HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR KİMDİR? ESERLERİ, YAŞANTISI

Toplumu büyüteçle gözleyen romancı: HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR KİMDİR? ESERLERİ, YAŞANTISI

Hüseyin Rahmi Gürpınar Kimdir? (1864-1944)

19 Ağustos 1864'te İstanbul'da doğdu. 8 Mart 1944'te Heybeliada'da yaşamını yitirdi. Heybeliada'daki Abbas Paşa Mezarlığı'na defnedildi. Roman ve öykü yazarı.

Eserlerinde 19 ve 20'nci Yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıttı. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa'nın oğlu. 3 yaşında iken annesinin ölümü üzerine Girit'te bulunan babasının yanına gönderildi. İlkokula burada başladı. Babası tekrar evlenince 6 yaşında İstanbul'a anneannesinin Aksaray'daki Konağı'na döndü. Yakubağa Mektebi, Mahmudiye Rüşdiyesi ve İdadide öğrenim gördü. 1878'de Mekteb-i Mülkiye'ye girdi. 1880'de hastalık nedeniyle ikinci sınıfta iken okulu bıraktı. Kısa bir süre Adliye Nezareti Ceza Kalemi'nde memur, Ticaret Mahkemesi'nde Azâ Mülazımı olarak çalıştı. 1887'de Ahmed Mithad Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başladı. Batı uygarlığının yaşantısını taklit ederken gülünç duruma düşen insanları anlattığı ilk romanı "Şık" aynı yıl bu gazetede tefrika şeklinde yayınlandı. Paul Bourget, Paul de Kock, Alfred de Musset gibi Fransız yazarlardan çeviriler yaptı. 1894'te İkdam gazetesine geçti. Kendisine büyük ün sağlayan ilk eseri "Mürebbiye" ile "Metres", "Tesadüf" ve "Nimetşinas" bu gazetede tefrik edildi. Sansürün "Alafranga" (1911'de "Şıpsevdi" adıyla basıldı) romanını yasaklaması üzerine yazarlığı bıraktı. 1908'e kadar suskun kaldı.

İkinci Meşrutiyet döneminde Ahmet Rasim ile birlikte 37 sayı süren "Boşboğaz ile Güllâbi" adlı mizah dergisini çıkardı. Sabah ve Vakit gazetelerinde çalıştı. 1912'de Heybeliada'ya taşındı. Kütahya milletvekili olduğu 1936-1943 dışında tüm yaşamını Heybeliada'da geçirdi. 1924'te Son Posta gazetesinde tefrik edilen "Ben Deli miyim" romanı ahlaka aykırı bulunarak yargılandı, beraat etti. Anneannesinin yalısında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve insanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağladı. Ev kadınlarının çeşitli konulardaki düşüncelerini öğrendi. Batılı yazarların yanısıra Türk halk edebiyatından da yararlandı. Romanı ahlakın aynası olarak gördü. Geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için yalın bir dil kullandı. Çok okunan bir yazar olmasını da bu yalınlığına bağladı.

Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın-erkek ilişkilerini, din sorunlarını konu aldı. Zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savundu. Dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla hep İstanbul'u işledi. Romanlarında döneminin İstanbul'un her kesiminden, sınıfıntan insana yer verdi. Külhanbeyler, züppeler, fahişeler, hanımefendiler, mahalle kadınları, paşalar, memurlar, beslemeler, imamlar, esnaf. Çevre betimlemeleri üzerinde durmaktansa karakterlerini güçlendirmeyi tercih etti. Bu karakterleri yerel şivelerle konuşturmakta ustalaştı. Emile Zola'nın deneysel roman yöntemini benimsedi ve uyguladı. Ömrünün son otuz yılını Heybeliada'daki köşkünde yazarak geçirdi. En çok ürün veren, en çok okunan ve sevilen yazarlardan biri oldu.

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Edebi Kişiliği (Özet)

1887'de Ahmed Mithat Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazın yaşamına başlamıştır. Batı uygarlığının yaşantısını taklit ederken gülünç duruma düşen insanları anlattığı ilk romanı "Şık" aynı yıl bu gazetede yayımlanmıştır.

