SİNEKLİ BAKKAL ÖZETİ, HALİDE EDİP ADIVAR, SİNEKLİ BAKKAL

SİNEKLİ BAKKAL ÖZETİ, HALİDE EDİP ADIVAR, SİNEKLİ BAKKAL

SİNEKLİ BAKKAL ÖZETİ, HALİDE EDİP ADIVAR, SİNEKLİ BAKKAL

SİNEKLİ BAKKAL ÖZETİ, HALİDE EDİP ADIVARSİNEKLİ BAKKAL

KİTABIN ADI: SİNEKLİ BAKKAL

KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR

1.KİTABIN KONUSU:

Sinekli Bakkalın konusu kısaca, İstanbul’un Sinekli Bakkal mahallesinin Sinekli Bakkal sokağında doğup büyüyüp evlenen Rabia adlı bir hafız kızının ve çevresindekilerin hayatıdır.

2.KİTABIN KONUSU:

Sinekli Bakkal, Abdülhamit devri İstanbul’unun kenar mahallelerinden birisidir. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istemesine rağmen “Kız Tevfik” denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik’le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir ve İnadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızları dünyaya gelir. Emine’nin Babası Rabia’nın dedesi olan imam ise Rabia’yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: “Selim Paşa Konağı”. Bu konak başlı başına bir âlemdir. Selim Paşanın Hanımı dünyanın tadına varmış,  yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise Padişahın dostlarından ve Zaptiye Nazırı idi. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren - çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır.

Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa konağına kapılanır. Peregrini’yi orada tanır. Vehbi dededen musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik’i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia’ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia Babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte Mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik’in kadın kılığına girip Selim Paşanın oğlu Hilmi için Fransa’dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile Tevfik, zaptiye dairesinde “göz patlatan Hakkı” adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi’nin adını vermez sürgüne yollanır.  İş anlaşıldığı için Paşanın oğlu Hilmi de Selim Paşanın emri ile sürgüne Şama sürülecektir.

Tevfik yokken Rabia Rakım Amcanın yardımı ile dükkânı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim paşa konağına ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir Cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır.

Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendisinin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli Papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür. Bu kanarya hanımdır. İki eski dost çığlık çığlığa birbirilerinin boynuna atılırlar.

Peregrini Rabia’nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda, tasarısını Vehbi dedeye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi dede de, onu kızı gibi sevmektedir. Yani Rabia da güzelliği bulan Tanrı sevgisi...

İmam da Emine de öldüğünden Osman’la Rabia Evi onarırlar. Dükkânın üstüne yerleşirler. Rabia’nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul’da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca, Mahallenin Kibar tulumbacısı, Sabit Bey ağabey, Bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile Padişah haini diye sille tokat İstanbul’dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer Hürriyet kahramanı olarak dönmektedir.

Tevfik’in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıp ta sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Bey ağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik’in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları Şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik’in mahalleye dönüşü dolası ile ateşli bir hürriyet nutku çeken bu adamı Tevfik hemen tanır. Bu zaptiye dairesinde kendine işkence eden göz patlatan muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman Tevfik’in Koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Halide Edip‘in gözünde ideal Türk kadının doğu kültürünün aynı zamanda Batı ile tanışmış ılımlı kişiliğini; akla dayanan Batı felsefesinin birer temsilcisi olduğunu topluma göstermek istemiştir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Rabia: Romanın asıl kahramanı: İlhami İmamın kızı Emine ve Kız Tevfik diye bilinen orta oyuncusunun kızı “Rabia’dır. Rabia, Yazarın romanda kendisi yerinde gösterdiği ve “İdeal Türk kadını nasıl olmalı?” sorusunun cevabı olan kişidir. Rabia’nın kişiliğinin oluşmasında babasından çok dedesinin etkili olmuştur. Kendisi İmam olduğu için torunu hafız yaparak İslami bilgilerle donanmasını sağlamıştır. Paşanın konağına gitmesi ile Rabia’nın kişiliğinin değişiminde en büyük etkiyi görülüyor. Dedesinin yanında her zaman cehennemden bahsedilerek büyüyen Rabia konağın ortamını görünce geleneklerine bağlı, ancak batı eğilimli bir karakter ortaya çıkıyor. İki ayrı ruh ikliminde yetişmiş olduğu Peregrini yani Osman’la evlenmesi ile de bunu gösteriyor. (BKZ. sayfa 87)

Kız Tevfik: Daima şen şakrak, orta oyununda usta, yakışıklı ve çok düzensiz bir kimlikte anlatılıyor.

