DİLİMİZ   KÜLTÜRÜMÜZ   KİMLİĞİMİZ - Önder Saatçi

DİLİMİZ   KÜLTÜRÜMÜZ   KİMLİĞİMİZ - Önder Saatçi

DİLİMİZ   KÜLTÜRÜMÜZ   KİMLİĞİMİZ - Önder Saatçi

DİLİMİZ   KÜLTÜRÜMÜZ   KİMLİĞİMİZ - Önder Saatçi

                Bilmem farkında mısınız , çocuklarımız , artık büyüklerine ağabey , abla dememeye başladılar . Öyle ya , yıllarca bu ülkede insanlara dublajlı Amerika filmleri ve dizileri  izletildi . Çocuklar babalarına bile isimleriyle  hitap ediyorlardı o filmlerde . Gel zaman git zaman bu çirkinliğe yerli diziler de katıldı ve artık orada da ağabey , abla kelimeleri dışlandı . Bir başka deyişle , bizim olan dışlanıp yerine yabancısı geldi . Zaten biz eskiden beri hayran değil mi idik yabancı malına ! Ha bir eksik , ha bir fazla  …

                Şimdi bir düşünelim : Kendinden büyüğe saygıyla ağabey , abla demesini öğrenmemiş bir nesil , kendi akranlarından olan amca oğluna , dayı kızına ne diyecek ; Amerikalı onu da vermiş :  Kuzen . Nedir öyle uzun uzun tamlamalarla konuşmak . Hem zaten biz eskiden beri tembelliğe alıştırılmadık mı ! …

                 İsimlerimiz de  artık  dedelerimizin , ninelerimizin isimleri değil . Acaba  Yaprak , Damla , Yağmur , Bulut ,  Güneş , Su , Tan  … gibi maddi kavramları karşılayan isimlerin , yeni doğan çocuklara konması ,  isim verme geleneğimizin iyice unutulduğunun bir göster -gesi  midir ?  Nerede o güzelim Mukaddesler , Nuran’lar, Nimet’ler , Hayri’ler , Şakir’ler… Peki , siz bilir misiniz eskiler neden çocuklarına  Bekir Sıtkı , Ömer Faruk , Osman Nuri , Ali İhsan , Ali Haydar , Hatice Kübra gibi isimler vermişlerdi ? Bu isimlerin hepsi de Peygamber efendimizin sahabelerinin isim ve unvanlarının Türkçeleştirilmesi idi . Bilindiği gibi Hz. Hatice iki cihan güneşi efendimizin  ilk ve en büyük eşi olmasıyla , Hz. Ebubekir Peygambere olan sadakatiyle , Hz Ömer adaletiyle , Hz. Osman  peygamberimizin iki kızıyla evlenmesi yani nurlanmasıyla , Hz. Ali ise cömertliği ve yiğitliği ile öne çıkmış -lardırır . İşte bu isimler de  İslâmla şereflenen bir milletin bugünkü nesillere aziz hâtırasıdır … 

                Bir de ata mirası yer adlarımız vardı ki biz onları bile unuttuk .

                Daha düne kadar İstanbul’un öte yakasına ve Balkanlarda şehit kanlarıyla sulanmış bütün Osmanlı topraklarına Rumeli  ( Rumelikavağı , Rumelihisarı ) derken ,  şimdilerde yeni nesilden bazı gençlere , İstanbul’un hangi yakasında oturuyorsun ? , diye sorduğunuzda  , aldığınız cevap  “ Avrupa yakasında . “ oluyor . Öyle ya , kırk yıldır Avrupa Birliği aşkıyla yanıp tutuşan bir milletin çocuklarından da bu beklenir ! … Peki , siz bilir misiniz , Bütün Avrupa dillerinde bizim  “ Türk İstanbul ” umuz Türkçemizdeki gibi İstanbul  biçiminde telaffuz edilirken  , yalnızca  Yunancada  Konstantinapolis biçiminde söylenir ki bu da onların İstanbul’a hangi gözle baktıklarının bir işaretidir . Oysa bizim çocuklarımız , artık Kerkük’ü , Sivastopol’ü , Akmescit’i , Bahçesaray’ı , Üsküp’ü  yani atalarının “ çil çil kubbeler serptiği “ yurtları hep  unuttu . Semerkand’ı , Buhara’yı  , Gence’yi  ise hiç bilmiyorlar …

