PROF. DR. FEYZİ ERSOY’UN “DÎVÂNU LUGÂTİ’T-TÜRK’ÜN ROMANI” HAKKINDA

PROF. DR. FEYZİ ERSOY’UN “DÎVÂNU LUGÂTİ’T-TÜRK’ÜN ROMANI” HAKKINDA

PROF. DR. FEYZİ ERSOY’UN “DÎVÂNU LUGÂTİ’T-TÜRK’ÜN ROMANI” HAKKINDA

PROF. DR. FEYZİ ERSOY’UN “DÎVÂNU LUGÂTİ’T-TÜRK’ÜN ROMANI” HAKKINDA

Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya

Feyzi ERSOY, “Bir Kitaba Tutuldum! Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün Romanı”, Gazi Kitabevi, Ankara, Şubat 2019, 173 s. 

“Mahmûd bin Hüseyin bin Muhammed el-Kâşgarî”, çok tanınmış adı ile “Kâşgarlı Mahmûd”. Köl Bilge Kağan’dan başlayan Karahanlı hanedanının tahtı için yetiştirilen ve 9. kağan olarak tahta çıkması gereken bir tigin, bir prens, bir hanzadedir. Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eserinde kendisinin çok iyi ata bindiğini, ata sporlarını yaptığını, cirit oynadığını, güreş tuttuğunu, kılıç salladığını, yay kurduğunu, ok attığını yazmaktadır.

“Kıvam ü’d-devle” unvanlı büyük babası Muhammed bin Yûsuf Karahanlı tahtında 448-449 (1057-1058) yılları arasında 15 ay hüküm sürmüş, sonra “Çağrı tigin” unvanlı oğlu Hüseyin bin Muhammed’i “Arslan İlig” nisbesi ile tahta çıkarmıştır. Hüseyin bin Muhammed’in ilk karısından “Mahmûd”, ikinci karısından da “İbrahim” adlı bir oğlu vardır. İbrahim’in annesi tahta çıkma merasiminin ziyafetinde kocasını zehirlemiş, kocasının ağabeyi Süleyman’ı boğdurmuş, kendisini desteklemeyen devlet adamlarını öldürterek kocası yerine oğlu İbrahim’i Karahanlı tahtına çıkarmıştır.  

 “Mahmûd” her nasılsa bu katliamdan sağ kurtulmuş ve ömrünün çok uzun bir bölümünü Asya’daki Türk kabileleri arasında bir firari olarak saklanıp yaşamış ve Batı’ya doğru gitmiştir. İran ve Irak’ta ilim öğrenip müderris olmuştur. Bağdad’da iken iki kitap yazdığı bilinmektedir. “Kitâbu cevâhirü’n-nahv fî’l-lugati’t-Türk” başlığını taşıyan ilk kitabı Karahanlı Türkçesi’nin gramer kitabı olup kayıptır. Henüz ilim âlemince bulunmamış, görülmemiştir. “Kitâbu Dîvânu Lugâti’t-Türk” adlı Türk lehçeleri sözlüğü ise ikinci kitabının adıdır. Mahmûd ikinci eseri olan “Kitâbu Dîvânü Lugâti’t-Türk”e 82 yaşında iken Ocak-Şubat 1072’de başlamış ve iki yılda tamamlayarak Ocak-Şubat 1074’te Abbasî halifesi Muhammed el-Muktedî bi-Emrillâh’a sunmuştur. 

Vatanının dışında yaşarken 7-8 dil öğrenen ve belli başlı Türk lehçelerini konuşan Kâşgarlı Mahmud ata yurdu olan Kâşgar’a 89 yaşında iken dönmüş, Kâşgar’ın Köneşehir nahiyesine bağlı Opal köyünün  medresesinde 7-8 yıl “Hazret-i Mollam” unvanı ile ders vermiş ve 97 yaşında iken ölmüştür. 

Mezarı Pamir dağlarının doğu eteğindeki Opal köyünün Azak mahallesinde bir tamirat sırasında açılan bir başka mezarda bulunan belgelerden öğrenilmiştir. Merkezî hükumet Kâşgarlı Mahmûd için bir Türbe yaptırmıştır. 97 basamak ile çıkılan bu türbede Kâşgarlı Mahmûd’un makamı bulunmaktadır. Mezarı ise zeminde beyaz topraklı bir mezardır.

“Kitâbu Dîvânü Lugâti’t-Türk” adlı eseri yazılmasından takriben 190 küsür yıl sonra Saveli Muhammed bin Ebi Bekr tarafından 1 Ağustos 1266 tarihinde istinsah edilmiştir. Bilinen yazma bu istinsah edilen yazmadır. 

Prof. Dr. Feyzi Ersoy “Bir Kitaba Tutuldum! Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün Romanı” adlı eserinde Saveli Muhammed bin Ebi Bekr tarafından istinsah edilen nüshanın Vanizâde Mehmed Efendi’ye, oradan da Ahmed Nazif Paşa’ya ulaşmasını, Paşa’nın yazmayı bir akrabasına emanet etmesini, muhtaç olursa 30 altından aşağı bir fiyata satmamasını, sonunda Ali Emîrî Efendi’nin kitabı 30 altın liraya satın almasını, Tal’at Paşa’nın kitabı Arap harfleri ile yayımlamasını çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. 