Anneannesinin yalısında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve insanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağlamış; yapıtlarında İstanbul'un mahallelerindeki yaşam tarzını gerçekçi bir biçimde dile getirmiştir. Bu yönüyle "sokağı edebiyata getiren sanatçı" olarak kabul edilmiştir.

Yapıtlarını herkesin kolayca okuyup anlayabileceği bir dille yazmıştır.

Edebiyatımızda natüralizmin temsilcisi sayılmıştır.

Yapıtlarında Ahmet Mithat geleneğini sürdürmüş; anlatımın akışına karışarak kendi duygu ve düşüncelerini aktarmıştır.

Yapıtlarında, kahramanları çevrelerinin diliyle konuşturmuş, taklitlere yer vermiştir.

Romanlarının önemli bir özelliği de toplumsal bir yergi taşımasıdır.

Eski İstanbul yaşamının geleneklerini yansıtan belge değerindeki romanlarında; "Şık", "Şıpsevdi", "Gulyabani", "Mürebbiye", "Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç" ince bir mizah da göze çarpar.

Yapıtlarında halk deyimleri geniş yer tutar.

Yapıtlarında, Tanzimat'tan Cumhuriyet sonrasına kadar, toplumsal değişimin bütün evrelerini İstanbul'un gündelik yaşamını temel alarak işlemiştir.

Yapıtlarının önemli başka bir yönü de yoksul çevrelerin kadın yaşamını dile getirmesi, onların çilesini işlemesidir. "İffet, Tesadüf, Nimetşinas, Sevda Peşinde" adlı yapıtları bunun en güzel örnekleridir.

Romanlarından birkaçının kısa özeti:

Şık (1889)

Şöhret Bey alafranga meraklısı bir gençtir. Bu merakı yüzünden sürekli gülünç durumlara düşer. Madam Potiş adlı hafifmeşrep bir kadınla ilişkisini sürdürebilmek için annesinin küpelerini çalar. Madam Potiş, Şöhret Bey'in zaaflarının farkındadır ve onu kullanır. Şöhret Bey, Madam Potiş ile ilişkisini sürdürebilmek için en sonunda arkadaşı olan Maşuk Bey'in arkadaşlarının paralarını ve değerli eşyalarını çalar. Romanın sonunda da hırsızlık suçuyla hapse atılır.

Mürebbiye (1899)

Dehri Efendi, altmış beş yetmiş yaşında zengin bir adamdır. Ölen karısından biri kız diğeri erkek; odalığından da yine biri kız diğeri erkek olmak üzere dört küçük çocuğu vardır. Çocukların eğitimi için Anjel adlı Paris'ten İstanbul'a gelmiş, düşük ahlaklı olduğunu bilmediği ecnebi bir kadını mürebbiye olarak işe alır. Anjel yalıda, Dehri Efendi'nin büyük oğlu Şemi'yi, Dehri Efendi'nin yirmi yaş kadar küçük kardeşi olan Amca Bey'i, Dehri Efendi'nin kızı Melahat'ın eşi Sadri'yi "paralarından yararlanmak için" baştan çıkarır. Bu üç kişiyi de yalı içinde idare eder. Sonunda, Anjel'i kıskanan Şem'i bir gece amcasıyla eniştesinin planları ile mürebbiyenin odasına hücum eder. Rakibini öldürmek için odayı ararken açtığı bir dolapta babasıyla karşılaşır.

