Turgay TÜFEKÇOĞLU ile Kazım Mirşan ve Türk Dünyası üzerine Söyleşi

Turgay TÜFEKÇOĞLU ile Kazım Mirşan ve Türk Dünyası üzerine Söyleşi

Turgay TÜFEKÇOĞLU ile Kazım Mirşan ve Türk Dünyası üzerine Söyleşi



"Şimdi o permütasyon o kadar önemli bir şeydir ki; 29 – 30 harfli bir alfabede 1 tane bile harf değiştirseniz; nesiller, birbirini anlayamaz hale gelir."


Turgay TÜFEKÇOĞLU













Söyleşi Metni



Ben Turgay Tüfekçioğlu.


27 Aralık 1949 yılında Ankara’da doğdum.


İlk, orta, lise tahsilimi de Ankara’da yaptım.


Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisinde Makine Mühendisliği okuduktan 1 yıl sonra aynı bölümde asistanlığa başladım.


1976 yılında da Ege Üniversitesi Endüstri Mühendisliğinde master yaptım.


Okul hayatından iş hayatına geçtim. İstanbul’da gıda konusunda çalışmaya başladım.


Bu arada geçen yıllarda Oktay Sinanoğlu, Kazım Mirşan ve Orhan Türktan gibi hocalarla çalışma ve beraber olma imkanım oldu.


Sene 1970 ve 69, Recep Toksat doktor hocamız bir gün sınıfta ‘Kazım Mirşan isminde bir arkadaşımız Etrüskler üzerinde çalışıyor. Etrüskçenin Türkçe olduğu konusunda bir kitabı çıkacak. O kitap çıktıktan sonra dünya tarihi değişecektir.’ demişti.


Doksanlı yıllarda bir kitapta Kazım Mirşan’ın ismini görünce çağrışım yaptı. Kitabın yazarından Kazım Mirşan’ı sordum. Bodrum’da olduğunu söyledi. Daha sonra kendisini buldum. Bodrum’a gittim ve Kazım hocayla yıllar önce duyduğum o Etrüskler konusundaki çalışmasını tamamladığını, yayınladığını ve ondan sonra da birçok kitabının çıkmış olduğunu gördüm.


Daha sonra bu konularla ilgili zaten çocukluk – gençlik yıllarından beri ilgili bir kimse olarak Kazım hocayla samimiyetimiz arttı.


O sırada elinde Şölgentaş Mağarasının kitap hazırlıkları vardı.
O kitabı hocanın rızasıyla Bursa’da bastırıp kendisine ulaştırdım.


Daha sonraki yıllarda hocadan hiç ayrılmadım.
Birçok kitabının basımında kendisine yardımcı olduğum gibi beraber Orta Asya’ya seyahatte bulunduk.


Beraber kendisini İskandinav Yazıtları konusundaki çalışmalarını yapmak için İsveç – Norveç’e götürdüm. Kendisiyle 2 tane yurtdışı seyahatimiz oldu.


Ve dediğim gibi elimden geldiğince çalışmalarına yardımcı olmaya çalıştım.



Kazım Mirşan:


Kazım Mirşan 1919 yılında Doğu Türkistan’ın Kulca (Gulca) şehrinde doğuyor.


Aile esasında Tümenlik Türkü, yani Sibirya’nın güneyinden.
Rus baskısından dolayı daha olacaklarını düşündükleri Kulca’ya göç ediyorlar.


Abbas babasının adı, Server de annesinin adı. Server Hanım da Karagöl’den.


Kazım Mirşan tek çocukken babası, genç yaşta vefat ediyor.



Bunun üzerine Mir Kasım Mirşan dede, artan Çin baskısından dolayı (Kazım Mirşan’ı)  ortaokulu Rus okulunda okutmuş. İlkokulu Çince okutulmuş çocuğu Kırım üzerinden İstanbul’a getiriyor.


1935 yılında İstanbul’a bir torba altınla getirilip o gün Özel Yenişehir Lisesi’ne üç yıllık kaydı ve parası yatırılıyor.


Kazım Mirşan 1935 yılında Türkiye’ye geldiğinde Atatürk hayattadır ve kendisini Atatürkçü bir Türkiye’de bulur.


3 yıllık lise eğitiminden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliğini kazanıyor.