Benim de Dîvânu Lugâti’t-Türk ile ilgili anılarım vardır. İlki şudur: 80’li yıllarda Merhum Prof. Dr. Şinasi Tekin, Robert Dankoff ve James Mc Kelly tarafından hazırlanan Dîvânu Lugâti’t-Türk çalışmasını Amerika’da yayımladı. Bu sıralarda Dîvânu Lugâti’t-Türk yazmasının Amerika’ya götürüldüğü şeklinde bir şayiayı duyunca Millet Kütüphanesi’ne gittim. Kütüphane Müdürü Türkoloji Bölümü’nün benden bir yıl önceki 1963 sınıfından Erdal Hamami idi. Konuyu ona söylediğimde güldü. “Osmancığım! Hiç bir güç Yaşar Hanımı aşıp bunu yapamaz” dedi. “Yaşar Hanım” kim?” diye sordum. “Yazmalar bölümünün koruyucusu, bekçisi hanımdır. Hiç evlenmedi. Çocukları buradaki yazmalardır. Onlara gözü gibi bakar” dedi. Ben de “Erdalcığım! Yaşar Hanım’a bir şaka yapalım öyleyse dedim ve dışarıdan duyulabilecek yüksek bir sesle konuşmaya başladım. “Erdalcığım! Gece rüyama nur yüzlü, başı sarıklı, beyaz sakallı bir pîr girdi. Oğlum Osman! Ben Kâşgarlı Mahmûd’um. Şimdi kütüphaneye git. Benim Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü al. –Bu sırada yazmalar bölümüne giden demir kapının kilitlendiği gürültüsünü duyduk.- Ben devam ediyorum. Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü yastığının altına koyup uyu. O zaman ilk kitabım olan Kitâbu cevâhirü’n-nahv fî’l-lugati’t-Türk adlı grameri bulacağın yeri sana söyleyeceğim” dedi. Erdal da “O zaman Yaşar Hanımı çağırıp Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü isteyelim” dedi. Yaşar Hanım’ı çağırdı. “Yaşar Hanım Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü getirebilir misin?” diye sordu. Yaşar Hanım: “Getiremem. Anahtarları evde unutmuşum” dedi. Erdal da onu gönderdi. Biz gülmekten yere yattık. Erdal “Gözünle gördün. Kulağınla duydun. Hangi güç Yaşar Hanım’ı aşabilir” dedi.  Ben ne zaman Millet Kütüphânesi’ne gitsem, Yaşar Hanım beni görünce yazmalar bölümünün demir kapısını kilitlemiş, kendince Dîvânü Lugâti’t-Türk’ü korumuştur. Nur içinde yat Yaşar Hanım. Mekânın Cennet olsun.

İkinci hatıram şudur: Kültür Bakanlığı Komisyonlarından “Kaynak Eserler Komisyonuna beş kişi seçilmişiz. Süleyman Hayri Bolay, Osman Fikri Sertkaya, Reşat Genç, İsmail Aka, Kazım Yaşar Kopraman. Karar aldık: Yazmasının kaybolması, çalınması, yangında yanması gibi felaketler karşısında dünyada tek nüsha olan eserlerimizi renkli olarak yayımlayalım. İlk olarak da Dîvânu Lugâti’t-Türk’ten başlayalım. Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün tıpkıbasımını ölçülerine sadık kalıp, renkli olarak 3000 nüsha çoğalttık. (Kâşgarlı Mahmud. Dîvânü Lûgati’t-Türk. Tıpkıbasım. Ankara, 1990). Numaralı olarak basılan tıpkıbasımın 1 numaralı nüshası Mısır Büyükelçimiz vasıtası ile Sayın Hüsnü Mübarek’e sunuldu ve karşılığında da kendisinden Kutadgu Bilig’in Mısır nüshası istendi. Ancak siyah-beyaz film gönderilmiş. Onu da Kültür Bakanlığı’nda siyah-beyaz olarak yayımladık.