Şıpsevdi (1911)

Meftun Bey, okumak için gönderildiği Paris'te yıllarca kalmasına rağmen hiçbir şeyden yapamadan geri döner. Fransa dönüşü, babasından kalma Erenköy'deki köşkte alafranga bir hayat sürmek ister. Komşusu Kasım Efendi çok zengin; fakat cimri bir adamdır. İstediği gibi bir hayatı yaşayabilmek için çok paraya ihtiyacı olan Meftun Bey, Kasım Bey'in kızıyla evlenebilmek için kendisine piyangodan büyük ikramiye çıktığı söylentisini yayar. Başlık parası ile kızını evlendiren Kasım Bey, Meftun'un kız kardeşi Lebibe'yi de oğlu Mahir'le evlendirir. Lüks yaşantısı ve kalabalık ailesinin masrafları nedeniyle büyük borca giren Meftun Bey, kayınpederinin parasına göz koyar. Öte taraftan evlendikten sonra şıpsevdiliği bırakmayan Meftun Bey, McFerlan adlı Fransız bir kadınla birliktedir. Kayınbiraderi Mahir Bey'in de bu kadına zaafını fark ederek bu durumu kullanır. McFerlan, Mahir'den babasının parasını isteyerek vaatlerde bulunur. Babasının parasını çalan Mahir, Meftun ve McFerlan arasındaki gizli aşkı öğrenir ve intihar eder. Meftun Bey ise Fransa'ya kaçar ve oradan yazdığı bir mektupta kayınpederinin ölümünü beklediğini yazar.

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912)

Babasından yüklü bir servet kalan İrfan Galip, Aksaray'da oturan kültürlü bir gençtir. Kadınları küçük gören İrfan Galip, Halley Kuyruklu Yıldızı'nın dünyaya çarpacağı söylentileri ile mahalle halkını korkutur ve kadınlarla alay eder. Fakat Halley'in göründüğü gün mektuplaştığı bir kadınla düğün yaparak evlenir. Aralarında geçen bilimsel konuşmalardan sonra aradığı kültürlü kadını bulduğunu anlar ve ona âşık olur.

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Eserleri

ROMAN:

Şık (1889)

İffet (1896)

Mutallâka (1898)

Mürebbiye (1899)

Bir Muadele-i Sevda (1899)

Metres (1900)

Tesadüf (1900)

Şıpsevdi (1911)

Nimetşinas (1911)

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912)

Gulyabani (1913)

Cadı (1912)

Sevda Peşinde (1912)

Hayattan Sayfalar (1919)

Hakka Sığındık (1919)

Toraman (1919)

Son Arzu (1922)

Tebessüm-i Elem (1923)

Cehennemlik (1924)

Efsuncu Baba (1924)

Meyhanede Hanımlar (1924)

Ben Deli miyim (1925)

Tutuşmuş Gönüller (1926)

Billur Kalp (1926)

Evlere Şenlik, Kaynanam Nasıl Kudurdu (1927)

Mezarından Kalkan Şehit (1928)

Kokotlar Mektebi (1928)

Şeytan İşi (1933)

Utanmaz Adam (1934)

Eşkıya İninde (1935)

Kesik Baş (1942)

Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür (1943)

Ölüm Bir Kurtuluş mudur (1954)

Dirilen İskelet (1946)

Dünyanın Mihveri Para mı Kadın mı (1949)

Deli Filozof (1964)

Kaderin Cilvesi (1964)

İnsanlar Maymun muydu (1968)

Can Pazarı (1968)

Ölüler Yaşıyor mu (1973)

Namuslu Kokotlar (1973)

ÖYKÜ:

Kadınlar Vaizi (1920)

Namusla Açlık Meselesi (1933)

Katil Bûse (1933)

İki Hödüğün Seyahati (1934)

Tünelden İlk Çıkış (1934)

Gönül Ticareti (1939)

Melek Sanmıştım Şeytanı (1943)

Eti Senin Kemiği Benim (1963)

OYUN:

Hazan Bülbülü (1916)

Kadın Erkekleşince (1933)

Tokuşan Kafalar (1973)

İki Damla Yaş (1973)

Gülbahar Hanım

TARTIŞMA:

Cadı Çarpıyor (1913)

Şekavet-i Edebiye Tartışmaları (1913)

Sanat ve Edebiyat (Ölümünden sonra H. A. Önelçin derledi, 1972)

Toplumu büyüteçle gözleyen romancı: HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR

Ali Alper ÇETİN

Elli yıllık yazı hayatında, elliye yakın eser veren tanınmış romancımız Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı, bir toplum yazarı olarak, Kültürümüzün Yıldızları arasında saymamız gerek…

1864 yılında İstanbul’da doğan, ilk ve orta öğreniminden sonra kendi kendini yetiştiren Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın henüz 3 yaşında iken annesi öldü. Girit’te bulunan babasının yanına gönderildi. İlkokula burada başladı. Babası tekrar evlenince 6 yaşında İstanbul'a anneannesinin Aksaray'daki Konağı'na geri döndü. Yakubağa Mektebi, Mahmudiye Rüşdiyesi ve İdadide öğrenim gördü. 1878'de Mekteb-i Mülkiye'ye girdi. 1880'de hastalık nedeniyle ikinci sınıfta iken okulu bıraktı. Kısa bir süre Adliye Nezareti Ceza Kalemi'nde memur ve Ticaret Mahkemesi'nde Azâ Mülazımı olarak çalıştı. 1887'de Ahmet Mithad Efendi'nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başladı.

Kısa memuriyeti sonrası tüm ömrünü kalemine adamıştır. Toplum yaralarını ustaca, gerçekçi bir gözle eleştiren, kılı kırk yararak iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıran bir kalem bu… Yenileşme çabaları içindeki bir ortamda ölçüsünü kaçırmış alafrangalık özentileri, zoraki ve dengesiz evlilikler, aile geçimsizlikleri, bağnazlıklar, yıllar yılı süren savaşların getirdiği ve ekonomik sıkıntıların doğurduğu toplum bozuklukları, daha pek çok konular, onun kaleminde, biraz da abartılarak dile getirilir.

Anneannesinin Konağında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve insanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağladı. Ev kadınlarının çeşitli konulardaki düşüncelerini öğrendi. Batılı yazarların yansıra Türk halk edebiyatından yararlandı. Romanı ahlakın aynası olarak gördü. Geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için arı-duru ve yalın bir dil kullandı. Çok okunan bir yazar olmasını da bu yalınlığına bağladı.

Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın-erkek ilişkilerini, din sorunlarını da konu aldı. Zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savundu. Dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla hep 19. yüzyıl İstanbul'unu işledi. Romanlarında döneminin İstanbul'un her kesiminden, sınıfından insanı’na yer verdi. Külhanbeyler, züppeler, ruh hastaları, fahişeler, hanımefendiler, mahalle kadınları, paşalar, memurlar, beslemeler, imamlar, esnaf… Çevre betimlemeleri üzerinde durmaktansa karakterlerini güçlendirmeyi tercih etti. Bu karakterleri yerel şivelerle konuşturmakta ustalaştı. Emile Zola'nın deneysel roman yöntemini benimsedi ve uyguladı. Ömrünün son otuz yılını Heybeliada'daki köşkünde yazarak geçirdi. En çok ürün veren, en çok okunan ve sevilen yazarlardan biri oldu.

1919’larda yazdığı “Hakka Sığındık” adlı romanı bunun bir örneğidir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında memleketin özellikle büyük şehir İstanbul’un yiyecek ve içecek konusundaki ölçüsüz sıkıntı bolluğu, bunun toplum üzerindeki etkileri bu romanda ustalıkla sergilenmiştir. Kısa bir bölümünü birlikte okuyalım:

“… Cumba cumbaya, yan yana komşu olan Nakiye Hanımla Raife Hanım, iki koca karı pencereden pencereye bakın şöyle hâlleşirlerdi. Nakiye Hanım etrafı kedi gibi koklaya koklaya:

---Hu komşucuğum, orada mısın?