2 sene orada okuduktan sonra yaz tatilinde Almanya’ya lisan eğitimi için gidiyor ve lisan eğitiminden sonra Berlin Teknik Üniversitesine yatay geçiş yapıyor.



Ve üçüncü dördüncü sınıfları Berlin Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliğinde okurken Ruslar Berlin’i işgal ediyor İkinci Dünya Savaşında ve mezun olamadığı için 1 yıl Almanya’da Çin pasaportu ile tutuklanmadan yaşama fırsatı buluyor.


Ama kendisini o bir yıl sonunda Türkiye’ye atıyor ve başlamış olduğu teknik üniversiteden 1947 yılında İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oluyor.



Kazım Hoca İspanya’da, Almanya’da ve İsviçre’de uzun yıllar çalışıyor.
Bu arada Kazan Türkü Ülker Hanımla evleniyor. 3 erkek çocukları oluyor. Çocuklar ilkokul çağlarında geldiklerinde Türkçe öğrenmeleri gayesiyle 1960’lı yılların sonunda Türkiye’ye kesin dönüş yapıyorlar.


Ve Ankaralılar bilir, Ankara’daki SIhhiye’deki Etibank Genel Müdürlüğü Binasında Baş Proje Mühendisi olarak göreve başlıyor.


Boş kalan zamanlarını da değerlendirmek için hemen yolun karşısındaki Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin Tarih Bölümüne gidip ‘Ben Doğu Türkistanlıyım. Orayla ilgili kitaplar varsa okumak istiyorum.’ diyor.


Aldığı kitaplar birçok tercüme hataları buluyor.



Ve Türk Dünyası ile ilgili çalışmaları bu şekilde başlamış oluyor.


Önce o kitaplardaki yanlışları tespit ediyor.


Daha sonra TÜRK METRİĞİ diye çok önemli Türkçenin temel dil kaideleri olan kitabını 1966 yılında yayınlıyor. Arkasından da biraz önce size bahsettiğim Recep Toksat hocanın da söylediği ilk önemli Erken Türklerle ilgili kitabını yayınlıyor.


O kitaptan sonra ölene kadar bu tarih çalışmaları devam ediyor.


Ve kendisi bu ilhamın veya bu çalışmalarındaki sebebini, neden mühendis olarak bu konulara eğildiğini sorduğumda; birincisi ailesine ve diline olan özlem, ikincisi de Türk Dünyasının o sırada yıldızı olan ATATÜRK’ün Türklük konusundaki Türkiye’deki faaliyetlerinden etkilendiğini söyler.



Asya ve Avrupa Arası:


Biliyorsunuz Asya, dünyadaki kara parçalarının en büyüğü, 40 milyon metrekare. Ama Avrupayla ikisini ayıran tabii bir engel yok. Kafalarda Ural Dağının ayırdığını söylüyorlar ki Ural Dağına gittiğinizde görürsünüz ki o bir yükseltidir. Yani fiziki olarak Avrupayla Asya’yı ayıran bir olgu yok.


10 milyon kilometrekarelik Avrupa’yı da dahil ettiğinizde yaklaşık 50 milyon metrekarelik ve insanlığın ta başından beri nüfusun yaşadığı, paylaştığımız bir coğrafya.



Burada iç denizler olduğu zaman su; tatlı su çünkü buzullar eriyor; dolayısıyla hem hayvanların hem insanların kullanmasına; en mühimi de su temizliği beraberinde getirdiği için; bilhassa salgın hastalıklardan korunmasına yani başından beri insanlığın su kenarında kurulmasının, yaşamasının sebeplerinden bir tanesi, nüfus artık belli bir noktaya geldikten sonra muhakkak ki bir salgın hastalık çıkıyor. Ama bunu engelleyenlerden bir tanesi tabii temizlenme maddesi olan suyun varlığı varsa, bundan kısmen korunuyorsunuz.


Dolayısıyla Asya’da nüfus artıyor.



Neden?


Sonsuz bozkırlar var milyonlarca metrekare;  iklim ısınmaya başlamış. Bu, hayvanlar için yeterli besini otları meydana getirmiş. Dolayısıyla hayvan yetiştirmeye müsait suyu olan, iklimi insan için yaşamaya müsait olan, bugün bizim Türkistan ve çevresi olarak adlandırdığımız bölgedeki nüfus artış gösteriyor.



