meydana çıkmalarından söz edildiğine göre, Türk sözünün burada yanlış kullanılıp kullanılmadığını aydınlatmak gerekir. Tobalarda Tu-ku adlı bir oymak vardı. (Eberhard, Lin-Yüan 52) (ayrıca bakınız: Hamit Koşay, Türk Sözü Hakkında, Zeki Velidi Armağan kitabı).

Türk sözü Uygurca eski metinlerde kuvvet anlamında, cins isimi olarak da geçmektedir. Eski Türk oymak ve kişi adları arasında bu anlama gelen pek çok söz bulunur. Meselâ: Berk, Küç, Erdim vb. gibi Türk adlarının da önce bir oymak adı olduğu anlaşılmaktadır. Sonradan bu isim daha büyük ethnik teşekküle ad olmuştur. Türk devletinin Khingan dağlarından Azak denizine kadar süratle yayılışını da hatırlarsak bu manâ değişikliğinin kısa zamanda meydana geldiğine hükmedebiliriz. Kuban ırmağı boyunca yaşayan Macarları VI. yüzyılın sonunda Ermeni Khoreneli Moses (adı geçen devlete bağlı olmaları dolayısiyle), Türk olarak adlandırmaktadır. XI. yüzyıla kadar batı kaynakları Macarları, bugünkü yurtlarını işgal ettikten sonra da, umumî olarak Türk diye tanınmışlardır.

***

Türk adı menşeinin araştırılması, dikkatimizi, Türk oymak ve has adları konusuna çevirir. Buna pek çok önemli soru bağlıdır; eski Türk isimleri, dağınık Türk dili yadigârları sayıldıkları için, bunların da incelenmesi dil bilginlerini ilgilendirir. Yerleşme tarihi ile uğraşan tarihçiler için de gereklidir. Çünkü, binlerce yıl boyunca, Hoang-ho yanındaki Salar (Singhoa-ting) şehrinden Viyana'ya kadar uzanan sahada sayısız Türk oymak veya has ismi geçer. Bu ise, sözü geçen geniş alanda Türklerin yaşadığını veya buralarda Türk tesiri bulunduğunu ispat eder. Bunlar ister Abbasi halifelerinin veya Çin hükümdarlarının kumandanlarının, veyahut da Rumen boylarının, Rus Kazaklarının adı olsun bu adların hepsi Türklükle ilgilidir.

Türk özel isimlerine ait pek zengin kaynaklar olmasına rağmen, bununla şimdiye kadar yeter derecede uğraşan yoktu. Halbuki, yerleşme bölgeleri olan köylere, diğer dillerde olduğu gibi, bunların yanında akan ırmaklara, çevresindeki dağlara, o bölgeye has ağaç ve hayvanlara, jeolojik teşekküllere verilen adlara veya vaktiyle orada yaşayan ulus, oymak veyahut şahsa nisbetle adlandırılmış olabilirler. Bilhassa bu sonuncusu (şahıs adları) önemlidir. Meselâ: En eski Türk oymak asıllı Macar köy adları arasında: Kürt (Karyığını), Ker (Ker, pek büyük), Kesi (kesek, parça) bu cümledendirler. XVIII. yüzyılın sonlarında doğuyu dolaşan Georgi Başkurtların köylerine "Çağdaş aksakallar" adının verildiğini söyler. Oymak veya şahıs adlarından iyelik eki kullanmadan meydana gelmiş köy adları bütün Türk dilleri alanında sınırsızdır. Hattâ bugün yalnız Slavca yahut Rumence konuşulan yerlerde bile buna rastlanılır. Türk dil alanında (Tıpkı Macarcada olduğu gibi) bir yerin ilk sahibi olan şahsın adı, eksiz olarak köy adı yerinde kullanılır. Slâvca bu adın sonuna -ovo-, -sk vb. ekler gelir. Meselâ Bulgarca Selçikovo, Rusça, Abaşovo, Alatınsk, Akmolinsk, Tarkanovo vb. Rumencede -eni, eşti ekleri gelir. Buna örnek olarak Belçireşti, Comandaresti, Tonguzeni vb. zikredilebilir.

Irmak adları da birkaç bölüme ayrılır. Küçük ırmak adları köy veya şahıs isimlerine izafe suretiyle verilmiş olabilir.

Renk adlarını taşıyan ırmaklara Balkanlar'da Çin sınırına kadar rastlanır. Meselâ: Karasu Bozyılga, Yeşilüğüz (öz), nehir kıyısı bitkilerine izafe suretiyle Taldısu (söğütlü), Boraşo vb.