Vehbi Dede: Konakta Rabia’ya ders veren bir Mevlevî derviş olarak bize aktarılan Vehbi Dede, her zaman teselli edici teskin edici mizacı ile Rabia’nın dedesinden çok farklı olarak Ruh okşayıcı bir âlim olarak anlatılıyor.

Peregrini (Osman): Annesinin tavsiyesiyle eskiden papaz olan Peregrini daha sonra her hangi bir dine bağımlı olmaksızın yaşamış bir müzik hocası. Türkçe’yi çok iyi konuşan bu adam dinsiz olmasına rağmen Vehbi Dede gibi dinine bağlı insanlara saygı duymuştur. Rabia ile evlenmek için dinini değiştirerek Osman ismini almıştır.

Selim Paşa: Eski Dâhiliye Nazır, padişaha son derece bağlı bir mizaç ortaya sürmüştür. Öyle ki kendi oğlunu bile gözünü kırpmadan ve elinde kesin delil olmadan sürebilmiştir. Ama diğer taraftan Rabia’ya karşı hep şefkatli olmuş ve iyi davranmıştır.

Emine: Rabia’nın annesidir. Önceleri Rabia’yı çok sevmiş ancak sürgünden dönen babasını kendisine tercih edince, elinden gelse Rabia’nın boğazına sarılmak istemiştir. Elini öpmek için gelen kızını kovmuştur.

İlhami İmam: Rabia’nın büyük Babası, mahalleliye devamlı cehennemden bahseden bir imam.

Diğer tipler: Bilal; Rabia ile evlenmek isteyen bir genç, Rıfat Amca; mahallenin cücesi, Pembe; Rabia’nın hizmetini yürüten beraber yaşadığı çingene, Hilmi; Selim Paşanın Jön Türkoğlu, Sabiha Hanım; Selim Paşanın Hanımı, Kanarya Hanım; Köşkte ki bir Çerkez kızı.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Bence Sinekli Bakkal bugün dahi Türk kadınına örnek teşkil edebilecek bir şaheserdir. Bu kitap sadece Türk kadını için değil erkeği içinde bir rehberdir, bunun için herkesin bu kitabı okumasını şiddetle tavsiye ediyorum.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Halide Edip Adıvar'ın Hayatı ve Edebi Kişiliği:

Halide Edip (1884-1964) İstanbul'da doğmuştur. 1901'de Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ni bitiren yazar, Rıza Tevfik ve Salih Zeki'den özel dersler almıştır. İlk evliliğini Salih Zeki ile yapan Halide Edip, yazılarında bir süre Halide Salih imzasını kullanmıştır. Bir ara kız okullarında öğretmenlik yapmış, 1918'de İstanbul Üniversitesi'nde Batı Edebiyatı profesörü olmuştur. İstanbul'un işgali sırasında yaptığı konuşmalar yüzünden kovuşturmaya uğrayınca Anadolu'ya kaçarak Milli Mücadele'ye katılmıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra Adnan Adıvar'la hükümet arasında başlayan anlaşmazlık sonucu 1926'da Türkiye'den ayrılmıştır. Yurtdışında Türkiye ile ilgili konferanslar veren yazar 1940'ta yeniden İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne atanmış, bir dönem milletvekilliği de yaptıktan sonra üniversiteye dönmüştür. İlk dört romanından üçü duygusal yanı ağır basan güçlü sevgi romanları olan yazarın ilk dikkati çeken eseri Türkçülük hareketlerinin ve Ziya Gökalp'in etkisinde kalarak yazdığı "Yeni Turan’dır. Halide Edip, toplumumuzun batılılaşmaya olan gereksinimine inandığı için Ziya Gökalp'in düşüncelerini beğenir. Küçüklüğünden başlayarak Doğu ve Batı'yı bir arada yaşayan Halide Edip, Meşrutiyet döneminde yazdığı romanlarında bu karşılaştırmayı yapmıştır. Daha sonra romancılığına yeni bir yön veren yazar, Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'yu ve Anadolu'nun çeşitli sorunlarını yansıtmıştır. Eğitim ve sağlık bunların başında gelir.

7.ROMANDAN BİR PARÇA

(Rabia’nın babası Tevfik yakalanmış, sorgu için Selim Paşa'ya getirilmiştir.)

"...Zaptiyenin bütün lambaları yanıyor, bütün memurlarında nadide bir av yakalamış avcıların neşesi ve gururu var... Avlarım iri yan bir herif, Selim Paşa’nın huzuruna getirdi.