Nüfusun artmasıyla beraber coğrafya, iletişime çok açık olduğu için; yani insanları birbirinden ayıran büyük dağ, büyük vadiler veya adalar olmadığı için buradaki insanlar arasında çok rahat ve kolay oluyor.


Bunun neticesinde de işte kültürel gelişme oluyor.


Çünkü son buzul çağında insanlar, çok soğuktan ve kardan dolayı korunabilmek için bilhassa kuzey bölgelerinde, mesela Lascoux Mağarasındaki gibi mağaralarda soğuktan korunmanın yolları arıyorlar.


Uzun yıllar yani binlerce senelerce kullanılan bu coğrafyadaki mağaralarda resimler, yani kaya resimleri dediğimiz resimler ortaya çıkmaya başlıyor.



Sonra gelişmeyi nasıl görüyoruz?


Yapılan resimler artık bir şeyler ifade etmeye başlıyor. Yani düz bir öküz ya da inek resmini çizmekten ziyade bunun içine insan resimleri, av resimleri toplu yaşama gibi artık piktogram, petroglif dediğimiz olgular içine girmiş oluyor.


Yani artık şekilli yazılar başlamış oluyor.



İşte biz bunu Asya coğrafyasında ve Türkçenin temelleri olarak görüyoruz.


Bunu Kazım Hoca çalışmalarında ve kitaplarında tespit etti ve yayınladı.


Bizim bilhassa Orta Asya’daki yazının ilk doğduğu, bunun bir altın üçgeni vardır.


Onun bir köşesinde biliyorsunuz Talas Yazıtı, bir köşesinde Altın Elbiseli Adam bulunmaktadır.


Buralarda ve Abagan Bölgesinde Sülye köyündeki yazıtlar, artık o kaya resimlerindeki tamgaların yazıya dönüşme safhalarıdır.


Bunları yine Azerbaycan’daki Gobustan’da da görüyoruz.



Doğu Anadolu’daki bazı dağlarımızda da görüyoruz (Erzurum – Van).



Yani çok geniş bir coğrafyada, çok geniş bir insan topluluğu tarafından artık yazıya doğru giden adım adım bir ‘tür’ gelişmesi var.


Bu binlerce sene sürüyor. Ama bu binlerce sene gelişme sonunda ortaya çıkan, bugün de bütün Türk Dünyasının kullandığı 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10 gibi sayı sistemidir.



VEYA TAMGALARDIR.



İşte bunlardan bir tanesi AT TAMGASIdır.



At tamgası, bir yerden bir yere atılmak. Bunun gibi birçok tamga Kazım Hocanın kitaplarında görünebilir.


Tamgalarda bir yazıya, oradan da alfabeye geçmişliğimiz var.


Bu Türk yazısı.



YUNAN ve İBRANİ ADIYLA İLERİ SÜRÜLEN KÜLTÜRDE


Bunun dışında Yunan kültürünü iddia edenler veya İbrani kültürünü iddia edenlerin hiçbiri bu gelişimi gösteremiyorlar.


Yani birden bire Yunanlılar Epsilonlu, Omegalı yazmaya başlamışlar.


Peki, bunun ön adımları nerede?


YOK!


İbrani yazısı için aynı şey söz konusu.


Dolayısıyla Kazım Hocanın söylediği, Türkler yani Türk Kültürüne sahip olan bu insan toplulukları, coğrafyanın ve zamanın verdiklerinden dolayı bu yazıya ulaştılar.


Bu iki bin senede, üç bin, dört bin senede olan ve gelinen bir noktadır.



ŞÖLGENTAŞ MAĞARASI



Hoca, 1990lı yılların sonunda Şölgentaş Mağarasında kaya resimlerinin, insan figürlerinin olduğunu duyuyor ve gidip orayı ziyaret ediyor. Zaten benim de hocaya bastırdığım ilk kitabı odur.



Mağara, bugün Başkurdistan dediğimiz bölgede. Hazar’ın kuzeyinde.


Şölgentaş Mağarasıyla beraber etrafında 8-10 tane daha mağara var.


Bu yer hareketlerinden dolayı binlerce sene önce mağaranın ağzı kapanmış. Fakat içinden geçmekte olan su neticesinde burayı 1900lü yıllarda arkeologlar bu mağarayı keşfetmişler. Açılmış.