Dağ adlarında da durum aynıdır: Bozçuk, Kögmen (gök rengi) gibi. Daha az önemli yer, ırmak, tepe ve geçit gruplarında çevre ile ilgili olarak çobanların, kervancıların yeknesak hayatında vukua gelen bir değişiklik veya hadiseye nisbetle adlandırılmış olabilirler. Meselâ: Doğu Türkistan'da İştan astı (içdonu astı), Türkistan'da Barsa-Kilmez (varsa gelmez), Anadolu'da Gelin uçtu kayası gibi.

Diğer Türk has isimlerinde kişi ve cemiyet adlarını, başka bir ifâde ile has isimler ile oymak ve ulus adlarını ayırabiliriz.

Türk has isimlerinin alınışı tek bir hadise olmayıp, kavim adlarında olduğu gibi bir düzene bağlıdır. İptidaî derecesinde diğer kavim ailelerinde ad verme, ad gelişmesinde bağlı olduğu psikolojik zeminin tesiri altındadır. Bunları inceler ve eski Türk kaynaklarındaki adlarla mukayeselerimizi yaparsak dikkate şayan benzerliklerin bulunduğunu görürüz.

Ad verme, gerek Türklerde ve gerekse diğer kavimlerde sihrî zemin ve teferruatının tesiri altındadır. Ad verilirken tabiat kuvvetlerinin, ruhların ve cinlerin yeni doğan çocuğun hayatına muhtemel müdahaleleri hesaba katılır. Bu konuya bir dereceye kadar, totem (Türkçe onğun) ile ilgili adları da alabiliriz. Totemizmin mantık öncesi (prelojik), iptidaî görüşü, ilk önce Amerikalı kızılderililer (İndianlar) da tesbit olunmuş ve onların dilindeki totem kelimesi ile ifade edilmiştir. Bu görüşe göre hayvanlar, hattâ bitkiler mistik yüksek derecede varlıklardır. Manâsı cin anlamını da kapsamaktadır. Totem, gerek ferdin ve gerekse oymağın ceddidir.

Totemizmin aslında, eski Türk kültürünün unsurları arasında olmayıp, diğer kültür çevrelerinden alınmış olduğu sanılmaktadır. Onun için Türklük bakımından fazla önem taşımaz. Oğuz oymaklarının köklerine, ayrılışlarına ait efsane en göze çarpanıdır. Muhtemel totem adlarına misal: Bozkurt, Kök böri, Uku (baykuş), Turul (tuğrul), Yılan, Ayu, Esperik, Kartal, Omurtag, Turuntay Tugan (doğan), Akkuş (turul dahil son altısı yırtıcı kuştur), Çurtan (turna balığı), Bogday (buğday), Arpa vb.

İhtimale dayanan totem menşeli adlardan sonra şahıs adlarının daha açık olan kategorilerine geçebiliriz:

I) Amaçlı (entansiyonlu) adlar. Ruhlara verilen işaretler: a) Ana ve babanın dilekleri:

1 Yeni doğan çocuğun uzun ömürlü olması için: Toktasın, Dursun vb.

2 Gelecek sefer de oğlan çocuğu doğmasını istemelerini belirtmek için: Kız-yeter, Oğul-gerek

1- 3- Doğan çocuğun, ana ve babanın bir dileğini, umudunu tahakkuk ettirmesi için: İltut, Hindal, İldüz, Baybolsun, Beşbine vb.

b) Apotropeonlar, yani koruyucu adlar:

1 Kötü ruhları korkutan, sür'at ve kuvvet anlamına gelen adlar: Kolbas, Börüberdi, Katlıboğa, Altıbars gibi. Bunların bir kısmı totemistik menşeli de olabilir.

2 Hor görülen bazı hayvan adları (kötü ruhların yeni doğan çocuğun değersiz, ana ve baba tarafından sevilmediğini, ölümü ana ve baba için üzüntü teşkil etmeyeceğini göstermesi için): Köpek, Barak gibi.

3 Aynı maksatla çocuğun sevilmediğini göstermek için kullanılan çirkin adlar: İtködön, Murdar, Sank, İtbok gibi.

4 Erkek çocuklarına verilen kadın adları veyahut kadın anlamında olan adlar: Karakız, Kurtka, Bike gibi.

5 Kötü ruhları yanıltan başka cins adlar. Bunlar arasında nefret edilen kavimlerin adları: Bolmaz, Satılmış, Kalaş, Orus, Sart-Kalmak gibi.