Tevfik'in kıyafeti perişan, fakat hâlâ kadın esvabının bir kısmını muhafaza ediyor. Yüzünde düzgün, allık, sürme birbirine girmiş. Gözlerinden çenesine uzanan iki müsavi siyah, kırmızı, beyaz yol var - gözyaşlarının izleri. - Yanakları, burnu, gözlerinin etrafı mor, siyah, çürüklerle dolu. İçleri her zaman bir kadın kadar yumuşak kestane rengi gözleri, ömründe ilk defa gülmeyi unutmuş gibi şaşkın ve donuk. Arkasındaki siyah yeldirmenin aşağı kısmı parça parça, her tarafında çamur; omuzlarında biraz da kan lekeleri görünüyor. Onu tanıyor mu, anlıyor mu? Bunu kestirmek mümkün değil.

Tevfik'in dışını içini perişan eden, aklını alan bu vaziyetinde Selim Paşa, "Göz parlatari’ın imzasını tanıdı. Kendisi bir eli Tevfik’in omuzunda, efendisinden emir bekleyen av köpeği itaat ve hazırlığı ile Selim Paşa’nın gözlerine bakıyor.

Tehlikeli siyasi sanıkları sorguya memur edilen bu şişman adam, hiç de korkunç görünmüyordu. Daha ziyade, güreş meydanından çekildikten sonra kendini yemeğe içmeye veren bir pehlivan eskisine benziyor.

Sıkı ilikli yüksek yakasından pırtlayan iki kat çeneli sarkık yanaklar, düşünmeyen adamların etli alnı... İçine gömülü küçük dost gözlerinde bir fili hatırlatan dostluk! Hâlbuki pençeleri bir sanığın kulaktozuna indimi, değil yalnız sağır, herifi kör bile edebilirdi. Ve bu eller Tevfik’in kulaktozunu birkaç defa okşamıştı.

-    Bir sandalye verin, bir cigara verin.

Tevfik’i bir sandalyaya oturttular, eline bir cigara verdiler. Muavin Rana Bey, kendi eliyle kibriti çaktı; fakat parmaklan cigarayı kavrayamadı, elleri dizlerinin üstünde kaldı.

Muzzaffer hizmete hazırdı:

-    Hefif yalandan yapıyor, bir şey değil...

Paşa, sert bir sesle onu susturdu:

-    Siz çekilin, herifi kendi haline bırakın. Rana Beyle biz istintak edeceğiz.

Yalnız kalınca Paşa eğildi; Tevfik'in yüzüne yakından baktı ve Paşanın hafızası ona ilk defa vazife başında bir 05nın oynadı. Ona, çocukken bindiği ve anasından babasından daha çok sevdiği eski bir tayı hatırlattı. Bir gün hayvan ayağım kırmış ve lalası, tayın kafasına bir kurşun sıkmaktan başka çare olmadığını söylemişti.

Şimdi Tevfik’in gözleri, o yaralı tayın ondan yardım isteyen bakışı ile bakıyordu. Eli gayriihtiyari siyah yeldirmenin kan sıçramış omuzunu okşadı.

-    Bana her şeyi söyle. Seni bu kıyafetle Fransız postahanesine kim yolladı? Kendi oğlum olsa cezasını veririm... Biz burada, Padişahın adalete memur ettiği adamlarız...

Şimdi bir an evvel ölü donukluğu ile duran yüzden bir hayat cereyanı geçiyordu. Belki Paşanın dediklerini anlıyordu; fakat gerçekte şuurunun en derin tabakasında bir hayal uyanıyordu.

Orada, elinde köpüklü tatlı bir içki, konuşan ve gülen bir Tevfik vardı. Dost bir ses, bir kardeş sesi kulağına eğilmiş:

-    Benim seni postaya yolladığımı kimseye söyleme; adresi postahanenin içinde yırt at, diyordu.

Şimdi o ses, gene bir defa dediklerini tekrarlıyor. Tevfik'i titreten, söyledikleri değil, sesin kendi mânâsı. Tevfik'in insanlığına müracaat eden, onun vefasına, kardeşliğine, cesaretine, namusunu, canını emniyet eden ses! Daha birçok Tevfik'ler daha!...

Büyüklerin sofrasında içki içen, etrafını eğlendiren, güldüren Tevfikler... Fakat onlar hep birer soytarı... Kıçına tekme atılan, icabında yüzüne tükürülen bir maskara! Burnunda halka, boynunda bir zincir, pazar yerinde kalabalığı eğlendiren bir yılandan, bir maymundan çok farklı olmayan Tevfik! Doğunun ezeli sanatkârı... Hâlbuki bu ses ve bu sofradaki Tevfik bir insan... Herkes gibi...