İçerisinde mağarada resimler var.


Şimdi mağarada resim yapabilmeniz için hem mağara karanlık, hem de onu tebeşir kullanmak için ağaç yakıyorsunuz. Çıra yakıyorsunuz. O çıranın kömürleşen kısmıyla da bu resimler çiziliyor.



Dolayısıyla bu resimlerin bulunduğu mağaralarda da bu kömür parçaları bulunuyor. Karbon içerdiği için bu kömürün yaş tayinini yapıyorlar ve yaş tayini neticesinde bu mağaranın yaşı, 14 bin +/- 150 sene olarak bir Rus akademisyeni tarafından tespit ediliyor.


Ben sonra bunu Ruslardan satın aldım. Bugün isteyen herkese de bu raporu gönderiyorum.


Dolayısıyla Kazım hoca orada, biliyorsunuz bir AŞ tamgası var, bir öküzün üzerinde.



AŞ TAMGASI


Aş tamgası, yemek; bugün de hâlâ aşevi diyoruz. Aş diyoruz, yemektir; yani yenilebilir manasındadır.


'BU İLK CÜMLE ve 16 bin yıl önce. - Kazım Mirşan'



FUTHARK YAZITLARI



İki binli yılların başında yine İskandinavya ülkelerinde özellikle İsveç, Norveç ve Danimarka, Almanya’da Futhark Yazıtları dediğimiz yazıtlar var.


Bu yazıtlar da aynı şekilde hakkında kitaplar elde ettikten sonra Kazım Hocama ulaştırılmıştı.


O da Bunların Türkçe Yazıtlar olduğunu ama bizzat yerinde görmemiz gerektiğini söyledi.


Bunun üzerine İsveç, Norveç ve Almanya’yı kapsayan bir seyahatimiz oldu hocamla ikimizin.


İlk önce hocamızla İsveç’te Gotland Adası’na gittik. Stockholm’ün açığında Baltık Denizi’nde.


Bu adanın özelliği hiç kar yağmaması, o kadar kuzeyde olmasına rağmen.


Burada bulunan ilk Futhark Yazıtlı taş yazıt var ve bu yazıyı Batılılar malum, kendi atalarının yazısı diye kabul ettiklerinden; sağdan sola doğru okumaya çalışıyorlar. Fut – Hark; orada kalıyor.


Ondan sonrası gelmiyor.



Ama bu şekilde, bu alfabeyle yazılmış runik yazıtların hepsine daha sonra Futhark Yazıtları deniyor.


Bunlardan şu an yaklaşık 4.500 tanesi başta İsveç, Norveç, Danimarka ve Almanya’da müzelerde teşhir ediliyor.


Şimdi biz bu Futhark Yazıtlarını hocamla incelemeye Stockholm’deki müzelere gittik. Kitap temin ettik, oradan Norveç’e. Norveç’te de Bergen şehrindeki müzeler gezildi ve oradan edindiğimiz doküman ve bilgiler ile Upsala Üniversitesi’ne gittik.


Upsala Üniversitesinde çok güzel bir gelişme oldu.


Bu konudaki kitaplar konusunda araştırma yaparken, tesadüfen benim elime kemiklerin üzerinde Orhun Alfabeleriyle yazılmış harflerin olduğu bir kitap geçti.


Kitap Almaca, Alman üniversitesi yayını.



Hocam onun da fotokopisini istedi. Çektik, geldik. Daha sonra o kitabı da temin ettik.



Kitabın özelliği şu:
1920li yıllarda Weser  Irmağı ki bu Bremen’den geçiyor biliyorsunuz. Ve Almanlar nehir tekneleriyle ulaşımda ve yük taşımakta kullandıkları için; nehirlerin bazı yerlerinin derinleştirilmesi için derinleme çalışması yapıyorlar ve Weser Irmağında, Bremen şehri yakınlarında 7 ayrı yerde hayvan kemikleri kepçeye takılıyor.



Bu kemiklerin özelliği, kemiklerin üzerinde resim ve harflerin olması.


Böyle olunca üniversite, bu kemiklere el koyuyor.


Tabi 1920li yıllar, işte o zamandan sonra 1986 baskısı bu kitapta, bunların macerası anlatılıyor.