                Hem biz artık , eskisi gibi kibarca da konuşmuyoruz  . Eski İstanbul beyefendileri ve hanımefendileri , büyük küçük herkese , siz diye hitap ederlerken , bizim neslimiz , küfür ve argoyu ana dili haline getirmiş durumda .Oysa bilinmelidir ki Türkçede “ ben “ kendini beğenmişliği , “ sen” küçümsemeyi çağrıştırırken “ biz “ tevazu ( alçak gönüllülük) u , “siz” ise saygıyı ifade eder .  Ama yeni  nesillerimiz  , dilimizin bu inceliklerini   her halde televizyondaki kavga döğüş ve sataşmadan ibaret olan  kadın  programlarından , yarışma programlarından öğrenecek değiller .

                  Peki , bizim kibar  insanlarımız yalnız İstanbullular mıydı ? Hayır , Benim atala –

rım hep kibardı . Çünkü onlar , şimdiki gibi kendilerine bir bardak çay veya bir tabak yemek ikram edildiğinde “ Çay için teşekkürler .” ,  “ Yemek için teşekkürler . “ deme kabalığını göstermezlerdi . Zira onlar nimeti verenin yalnız Allah olduğunu bilir ve onu anmak , ona şükretmek için yeme içmeyi bile vesile kılarlar , kendilerini evde ağırlayanlara “ Allah sofranıza bereket versin . “ bir şeyi satın alıp ikram edenlere de “ Allah kesenize bereket

versin . “ derlerdi

                  Peki ya , eşimiz dostumuz akrabalarımızla olan ilişkilerimiz … Onlarda eski tadı bulan var mı ?  Bayram  ziyaretlerinin yerine tatil yapmayı tercih eden , yaşlılarını  huzurevi köşelerine bırakan , miras  taksiminde kardeşiyle kanlı bıçaklı olanların akrabalıkları  da artık sahte değil mi ! Halbuki biz  ,  dilinde en çok akrabalık ve hısımlık  adını barındıran bir milletin torunları değil miydik : Dayı , amca , teyze , hala ,… gibi akrabalık adlarından başka hısımlarımızı da  yenge , enişte , bacanak , elti  ,… gibi , yalnızca Türkçede görülen böylesine güzel kelimelerle adlandırmış , asırlarca bunlarla birbirimize hitap etmiş ;  ruhumuza , benliğimize nakşettiğimiz bu kelimelerle saygıyı , sevgiyi , dayanışmayı  hayatın içine katmışız . Oysa şimdi …

                                                        *   *   *

                  Atasözlerimiz de  artık yeni neslin hafızasında barınamıyor . Halbuki benim bilge atalarım ne güzel söylemişler o sözleri … Acaba bizlerden biri allameicihan olsa , ilim deryasında kırk yıl yüzse  o sözlerden kaç tane söyleyebilir  : 

             

                 Öfke gelir göz kararır , öfke geçer yüz kızarır .

                 Ağacın meyvesi olunca, başını aşağı eğer .

                 Akıllı bildiğini söylemez , deli söylediğini bilmez .

                 Bir edene, bir eden bulunur.

                 Borçlu güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir. 

                 Cahilin dostluğundan âlimin düşmanlığı yeğdir .

                 Çiftçi yağmur ister, yolcu kurak .

                 Delik kapta su durmaz .

                 Dolu küpün sesi çıkmaz  

               

                 İşte bu hikmet dolu sözler  Türk’ün yoluna asırlarca ışık tutmuş , atalar dara düştüklerinde bunlara sarılmış , başları sıkıştığında torbalarındaki bu inciler onları  düze çıkarmış .