Gözlerini kapadı, dudakları kımıldadı.

Rana Bey ve Paşa, ikisi birden eğildiler, kulaklarını bu kımıldayan ağıza yaklaştırdılar.

-    Söylemem, söylemem; vallahi, billahi...

Paşanın kaplan pençesine benzeyen ince parmaklı elleri gene onun omuzlarını okşadı:

-    Fakat bana söyle Tevfik. Hele seni postaya yollayan oğlum ise hiç sıkılma. Hilmi mi? Söyle... Yemin ederim ki sana bir daha dayak attırmam... Hem ceza -söylersen - daha hafif olur. Seni yakın bir yere sürerim, aylık bağlattırırım. Rabia'yı da senin yarıma yollarım... Söyle, Hilmi mi?

Rabia’nın adı ağzından çıkar çıkmaz, elleri altındaki omuz titremişti:

Paşa gene eğildi; Tevfik'in yüzüne baktı. Gözlerinden çenesine uzanan siyah, beyaz, kırmızı çizgilerin üstünden yaşlar akıyordu. Morarmış dudakları oynuyordu. Fakat ağzından hiç bir ses çıkmıyordu.

-    Rana Bey bugün bu kadar yeter. Elini yüzünü, söyle, yıkasınlar, arkasına insana benzer bir şey giydirsinler. Bana sormadan Muzzaffer bir daha istintak etmesin.

-    Evinden esvap getirtelim mi?

-    Hayır hayır, sokaktan alın; ben parasını veririm. Kızı şimdilik haber almasın.

Tevfik'i Paşanın odasından aldılar, götürdüler. Ve Paşa hemen masanın başına oturdu. Sanığın üstünde bulunan evrakı okuyordu.

Ekseri İsviçre'de veyahut Paris’te çıkan Türk gazetelerinden ibaretti. Bunlar, Selim Paşa'ya baştanbaşa divanelik, bir kocakarı sayıklaması gibi saçma geldi. O, el yazısıyla, meçhul bir adama yazılmış bir mektuptu. Güya padişahı tahttan indirmek için umumi bir ayaklanma hazırlanıyordu. Güya buna taraftar çok adam vardı. Hatta hayli bilinen isimler de zikrediliyordu. Belki bu bir hokkabazlıktan ibaretti... Kaç defa böyle şeyler yapılmıştı. Fakat ona rağmen Paşa, büyük ölçüde tutuklamalar yapılacağını biliyordu. "Göz patlatan"ın memur edileceği bir hayli soruşturmalar olacak... Belki bunların arasında Hilmi de bulunacaktı.

Paşa evrakı bir tarafa itti; masanın üstünden bir kalem seçti. Ucunu dikkatle muayene etti ve saraya raporunu yazdı.

- Bunu bir memurla yolla... Sonra söyle, bana leğen, ibrik ve seccade getirsinler. Namazdan sonra şu koltuğa uzanır kestiririm...

Sabah oluyor, İstanbul uyanıyordu. Paşa namazını bitirir bitirmez koltuğa uzandı; başını koltuğun arkasına dayadı, içi geçti.

Sokakta gürültü arttı. Uzaktan bir laterna sesi geliyordu ve Paşa bir rüya görüyordu: Bayramdı. Hilmi altı yaşındaydı. Arkasında bir Paşa üniforması vardı. Paçaları biraz düşük, omuzlarındaki apoletler biraz büyük... Belinde bir teneke kılıç. Tavus yavrusu gibi kollarını sallaya sallaya dolaşıyor. Beyaz elleri yüzükle dolu bir genç kadın el çırpıyor. Elâ gözleri parıl parıl yanıyor.

Laterna sesleri yaklaşıyor. Oğlan duruyor, sokağı dinliyor; sonra belinden teneke kılıcını koparıp atmaya çalışıyor; avazı çıktığı kadar bağırıyor.

-    Ben laterna isterim... Laterna isterim...

Selim Paşa, sıkıntıdan, ter içinde. Bu şımarık oğlanı niçin susturmuyorlar? Niçin kendi bu şımarık ağıza iki şamar atamıyor?

Laterna sesleri kesildi. Güneş zaptiye nazırının başını yakıyordu. Gözlerini açtı. Alnındaki ter taneleri yanaklarına damladı. İçinde fena bir sıkıntı vardı. Yan uykuda, yan uyanık rüyadaki çocuğa:

-    Bu sefer senin cezam vereceğim...

diyordu...”

YORUM EKLE