İlk başta çeşitli dil bilimciler, hayvan kemikleri olduğu için hayvan anatomiciler çalışma yapıyorlar. Bu yazıtlar sonradan mı yazıldı, bunlar hayvanın ne kemiği, bunun üzerinde bu yazılar nasıl kaldı, bu çamurun içine batmış şekilde olması bunları korudu mu gibi birçok doktora çalışması yapılıyor.



Sonra İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra biliyorsunuz atom bombası, işte onun yan faydalarından bir tanesi karbon 14 testiyle yaş tayini (ortaya çıkıyor).


Ve Almanlar, bu kemiklerde yaş tayini yapıyorlar.


Netice, doğumdan önce 2binli, 3binli yıllara ait tarihleme çıkıyor.



Kendi aralarında diyorlar ki; bu yanlış. Latin yazısından önce olabilir mi? Biz yanlış bir şey yapıyoruz diyorlar ve bu neticeler sümen altına alınıyor.



Daha sonra 1980li yıllarda Zürich’te de başında bir bayan profesörün olduğu, tüm dünya tarafından da akredite edilmiş, yani tüm dünya tarafından doğruluğu tespit edilmiş bir karbon testi labaratuarı kuruluyor.


Bu sefer bu kemiklerden numuneleri oraya gönderiyorlar.


Oradan da aynı netice gelince işte bu kitap yazılıyor.


Ve her iki ayrı ülkede de yaş tayini neticesinde bunların, doğumdan çok önceki bu hayvan kemiklerinin (2bin-3bin) üzerindeki yazılar, bizimOrhun Alfabesiyle yazılmış.


Kazım Mirşan bunları okudu.


Ve bu seyahat sonunda, Türk Dünyası ve Araştırmaları Vakfı kurucusu rahmetli Turan Yazgan hocam, bu kitabı renkli olarak bastı.



ETRÜSKLER



Kazım Mirşan, Etrüsk yazıtlarının Türkçe olduğunu söyledi ve Türkçe olarak okuyan ilk insandır.


Bunun için de alfabesini koymuştur.



Şu anda Etrüsk kitabında hatırladığım kadarıyla 46 tane kadar Etrüskçe metin okunmuş ve yayınlanmıştır.


Daha sonra hatırlarsanız İtalya’daki 5 tane üniversite, açılmamış Etrüsk mezarlarından DNA numuneleri alıp bunların genetik testlerini yaptı ve neticede yalnız o insanların değil, o insanlarla beraber gelmiş olan ineklerin bile Asya kökenli olduklarına ait rapor yayınlanıyor.



KARAKAMAR MEDENİYETİ – TAMGALI SAY



Türklerin tarihi biraz önce de söylediğim gibi eğer Karakamar (Afganistan’da bu bölge Türkler haricinde hiç kimse tarafından kullanılmamış bir coğrafya)…


Orta Asya’daki bizim Türkistan’daki Issık Gölü civarı olsun, Abagan Bölgesi olsun; bunlar tarih boyu Türkler tarafından kullanılmış olan coğrafya. Hiçbir zaman başka bir devlet tarafından işgal edilmemiştir.



‘Karakamar Medeniyetini bugün biz Avrupa’nın her yerinde görüyoruz. Avrupa’daki mağaraların de en eski tarihi 35binden başlıyor. Yani bu 40 bin / Karakamar, hepsinin üstüne çıkıyor. O 40binin içinde bizim TamgalıSay’ımız var. Tamgalı say’daki yazılar, çok eski. Mesela AN yazısının yazılışı, görülüyor ki burada bir mektep vardı. Burada (Tamgalısay’da) talebelere ders veriliyordu. Kazım Mirşan




TamgalıSay, 2004’te Kazım Hocayla Türkistan’a yaptığımız seyahat ile grup olarak ziyaret ettiğimiz çok önemli yerlerden bir tanesi (Servet Somuncuoğlu, bu kafilede Turgay Bey tarafından fotoğrafçı olarak ekibe alınmıştır.)



Orada 1000in üzerinde, granit kaya üzerinde bizim tamgalarımız var. Piktogramlar var. Petroglifler var.


2004 yılında biz oraya gittiğimizde, yanımızda bir de Kazak doçent de vardı. Dediler ki buraya Türkiye’den gelip ziyaret eden ilk grup sizsiniz.