6 "Teofor" yani, Allah adını kapsayan adların bir kısmı: Tengri-Berdi, Kuday-Berdi gibi. Tengri kötü ruhlardan üstündür.

c) Çocuk için iyi dilekleri doğrudan doğruya, dolaysız anlatan adlar:

1 Mutluluğu, başarıyı dileyen adlar: Bekbol, Şahbula, Efendibula, İğdir gibi.

2 Uzun ömür dileyen adlar: Yüzyaşar, Kobcaşar, (Çokyaşar), Binyaşar gibi.

3 İyi karakter özellikleri anlatan adlar: Tınıbek, Canıbek, Bilir, Alper gibi. Saygı duyulan kavimlerin adları, güzelliği ve kuvveti herkesçe bilinen nesne adları da bu bölüme girer: Elmas, Bulat gibi.

4 Vücutla ilgili iyi özellikler, hayvan ve bitkilerin müspet özelliklerini belirten adlar: Karpuz, Kabak, Torsuk, Süyrük, Selvi, Elif gibi.

d) Gösteriş ifade eden adlar. Bir bölümü VI ve VII'nci maddelerde anlatılacak olan ve ataların, büyük kimselerin adlarından gelen isimler. Rütbe bildiren adları da bu ikinci kategoriye alabiliriz.

II- Tesadüf âleminden alınmış işaretler (indiciumlar):

a- Yeni doğan çocuğun göze çarpan bir özelliği (vücut yapısı, rengi vb.): Mengli, Çutur, Kızıl vb.

b- Doğumdan sonra ilk göze çarpan veya işitilen adlar: Balta, Çubuk, Çakan, Kumız, Palav (pilâv) gibi.

c- Doğumdan sonra görülen hayvan ve bitki adları: Karga, Kabak, Koyan (tavşan), Alma gibi.

d- Çadıra, odaya ilk giren kişi; işi adı veya rütbesi, bağlı olduğu kavim, aul'da (köyde) bulunan misafir adları: Kerbende, Köteli-kaşka, Çerçi, Dögdörbay (Doktor bay), Candaralbek (Generalbey), Uzunbut (meşhur seyyah Sven Hedin), Orus, Tatar gibi.

e- Ana veya babanın ilk duyduğu veya söylediği söz: Şüktur (sus), Balaboldu, Tepremez, Ağrıtmış, Yarman gibi.

f- Doğum anında vuku bulan meteorolojik veya astronomik bir olay: Ayaz, Tolun, Yağmur, Duman, Aydoğa gibi.

g- Gün, mevsim ve bayram adları: Noruz, Yangot (yeni ot), Adina, Salı-beg, Bayram, Ramazan gibi.

h- Doğum zamanındaki önemli bir olay, ziyafet vb.: Bayga-bar, Toyboldu gibi.

ı- Doğum anında yenilen kavim, memleket, hükümdar adaları: Gûr-sançtı (Alâeddin Harzemşah'ın Gürhan'ı yendiği zaman doğan oğluna verdiği ad), Macar (Batu Han'ın Macarları yendiği zaman verilen adlar) gibi.

i- Doğum yerinin yakınında bulunan nehir, doğum yerinin bulunduğu yayla, şehir, kârgir ev vb.: Etil, Altay, Yayla, Taştura, Bağdat-Hatun gibi.

j- Babanın yaşı: Elli-bay, Elli-ulu (oğlu), Altmış gibi.

k- Yeni doğan çocuğun kaçıncı çocuk olduğu: Tört-ul (dört oğul), Altı, Yedi-san (sayı) gibi. l- Din adamının bulduğu rastlantı: Kur'an yapraklarının karıştırılması ile bulunan ad: Yasin gibi.

III. "Teofor" adlar: Kötü ruhları şaşırtmak maksadiyle veya çok defa da ana ve babanın sevincini, şükranını gösterirler: Tengri-bermiş, Kuday-berdi (Hüda verdi) gibi.

IV. Ana ve babanın sevgisini, şefkatini gösteren adlar (Hypochoristica). Bunlar, umumî olarak ince, değerli, tatlı, güzel, küçük bir şey anlamına gelen ve daha ziyade kızlara verilen adlardır: Çiçek Kızkına, Altun-gül, Gülayım, İnci gibi.

V. Kişilere bağlı adlar:

1 Ata ve akraba adları,

2 Herkes tarafından tanınan ve büyük şahsiyetlerin adları, kısmen moda adlar: Ögedey, Kübilay, Baybars gibi.

1- VI. Rütbe ve unvan adları. Yukarıda, II/c ve II/d ile belirtilen hususlarla ilgili adlar: Yula, Tarhan, Sultanbey gibi.

Toplu (kollektif) adlar (Soy, Uruğ, Boy, Oymak, Kabile Kavim):

Yorumlar (0)