---Buradayım Nakiye kardeş, bizim ihtiyar kütük gibi yatıyor. Artık onu kaldırırsa Allah kaldırır. Gelin hasta, oğlan hasta, iş başıma kaldı. Yorgunluktan belim kırıldı. Çamaşır yıkamaya uğraşıyorum. Kirlilerimiz dağ taş yığıldı. Su yok, odun yok, sabun yok… Bir eski fıçımız vardı. Yağmur borusunun altına koydum. Allah ne rahmet verirse hem içeceğiz hem yemek pişireceğiz. Hem de onunla arınacağız. Pek zorlu oldu kardeşçiğim, pek zor… Dün bir parça yağmur çiselediydi. Küllü su yaptım. Kirlileri bastırdım. İşte artık ne kadar temizlenirse. Uğraş uğraş ne halim kaldı, ne canım. Şimdi mutfaktan şuraya cumbanın önüne çıktım. Belimi yastığa verdim. Biraz içim geçmiş…

---Hacının (Hacı, komşuları ve zengin birinin adıdır) mutfağından yemek kokusu duymuyor musun?

Raife Hanım bir av köpeği ihtimamıyla gözlerini süze süze havayı koklamaya uğraşarak:

---Bir iki gündür nezleden burnum tıkanmış amma… A mis gibi bir şey kokuyor… a dur bakayım… şey revani… revani. Kaç sene oldu bilmem. Mübareği tatmadım. Yalnız ağzımda tadı kaldı. Çok şükür işte şimdi de kokusunu duydum.

---A, bilemedim kardeş… Sütlü irmik helvası yapıyorlar… Miyanesi ha geliyorum, ha geldim diyor.

Bir ev aşırı komşudan bir ses daha gelir… Raife Hanım sorar:

---Kim o?

---Tatarın Esma…

---Ne diyor?

---İkiniz de bilemediniz. Ne revani.. ne helva.. bademli, fıstıklı Şam baklavası… diyor.

Raife Hanım bağırarak:

---Esma, ilâhî karı yetişme.. Fıstıklı, bademli diye bir de ballandırıyor ki imrenmeden insana küçük dilini yutturacak.. Gebe olsam çocuğum düşerdi, emzikli bulunsam sütüm kesilirdi. O kadar içim çekti.. Acaba ölmeden bana baklava yemek kısmet olacak mı?.. Hiç ummuyorum… Şu muharebe bitecek de.. şeker, yağ, un ucuzlayacak da.. param olacak da.. Baklava yiyeceğim… Ölme eşeğim ölme, yonca bitecek..”

Savaş yıllarının sıkıntıları arasında günlük yaşantılar, gelin-kaynana kavgaları, gelenek ve görenekler, bunların ilgi çekici, eleştirilmeye değer yönleri, Hüseyin Rahmi’nin romanlarında tüm gerçekleriyle yansır… Bu yüzden perdelenmiş bir Karagöz oyunu gibi gülerek ve gülümseyerek Hüseyin Rahmi’yi okur, çoğu kez düşünürsünüz. Onun hakkında bir eser yazmış olan Refik Ahmet Sevengil kişiliğini şu notlarla belirler:

“Ufak tefek yaşlı, fakat hayrete lâyık bir dinamizim taşıyan bir vücudu vardır.

Neş’elidir, daima fevkalâde enteresan konular, en canlı düşünceler, en güzel buluşlar kolaylıkla dilinin ucuna gelir.

Yakın, uzak çevresindeki her şeyi ve kendisini, terbiyeli, kibar, insanı asla kırmayan iğneleyici büyüteci arkasından görmeye alışmıştır.”

Hüseyin Rahmi Gürpınar 1888 yılında “Şık” romanını yazdıktan sonra ardı ardına romanlar yayınlamaya başlamış, 1911 yılında yayınladığı Şıpsevdi ve Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç romanlarından sonra ün yapmıştır. Özellikle Gülyabani, Hakka Sığındık, Hayattan Sayfalar, Ben Deli miyim, Utanmaz Adam, Kesik Baş romanlarıyla çok sevilmiş ve okunmuştur. O nun; Namusla Açlık Meselesi, İki Hödüğün Seyahati, Tünelden İlk Çıkış, Gönül Ticareti, Melek Sanmıştım Şeytanı gibi yayınlanmış hikâye türünde de eserleri de vardır.