Düşünebiliyor musunuz?



Sene 2004.


Hâlbuki Kazakistan, 1990’dan itibaren Türkiye’den rahatlıkla gidilip gelinen bir yerdi ve o güne kadar hiç kimse orayı ziyaret etmemiş.


Hâlbuki orası, 1950li yıllarda Rus asıllı profesör Maksimova tarafından gidilip, karakalemle tespit edilip dünyaya varlığı duyurulan çok önemli bir kültür hazinesidir.



Bizim orada 10 bin senenin üzerinde bir kültür varlığımız var. Çünkü oradaki tamgalardan bugünkü alfabemize adım adım geliyoruz. Bunu da Kazım Mirşan kitaplarında belgeli olarak ortaya koydu.


Dolayısıyla Kazım Mirşan, Kazım Mirşan; Türk Tarihindeki 'Türkler Anadolu'ya 1071'de geldi', 'Türkler yazıya Orhun Yazıtlarıyla geçtiler' gibi yanlışların düzeltilmesi konusunda hayatını veren çalışmalar yaptı.



TÜRKİSTAN ve İSLAM ORDULARI BASKINLARI



Orta Asya’daki kültür varlıklarımızın en önemlilerinden bir tanesi de bilhassa Urumçi civarı; ki Urumçi biliyorsunuz Asya’nın denize en uzak olan yeridir. Yani Asya’nın tam ortası diyebileceğiniz bir yer.



Doğru Türkistan – Urumçi tarih boyu yalnızca Türkler tarafından kullanılmış bir coğrafyadır.


704 yılında İslam Orduları, Kuteybe Bin Müslim komutasında Ceyhun Nehrini geçiyorlar.


Ceyhun Nehrinin bu tarafı Türkistan.



Ve 4 Halife devrinin sonuna, Emevilere kadar Ceyhun Nehrinin bu tarafına İslam Orduları hiç geçmemiştir.



Ama 704’te Kuteybe Bin Müslim 40 bin kişilik bir ordusu ile geçiyor ve başlıyor 704’ten 716’ya kadar; oradaki Atabey, Baykent, Semerkant, Buhara şehirlerini tek tek alıyor.


Katliam yapıyor.



Kazım Mirşan diyor ki; İslam orduları buraya geldiğinde Türkler orada vardı. Ama şehir devletleri Halidelerdi.


Neden?



Çünkü 575lerde KülTigin ölmüştü.


KülTigin öldükten sonra, ordaki devletin birliği dağıldı. Şehirler, şehir devletleri haline geldi.


Bundan dolayı zaten İslam Orduları 40 bin kişilik bir ordu ile geldiği için her şehri teker teker kuşatıyor, kılıçtan geçiriyor. (Türkler de) Bir birlik olmadığı için, toplu olarak mücadele etmedikleri için yeniliyorlar.



TÜRK DÜNYASI BUGÜN



Eğer bugün 350 – 400 milyonluk bir Türk Dünyasından bahsediyorsak ve bunlardan bir tanesi de kabaca ifade edersek 80 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise tarihi bağlarıyla bağlı olan bu insanların en azından kültürel bağlarının şu anda tamamen kurulmuş olması gerekiyor.


Bunların hepsini kapsayacak kültür birliğimizin, temasımızın olması lazım.



Türk Dünyasında bir haftalık süren bir kültür faaliyetimiz vardı ama o ne yazık ki yok edildi.


Yani şu anda Cumhuriyet sonrasında Türk Dünyası için atılmış adımların, çoğundan geriye gelinmiş durumdayız.


Yapılması gereken şey, tekrar bu faaliyetlerin artırılması. Başlangıçta da kültürel bağların kurulmasıdır.



Ben 2000li yıllarda Özbekistan’a gittiğimde, Taşkent’teki büyük depremden o zaman haberdar oldum. Sovyetler zamanında; düşünün Taşkent yerle bir oldu, Türkiye’nin haberi yok.



Bu kendiliğinden olan bir şey değil.



Yan Batı, hep yine benim başka bir iddiam var; Yakutistan’dan Bosna Hersek’e kadar 400 milyonluk Asya Türk Dünyasının, en başta Türkiye dahil; üzerinde ABD’nin hakimiyeti vardır. Bunu kabul edelim.


