DAĞILAN  İNCİLERİMİZ - Önder Saatçi

DAĞILAN  İNCİLERİMİZ - Önder Saatçi

DAĞILAN  İNCİLERİMİZ - Önder Saatçi, DAĞILAN  İNCİLERİMİZ, Önder Saatçi

DAĞILAN  İNCİLERİMİZ - Önder Saatçi

                             DAĞILAN  İNCİLERİMİZ

Bin yıldır Türklere yurt olan şu mubarek vatan toprağı Anadolu’yu köşe bucak dolaşanlar neler görürler neler… Yoldan geçerken Allah’ın selamını kimseden esirgemeyen dedeler, evlerin önünde oturan kadınlarla selamlaştıktan hemen sonra, derin bir samimiyetle buyurun, gelin oturalım; diyerek yoldan geçen teyzeler, eve gelen misafiri gene bekleriz, diye uğurlayan, gönlün sığdığı yere köy sığacağına inanmış adamlar; televizyonda izlediği şehit haberleri veya terör saldırıları karşısında hiç tanımadığı vatan evlatları için Allah cümle ümmeti Muhammed’in evlâdını korusun, dualarını dilinden düşürmeyen nineler; parası çıkışmayan müşteriyi geri çevirmeyen kiminin parası, kiminin duası sözünü düstur edinmiş esnaflar… Sonra, ana vatandan kopuşu üzerinden bir insan ömrüne sığacak kadar zaman geçtiği halde asırlara bedel acıları bağrında yoğurmuş, hâlâ da acılardan azık yapan Kerkük’e yolunuz düşerse, orada da gönül hazinelerini ortaya cömertçe seren insanlarla karşılaşırsınız: Misafir olduğu evden ayrılırken évíz avadan ossın ( Eviniz “aile yuvanız” kalıcı olsun) demeden çıkmayanlar; kız istemeye gittiği evde, kız vermenin babalara verdiği burukluğu teselli edercesine bâġıvdan bir gül kupartmaġ ístírem (Bahçenizden bir gül koparmak istiyorum) diyerek karşısındakine hitap edenler…

İşte bu insanlar bizim insanlarımız, konuştukları da bizim dilimizdir. 

Ama ne oldu da bilinmez, artık evlerimize çat kapı gelen misafirler iyice azaldı. Her halde dizilerden başlarını alamıyorlardır, kim bilir. Yoksa, haber vermeden gidersek misafir umduğunu değil, bulduğunu yer deyip davet bekleyenler mi türedi!..   Halbuki ikramı hep karşıdan beklemeyip yarım elma gönül alma diyerek ya da çam sakızı çoban armağanı misali elimizde bir tas çorbayla, bir çanak sütle, yoğurtla veya evde yeni pişmiş yemekten bir tabağa koyup da komşuda pişer, bize de düşer sözünü ispatlarcasına gidip komşularımızın kapısını çaldığımız günleri bu kadar çabuk mu unuttuk. Hani, bir zamanlar tatlı sohbetler eşliğinde, beraberce içtiğimiz bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı... Hani, biz kara gün dostlarıydık!..  

İbret almayanları hiç affetmeyen acımasız tarihin bizi getirip bıraktığı bu çağda, modernliğin peşinden delicesine koşanlar bizi suya götürüp susuz getirdi galiba. Öyle ya artık çocuklarımız, gençlerimiz bu hayat manzaralarına şahit olamıyor, kulakları da güzel Türkçemizin bu nadide incilerinin şıkırtısıyla dolmuyor. Bu manzara karşısında şapkamızı önümüze koyup düşünmenin zamanı geldi diye düşünenleriniz var mı, bilmem. Ama biliniz ki asırlarca dedelerimizin ninelerimizin ipek yumuşaklığındaki Türkçemize ince ince işlediği bu incileri çocuklarımızdan esirgemek bir milletin kendini diri diri toprağa gömmesinden başka ne olabilir?..  Sözlerimi ağır bulanlar, kusura bakmasınlar:

Dost acı söyler. 

                                                       Önder SAATÇİ

YORUM EKLE