                Ya  mânilerimiz , son zamanlarda onlardan kulağınıza çalınan var mı hiç?  Ramazan davulcuları da  olmasa  mânileri iyice unutacağız galiba . Oysa  güzelim mânilerimiz  ne hatıralarla doludur . Hafızanızda bu boncuklardan birkaçını taşısanız , gönlünüze siniverse  manilerin  tadı  , ömür billah başka şiir ve şair aramazsınız :

                                  KERKÜK ‘ten

               1                                                                                   2

Ağa düşmez                                                           Ağ  ( ak ) olı  ( olur )

Kul düşer Ağa düşmez                                         Konca gül var ağ ( ak ) olı ( olur )

Felek he (hep) miskin avlar                                 Nâmusın seven adam

Zalimler ağa düşmez                                            Elbet üzi ağ olı ( olur )

              3                                                                                     4

Ahar ( akar ) çaydan                                            Ağzın açma

Su geli ( gelir ) ahar çaydan                                 Yaramın ağzın açma

Men yarçin ( yar için ) kan yığlaram                  Özin ( kendini ) bilmez  kimsenin

Taşğındı ( taşkındır ) ahar çaydan                      Her  yerde  ağzın  açma   

                       

                                          ANADOLU’ dan

                1                                                                               2

Bahçelerde saz olur                                                Şu dağlar olmasaydı

Gül açılır yaz olur                                                   Çiçeği solmasaydı  

Ben yârime gül demem                                           Ölüm Allah’ın emri

Gülün ömrü az olur                                                Ayrılık olmasaydı

                3                                                                                4     

Deli  koyun                                                            Beyaz giyme toz olur

Deli kurt , deli koyun                                           Sarı giyme söz olur

Yârinden ayrılanın                                              Gel yeşiller giyelim   

Adını deli koyun                                                   Muradımız tez olur

    

                          

                                              KIRIM’dan

 

                 1                                                                                   1 

Al gülim ümrim  menim                                            Al gülüm  ömrüm  benim

Kalmadı sabrım menim                                             Kalmadı  sabrım  benim     

Senin yürgen yulına                                                   Senin geçtiğin yola

Hazılsın  kabrim  menim                                           Kazılsın kabrim  benim

                 2                                                                                    2

Al kaftan kara dügme                                                Al kaftan  kara düğme

Yene  tüştin  könlime                                                  Yine  düştün gönlüme

Er  künlime  tüştikçe                                                   Her  gönlüme  düştükçe 

Ot yanıyor  künlime                                                    Od  yanıyor   gönlüme

                  3                                                                                  3 

Bağa bardım  yüzüm’çün                                           Bağa vardım üzüm için     

Bir yar sevdim üzüm’çin                                            Bir  yar sevdim kendim  için

Analar kız  besliyir                                                      Analar  kız  besliyor

Delikanlılar içün                                                          Delikanlılar  için

                  4                                                                                   4

Bahar  bolsa caz  bolor                                                 Bahar  olsa  yaz  olur

Yaş  kızlarda  naz  bolor                                               Genç  kızlarda  naz  olur

Kel  alayım  kaçayım                                                    Gel alayım  kaçayım

Külin ömrü  az  bolor                                                   Gülün ömrü  az  olur

         

            

                Hem , bilir  misiniz ,  eskiden  gurbetteki kocasının  hasretine dayanamayan  veya aldatılan   kadın , televizyon ekranlarından kocasına hakaretler savurmaz ona sitem dolu bir türkü yakardı  :

Yarim İstanbul'u mesken mi  tuttun aman
Gördün güzelleri beni unuttun aman
Beni evinize köle mi tuttun aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

Yarim sen gideli yedi yıl oldu aman
Diktiğin fidanlar meyveye döndü aman
Seninle gidenler sılacı oldu aman

Gayri dayanacak özüm kalmadı aman
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman

( halk türküsü)

                 Yârinden yüz bulmayan veya  sevdiğine kavuşamayan  gidip onu bıçaklamaz , o da bir türkü yakardı :

Çemberimde gül oya,

Gülmedim doya doya.

Dertlere karıyorum,

Günleri saya saya.

Al beni kıyamam seni.

Pembe gül idim soldum,

Ak güle ibret oldum.

Karşı karşı dururken,

Yüzüne hasret kaldım.

Al beni kıyamam seni.

Avlu dibi beklerim,

Vay benim emeklerim.

Dümbeleği çala çala,

Yoruldu bileklerim.

Al beni kıyamam seni .