Bütün eserleri ise;

Roman:

Şık (1889), İffet (1896), Mutallâka (1898), Mürebbiye (1899), Bir Muadele-i Sevda (1899), Metres (1900), Tesadüf (1900), Şıpsevdi (1911), Nimetşinas (1911), Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (1912), Gulyabani (1913), Cadı (1912), Sevda Peşinde (1912), Hayattan Sayfalar (1919), Hakka Sığındık (1919), Toraman (1919), Son Arzu (1922), Tebessüm-i Elem (1923), Cehennemlik (1924), Efsuncu Baba (1924), Meyhanede Hanımlar (1924), Ben Deli miyim (1925), Tutuşmuş Gönüller (1926), Billur Kalp (1926), Evlere Şenlik, Kaynanam Nasıl Kudurdu (1927), Mezarından Kalkan Şehit (1928), Kokotlar Mektebi (1928), Şeytan İşi (1933), Utanmaz Adam (1934), Eşkıya İninde (1935), Kesik Baş (1942), Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür (1943), Ölüm Bir Kurtuluş mudur (1954), Dirilen İskelet (1946), Dünyanın Mihveri Para mı Kadın mı (1949), Deli Filozof (1964), Kaderin Cilvesi (1964), İnsanlar Maymun muydu (1968), Can Pazarı (1968), Ölüler Yaşıyor mu (1973), Namuslu Kokotlar (1973)

Öykü:

Kadınlar Vaizi (1920), Namusla Açlık Meselesi (1933), Katil Bûse (1933), İki Hödüğün Seyahati (1934), Tünelden İlk Çıkış (1934), Gönül Ticareti (1939),

Melek Sanmıştım Şeytanı (1943), Eti Senin Kemiği Benim (1963)

Oyun:

Hazan Bülbülü (1916), Kadın Erkekleşince (1933), Tokuşan Kafalar (1973), İki Damla Yaş (1973), Gülbahar Hanım

Tartışma:

Cadı Çarpıyor (1913), Şekavet-i Edebiye Tartışmaları (1913)

Sanat ve Edebiyat (Ölümünden sonra H. A. Önelçin derledi, 1972)

Hüseyin Rahmi Gürpınar 1935-1943 yılları arasında iki dönem milletvekilliği yapmışsa da bu onun hayatında hiçbir değişiklik yapmamış, kalemini yine topluma yönelik konularda kullanmış ve hiç evlenmemiştir. Bunun sebebini soranlara “ ---Evlilik çağında bulunduğum yıllarda kendimi durup dinlenmeden kalemime verdim. Tam evlenmeyi düşündüğüm sırada da, bu çağın çoktan geçtiğini farkettim…” cevabını vermiştir. Seksen yaşındayken ömrünün son otuz yılını geçirdiği Heybeliada’da 8 Mart 1944 günü gözlerini kapamış ve ölümünden sonra evi Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi ve Kitaplığı olarak düzenlenmiştir.

Gerek elli yıllık Cumhuriyet döneminde ve gerekse Cumhuriyetten önce olsun Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türkiye’de okuma alışkanlığını artıran, arı-duru Türkçesiyle okumayı kolaylaştıran ve sevdiren bir yazardır. İşlediği konular hayal gücünden, özene-bezene hazırlanmış, süslü olaylardan uzak, toplumun tâ kendisidir. Toplumun şu yahut bu yönü, sahnelenmiş bir tiyatro eseri gibidir. Hüseyin Rahmi’nin romanlarında… Bu bakımdan Hüseyin Rahmi’nin eserlerine, bir tiyatro gözüyle bakanlar vardır.

Ölümünden sonra, hakkında ciltler dolusu yazı yazılan Hüseyin Rahmi’yi biz Kültürümüzün Yıldızları arasında kendine özgü bir aydınlık sayıyor ve elliye yaklaşan eserleriyle bu usta kalemi saygıyla anıyoruz.

Ali Alper ÇETİN

Araştırmacı

alialpercetin@hotmail.com

Kaynakça:

www.turkedebiyati.org/

www.biyografya.com/

Mehmet Önder: Anadolu’yu Aydınlatanlar, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1998 Ankara

YORUM EKLE