Kültürel, siyasi, ekonomik olarak baskı altındayız.


Onun dışındaki Eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bugün Türk Cumhuriyetleri üzerinde de Rus etkisi – baskısı hâlâ var. Doğu Türkistan’da da Çin’in etkisi var.



Yani Türk Dünyasının üzerine dünyanın şu an 3 tane süper devleti abanmış ve bölüşmüş durumdalar.



Akçuraların zamanındaki Türk Dünyası ile ortak hareket etmek veya çıkartılan bir gazetenin her tarafta okunma imkanını Sovyetler ve Çinliler, çok güzel bir şekilde engellediler.



Kiril alfabesine geçti, yok olmadı Latin alfabesine geçti. Tekrar Kiril alfabesine geçti. Bir de Kiril alfabesine geçtikten sonra, Özbeklerle Kırgızlar; Kırgızlarla Kazaklar birbirini anlayamasın diye alfabelerine birbirinden farklı birkaç tane harf koydular.


Şimdi o permütasyon o kadar önemli bir şeydir ki; 29 – 30 harfli bir alfabede 1 tane bile harf değiştirseniz; nesiller, birbirini anlayamaz hale gelir.



Onun dışında Uygurlara da bugünün Arap alfabesini layık görmüşler. Yani yeter ki Türk Dünyası birbiri ile anlaşamasın.


Bu sağlanmış.



Tabi buna karşı uyanıp da hareket edecek olan TÜRK İNSANIdır.



Atilla’nın çok güzel bir lafı var: Geleceği, geçmişteki kuvvetimizin üzerine bina edebiliriz.


Yani geçmişiniz ne kadar güçlü ise geleceğiniz de o kadar güçlü olacaktır.



Tanrının bir lütfu olarak kabul edin, bu coğrafyada dünyanın en kıymetli su, doğalgaz, petrol ve yer altı kaynaklarına sahip (altın).


Yani böyle bir coğrafya yok.


Ama şimdi Kırgızistan’a gidiyorsunuz, Belçikalılar çıkartıyor, Kanadalılar çıkartıyor altını.


Dünyanın en büyük altın madenine sahip ülke, zengin coğrafyası, dünyanın en fazla pamuğu imal ediliyor.


Bir tek Kazakistan’da durum farklı. Onun da toprakları çok büyük nüfusu az olduğu için.


Bakın ufkun arkasını görebilmekse eğer aydınlığın tarifi, gelecekteki Çin tehlikesini şimdiden görelim.


Yani Çin’İn er – geç Kazak topraklarında gözü olacaktır.


Çünkü genişlemek istiyor,  nüfusu 1 milyarın üzerinde ve bu emperyal ülke şu anda nasıl Uygur’u hallediyor, artık Urumçi bir Uygur kenti değil, bir Çin şehri oldu.


Her gün; trenlerle göçmen getiriyor, her gün!


Ve mevcut yerli halk, yani Uygurlar; okuyor, doktor oluyor, eczacı oluyor ama işi yok.



NE YAPMALIYIZ?



Türk Gençleri, kendine gelmeli.


Onun için de kendi tarihine sahip çıkmalı.


Zaten bunun neticesinde ister Tebriz’de yaşasın, ister Batum’da yaşasın, ister Taşkent’te yaşasın, ister Ankara’da yaşasın; tarih bilincine sahip bu insanlarımız ortak noktaları bulacak, birlikten kuvvet doğduğunu anlayacak.


Çünkü düşünebiliyor musunuz? 350 milyonluk bir ekonomik kütle ve kültürel dev, dünyada yenilemeyecek bir güçtür. Kültürel zenginliğiartıracak bir güçtür.


Bugün bir otomobil fabrikasının ürününü Türkiye’de satmakla o fabrika amorti edilemez. Ama Türk Dünyasıysa pazarı, bu amorti edilir. Yapılabilir.


Yani sırf ekonomik, materyalist olarak da bakıyorsak bizim ekonomik olarak büyümemiz için de orada olanın burada kullanılması, burada olanın diğer bir ülkede kullanılmasıyla ekonomik güç artacaktır.


Bu da buradaki, şu anda zenginlik içinde fakirlik yaşayan insanların; hayat seviyesini yükseltecektir.











Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2018, 13:54
YORUM EKLE