( halk türküsü)

                 

              Seven de sevdiğine dağların ardından   yine türkülerle seslenirdi : 

Karahisar kalesi yıkılır gelir

Karahisar kalesi yıkılır gelir

Kakülü boynuna dökülür gelir ,dökülür gelir

Kakülü boynuna dökülür gelir ,dökülür gelir

Yayladan gel allı gelin yayladan

Kesme ümidini kadir Mevlâ’dan , Kâdir Mevlâdan

Ver elini karlı dağlar aşalım , bayramlaşalım

Ben bir koyun olsam sen de bir kuzu

Ben bir koyun olsam sen de bir kuzu

Meleye meleye getirek yazı , getirek yazı

Meleye meleye getirek yazı , getirek yazı

Yayladan gel allı gelin yayladan

Kesme ümidini kadir Mevlâ’dan

Ver elini karlı dağlar aşalım , bayramlaşalım

Yayladan gel allı gelin yayladan

Kesme ümidini Kâdir Mevla’dan , Kâdir Mevla’dan

Ver elini karlı dağlar aşalım , bayramlaşalım

Ver elini karlı dağlar aşalım , bayramlaşalım

( halk türküsü)

             Ya evlâdını  , memleketin öbür ucuna , Yemen’e  askere gönderen analar , vatana feda ettikleri  koçyiğitleri nasıl uğurlarlardı  ? O da türküyle olurdu : 

  HAVADA   BULUT  YOK  BU  NE  DUMANDIR
MAHLEDE   ÖLÜM  YOK  BU  NE  ŞİVANDIR
ŞU  YEMEN  ELLERİ  NE  DE YAMANDIR

ANO   YEMENDİR  GÜLÜ  ÇEMENDİR
GİDEN  GELMİYOR  ACEP  NEDENDİR
BURASI  HUŞTUR  YOLU  YOKUŞTUR
GİDEN  GELMİYOR  ACEP  NE  İŞTİR

KIŞLANIN  ÖNÜNDE  REDİF  SESİ  VAR
BAKIN  ÇANTASINDA  ACEP  NESİ  VAR
BİR ÇİFT PABUÇ İLE BİR DE FESİ  VAR

KIŞLANIN  ÖNÜNDE  ÜÇ  AĞAÇ  İNCİR
KOLUMDA  KELEPÇE  BOYNUMDA  ZİNCİR
ZİNCİRİN  YERLERİ  NE  YAMAN  SANCIR

KIŞLANIN  ÖNÜNDE  SIRA  SÖĞÜTLER
ZABİTLER   OTURMUŞ   ASKER   ÖĞÜTLER
YEMEN’E   GİDECEK   BU  KOÇYİĞİTLER

KIŞLANIN   ARDINI   DUMAN   BAĞLADI
ANALAR   BABALAR   KARA   BAĞLADI
YEMENE  GİDENE  HERKES  AĞLADI

KIŞLANIN  ARDINDA   YÜZÜYOR  KAZLAR
AYAĞIM  AĞRIYOR  YÜREĞİM  SIZLAR
YEMEN’E  GİDENE  AĞLIYOR KIZLAR
 
KIŞLANIN ARDINDA  BİR KIRIK TESTİ
ASKERİN ÜSTÜNE SAM YELİ ESTİ
GELİNLİK  TAZELER  ÜMİDİ  KESTİ

       ( halk türküsü)


 

                 Ama ne yazık ki son yıllarda , “ Yemen’de , Hicaz’da ne işimiz vardı . “ diyen bazı zihniyet sahiplerini bile gördü bu memleket . Sormak lâzım : Yemen , Hicaz , Şam , Kudüs gibi diyarlar bugün de elimizde olsaydı ,   biz Türk vatandaşları oralarda askerlik yapmayacak mıydık  ?  Ataları , bu mukaddes İslâm diyarlarını  asırlarca hem de şerefle  müdafaa etmiş bir milletin torunlarından bu  hezeyanları duymak ne acı değil mi ! …   

                 Söz  türküden açılmışken ,  rahmeti Rahmana kavuşmuş Muzaffer SARISÖZEN , Nidâ TÜFEKÇİ , Ahmet Gazi AYHAN , Ali Ekber ÇİÇEK , Muharrem ERTAŞ , Özay GÖNLÜM, Abdülvahit KÜZECİOĞLU gibi türkü derleyicilerimize ve kaynak kişilerimize de Allah’tan gani gani rahmet niyaz eder , TRT  kurumunun da bugüne kadarki katkılarının takdire değer olduğunu yazmayı borç bilirim .   .   

