Mağcan Cumabay: Turan Ülküsünün Yiğit Şehidi

Mağcan Cumabay, Turan Ülküsünün Yiğit Şehidi

Mağcan Cumabay: Turan Ülküsünün Yiğit Şehidi

Mağcan Cumabay: Turan Ülküsünün Yiğit Şehidi

Mağcan Cumabay: Turan Ülküsünün Yiğit Şehidi

Kazakistan’da doğup Türkistanı kucaklayan, ateşli yüreğinin tutuşturduğu kalemiyle büyük Turan ülküsüne hizmet eden bahtsız yiğit. Bu ülkünün neferleri Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kırım, İran, Doğu Türkistan, Kerkük, Tataristan hasılı Türklerin anayurdunun her bucağında aynı kaderi paylaşmıştır: Zulüm, sürgün,iftira, işkence, yalnızlık ve ölüm…

Mağcan Türkistan’ın değişik şehirlerinde farklı aydın hareketlerinin içerisinde yer alır. Türklerin hürriyet mücadelesine destek verir şiirleriyle. Hapse girer, Gorki’nin çabalarıyla kurtulur. Sürgün cezası yer. Yanına hiç bir dostunun yaklaşmasına izin verilmez veyapayalnız bırakılır. Geçimini sağlayamayacak hale getirilir. Bu durumda bile sadece “Ey yüreğim benim ne suçum var/Bu milleti sen sev dedin, ben de sevdim” serzenişinde bulunur. Sonunun ölüm olacağını biliyordu. Stalin kasabı karar verdikten sonra Türk aydınlarının susturulması için gerekçe mi yoktu? Mağcan da “Japon casusu” olduğunu kabul etti işkencede ve 1938 Mart’ında şehadete yürüdü… Adının anılması bile yasaklandı. 1993 yılında Nursultan Nazarbayev devlet töreniyle doğumunun 100. yılında Mağcan’ın çalınan itibarını ait olduğu yere, Turan ülküsüne inananların gönlüne iade etti…

Çanakkale Şavaşları sırasında yazdığı Uzaktaki Kardeşime (Alısdaki Bavırıma) şiiri Mağcan’ın gönlünün genişliğinin ve Türk ülküsüne inancının mührü gibidir. Şiirinin bir kaç dörtlüğü Mağcan’ı anlatmamızı gereksiz kılıyor… Rahmet ve dua ile anıyoruz.

UZAKTAKİ KARDEŞİME

Uzakta ağır azap çeken kardeşim!
Kurumuş lale gibi çöken kardeşim!
Etrafını sarmış düşman ortasında
Göl kılıp göz yaşını döken kardeşim!

Önünü ağır kaygı örtmüş kardeşim!
Ömrünce yaddan cefa görmüş kardeşim!
Hor bakan, yüreği taş, kötü düşman
Diri diri derini soymuş kardeşim!…

Ey pirim! Değil miydi Altın ALTAY
Anamız bizim? Bizlerse birer tay,
Bağrında, yürümedik mi serazat?
Yüzümüz değil miydi ışık saçan ay?

Alaca altın aşık atışmadık mı?
Tepişip bir döşekte yatışmadık mı?
Anamız olan ALTAY’ın ak sütünden
Beraber emip beraber tatışmadık mı?

ALTAY’ın altın günü nazlanarak
Gelende, sen pars gibi bir er olarak,

Akdeniz, Karadeniz ötelerine,
Kardeşim, gittin beni bırakarak!…

Ben kaldım yavru balaban, kanat açamam,
Uçam diye davramsam bir türlü uçamam,
Yön bulduran, yol gösteren can kalmadı;
Yavuz düşman koyar mı şimdi beni vurmadan?

Görmüyorum artık gece gezdiğimiz kırı,ovayı,
Gündüz güneşi, gece gümüş nurlu ayı;
Nazlı nazlı ipek kundaklara sarmalayıp
Bizi büyüten altın ANAM ALTAY’ı

Ey pirim! Ayrıldık mı ulu bütünden?
Dağılmayıp yılmayan yağan oklardan
Türk’ün pars gibi yüreği varken
Gerçekten korkak kul mu olduk sinip düşmandan?

Kudretli olmak isteyen Türk’ün canı
Gerçekten bitap düşüp kalmadı mı hali?
Yürekteki ateş söndü mü, kurudu mu
Damarlarında kaynayan atalar kanı?

Bavırım, sen o jakta, ben bu jakta

Kaygıdan kan jutamız. Bizdin atka

Layık pa kul bop turuv? Kel ketelik

Altayga, ata mıras altın takka

Kardeşim, sen o yanda, ben bu yanda

Kaygıdan kan yutuyoruz. Bizim adımıza

Yaraşır mı kul olup durmak. Gel gidelim

Altay’a, ata mirası altın tahta

Prof. Dr. Recai COŞKUN

YORUM EKLE