             

                 Ayrıca şunu da söylemeden geçemeyeceğim :  Son yıllarda kirlenen toplum hayatımıza en iyi direnen  türkülerimiz oldu . Ticari kaygılarla da olsa türküler yeniden yorumlanıyor …Bazıları  ustaca , bazıları acemice … Ama  ne olursa olsun , türkülerimiz , kendisine uzatılan taslara abıhayat sunmaya devam ediyor .

                 Peki ya şarkılarımız . Nazlı  nihâvendler ,  ağırbaşlı  hicazlar ,  zarif kürdîlihicazkârlar ve hüzün dolu hüzzamlar ... Onlar   da  Itrî’nin kayıp şarkıları  gibi              “ gemiler geçmeyen bir ummân”a  sürüklenmiş ve orada saklanmış sanki … Ne dersiniz ,  dostlukların eski tadını kaybetmesi , samimiyetin eriyip gitmesi hep bundan değil mi …


 

” Gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ayırma hiç
ayırma hiç
ne olur

Düşsün üstümüze karlar
Yaksın yüzünü rüzgârlar
Damla damla
aksın yaşlar

Gözlerini gözlerimden
ayırma hiç
ayırma hiç
ayırma hiç
ne olur

Ellerini ellerimden
alma sakın
alma sakın
alma sakın
ne olur


Ayrılmak olmaz hiç senden
rüyâmızı bitirmeden
Hasretini
bildirmeden

sen de beni ellerinden
alma sakın
alma sakın
alma sakın
ne olur

Kanat çırpar kuşlar sana
Koş gel bana
koş gel bana
koş gel bana
ne olur


Sensiz bitmiyor günlerim
Beklemek oldu kederim
Uzaklarda
durma derim

 


Kanat çırpar kuşlar sana
koş gel bana
koş gel bana
koş gel bana
ne olur “
    diye seslenirdi seven sevdiğine   ve  kalpler  aşkın sıcaklığını tadardı  .

             

               

                   Sitem de kibarcaydı  :

Ayrılmak ne kadar zor, unutulmak çok acı
Dün gülen bakışların bugün bana yabancı
Bu kadar zâlim olma bu mahzun kalbe karşı
Dün gülen bakışların bugün bana yabancı

Makam: Nihâvend
Beste: Ekrem Güyer
              

                 Aşkın gücü ve derinliği  de şu şarkıyla anlatılırdı :      

Bana nasıl vazgeç dersin , gönül senden vazgeçer mi  ?
Güneşsiz bir gök altında kış geçer mi , yaz geçer mi ?
Okuduğum duâ sensin, kalb ağrıma devâ sensin
Kokladığım hava sensin, gönül senden vazgeçer mi?

Makam: Rast
Beste: Dr. Alâeddin Yavaşça
Güfte: Fikri Akurgal
   

                Biliyor musunuz dostlar  , bu güzelim şarkılara da yan gözle bakıldı bu memleket –

te . 1930’ların başında  , Devletin radyosunda , Türk müziğini, yani kültürümüzün en değerli eserlerini , o büyük sanatkârların , asırlarca bir ömür vererek , ince ince işlediği o güzel nağmelerini  1,5 yıl kadar çalmadılar . Çağdaşlaşma  adına , modernleşme adına ve daha bilmem ne adına . Neyse ki güneşin balçıkla sıvanamayacağı çabuk fark edildi de bu hatadan dönüldü .

               Bugün üniversitelerimizin çoğunda  sanat müziği koroları gençlerimize kapılarını açmış durumda , ayrıca şehirlerimizde ve  büyük ilçelerimizde bile Türk musıkisi cemiyetleri faaliyet göstermektedir  ki bunlar fevkalade ümit verici ve sevindiricidir .

               Bu arada yeri  gelmişken ,  rahmetiilâhîye  kavuşmuş Itri , Dede Efendi , Hacı Ârif Bey , Pâdişah 3. Selim , Sadettin Kaynak  , Fehmi Tokay , Emin Ongan ve daha nice bestekârlarımızı da anmadan geçemeyeceğim . Ruhunuz şâd , mekânınız cennet olsun …

                                                      *    *    *

               Şiirin sıcaklığını da  duymuyor  artık yüreklerimiz . Cahit Sıtkılar , Ziya Osmanlar , Yahya Kemaller , Ahmet Muhibler ve daha niceleri aranıyor biliyor  musunuz . Bir nesil bu şairleri okuyarak , kitaplarını elden ele dolaştırarak yetişti . Şimdiyse  gençler internetten bile o  güzel şiirleri okumuyorlar . 

        

               Ne  dersiniz , şiir deryasında biraz olsun gezinelim mi ,  bin bir  türlü inciyi  kapalı kalmış sedeflerinden  çıkaralım  mı   :

         

               Bakın Cahit Sıtkı orta yaşı nasıl karşılıyor iç dünyasında :

          Otuz Beş Yaş
 
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nâfile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

 

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hâtırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız

 

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış .

 

Ayva sarı , nar kırmızı , sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm târumar.

 

N'eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.


 

Cahit Sıtkı Tarancı

           A. Muhip Dıranas  da Geçmiş zaman aşklarını , hüsranları , ruhundaki acıları mısralara şöyle dökmüş :

Olvido


Hoyrattır bur akşamüstüler dâima.
Gün, saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lâvanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler dâima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden,
Yolunu gözlüyor lâmba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor bir beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar, bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kol kola .
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı kuytu bahçelerden
Ay ışığı gibi sürüklenip giden
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi aşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin şahidi çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler.
Ya sen! ey sen! esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş; kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip Dıranas
 

                 Üstad Yahya Kemal  ise mazideki bir aşkın hatırasını , şu şiirde bakın nasıl yad ediyor :

                 Geçmiş Yaz

Rü’ya gibi bir yazdı , yarattın hevesinle
Her anını , her rengini , her şi'rini hazdan .
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle !
Bir gün, bir uzak hâtıra özlersen o yazdan

Körfezdeki dalgın suya bir bak , göreceksin :
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde ;
Mehtap... iri güller... Ve senin en güzel aksin...
Velhasıl o rûya duruyor yerli yerinde!                                        Yahya Kemal Beyatlı

           

                                                          *  *  *

                  İnsanın aklına gelebilir : Peki  , Biz bu engin kültür hazinesine sahipken  neden böyle basiretsiz , böyle unutkan , böyle kendini bilmez ; ama bir o kadar da şımarık ve sonunda  acınası bir hale geldik ?

             

                 Cevabı basit :          

                 Yıllarca bu ülkenin okullarında tarih derslerinde kültür tarihi ni ihmal ederseniz , milli şuur kazandırma gayretleriniz savaş  kahramanları  ve vatan hainleri üretmekten ibaret kalırsa , atalarınızın insanlığa örnek olacak hayat tarzını , meselâ vakıflarını , ahilik teşkilâtı -nı , mimarideki insanî kaygılarını , eğlence kültüründeki , güldürürken düşündüren o eşsiz asaletini ve daha bunun gibi hazinelerinizi  elinizin tersiyle iterseniz ; Mevlâna’yı , eserlerini Türkçe  yazmamış diye okutmaz ; Yunus’u bir hümanist , Nasreddin Hoca’yı ise basit bir fıkra kahramanı olarak tanıtırsanız   bu  günlere kalırsınız : Sırtında , İngilizce ile ne yazdığı belli olmayan giyeceklerle ortada dolaşan , marka düşkünü , 200 – 300 kelimeyle  konuşmaya çalışan , uyuşturucu ve alkol bağımlısı nesillere  ulaşır  , sonra da bu çocuklara , bu kaybedilmiş nesillere oturup ağlarsınız . Ticaretiniz hile , devlet hizmetleriniz  yolsuzluk , siyasetiniz de  çirkeflikten geçilmez …

                  Ne  kadar  bedbahtız  değil mi !…            

                                                                                              Önder SAATÇİ

YORUM EKLE