Ben Dîvânu Lugâti’t-Türk tıpkıbasımından iki nüsha satın aldım. Bir gün gideceğim ve bu kitabı Kâşgarlı Mahmud’un kabrinin baş ucuna koyacağım diye düşündüm. 1990’da ALTAYLAR dizisi dolayısıyla Moğolistan ve Kuzey Çin’e gittik. Kâşgar’da da çekim yapacaktık. Ancak Çin hükûmeti Beijing’de verdiği izni bozdu. Ekibimizin Dun-huang’dan daha ileri gitmemize müsaade etmedi. İzin 15 yıl sonra geldi. 2005 yılında Turfan’da toplanacak II. Uluslararası Uyguristler Kongresi’ne davet edilmiştim. Ben, eşim Ayşegül Sertkaya ve Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın Beijing’den Urumçi’ye, Urumçi’den Kâşgar’a gittik. Gece Çinibağ Oteline yerleştik. Sabah pasaportlarımızı inceleyen görevli Uygur beni çağırdı. Yeşil pasaportta vize arıyor, bulamıyordu. “Kaşgarga ne üçün keldingiz?” diye sordu. Ben de “Uluk atam Kaşgarda kömülgen” dedim. Şaşırdı. “Kaysı mahalda kömülgen” diye sordu. “Opal’da” dedim. “Uluk atangıznıng atı kim?” diye sordu. “Mahmûd bin Hüseyin bin Muhammed el-Kâşgarî” dedim. Uygur güldü. “Ol kişi barımıznıng uluk atası durur. Barınglar” dedi. Pasaportlarımızı verdi. Bir saat sonra Kâşgar Millî Eğitim Müdürünün gönderdiği bir minibüs ile Opal Köyüne gittik.  Bizi elinde Dîvânü Lugâti’t-Türk’ü tutan Kâşgarlı Mahmud heykeli karşıladı. Türbenin bekçisi 10 göbekten beri Kari ailesi idi. Bizi o zamanki bekçi Yasin Kari karşıladı. Kendisi ile konuşarak 97 basamak çıktık ve Kâşgarlı Mahmud’un makamına eriştik. Sandukanın baş ucunda 120 santim boyunda cam kapaklı bir kitaplıkta Divan’ın Çince ve Uygurca neşirleri vardı. Onları çıkardım. Ortaya Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün renkli tıpkıbasımını, ilk sahifesini açarak koydum. Haza Kitâbu Dîvânü Lugâti’t-Türk renkli başlığı açık olarak okunuyordu. Yanına Divan’ın Uygurca, Çince ve Türkiye’den getirdiğimiz Türk Dil Kurumu yayınlarını Haluk ile birlikte yerleştirdik. Sonra da dışarı çıkıp ağladım. Ayşegül yanıma geldi “Bunlar mutluluk gözyaşları. İsteğine eriştin. Geldin. Emanetini yerine yerleştirdin” dedi. Yasin Kari “Efendim. Gelsinler! Damdan kabristan’ı görsünler” dedi. Tam damın kapısını açıyordu ki orta yaşlarda bir genç koşarak geldi ve “Açma diyorum o kapıyı” diye bağırdı. Oranın sorumlusu Hüseyin isimli bir yetkili imiş. O zaman bir Uygur hanım onu bileğinden yakalayarak sandukanın başına götürdü ve “Onlar sana ne hediye getirdi. Sen onlara nasıl davranıyorsun?” dedi. Hüseyin Kâşgar’da tarih bölümünden mezun imiş. Renkli yazmayı görünce şaşırdı. “Agalar kaydın kelipsiz?” dedi. “Türkiyelikmiz” diye cevap verdim. Dama çıktık. ... Uzatmayalım. Ayrılırken “Hüseyin Bey! Eğer Makamın karşısındaki odayı “Teşhir odası yaparsan, sana dünyada yayımlanan bütün Dîvan yayımlarını getireceğim. 3 yıl sonra, 2008’de, 1000. yıl kutlanacak kendim gelemesem öğrencilerim ile gönderirim” dedim. 6 ay kadar sonra Türk televizyonlarından birisinde Sayın Kemal Baydaş’ın Kâşgarlı Mahmud’un makamı ile ilgili ziyaretleri dolayısıyla çekilen programda karşı odanın “Sergi odası olduğun gördüm. Artk bana vaadimi tutmak kalıyordu. 

2008 yılında Beijing’de 1000. yıl anma töreni dolayısıyla uluslararası bir sempozyum düzenlendi. Beijing sempozyumundan sonra 10 kişilik seçme bir topluluk da Kâşgar’a götürüldü. Ertesi gün 40 kilodan fazla kitap torbalarımı 97 basamak çıkardım. Çıkarken da epeyi zorlandım. Kitapları genç müdür Hüseyin’e teslim ederek sözümü yerine getirmiş oldum.  Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen de Şaban Kurt tarafından yayıma hazırlanan 2000 tirajlı “Kitâbu Dîvânı Lûgâti’t-Türk. Tıpkıbasım-Türkçe Sözcükler-Özel Adlar Dizini” adlı ikinci tıpkıbasım yayınımızı sergi için armağan etti. Ancak 2008’de Çin’de çok güzel bir renkli  tıpkıbasımlı Dîvânı Lugâti’t-Türk yayımı daha yapılmıştır. Bu yayından birer nüsha Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’e, Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın’a ve Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya’ya armağan edildi.

Beijing’den Türkiye’ye dönünce dizlerim ağrımaya başladı. Yürüme zorluğu çekince, Cerrahpaşa’da muayene oldum. Ağır kitapları kaldırmamdan dolayı dizlerimde Minisküs yırtığı tespit edildi. Ertesi gün diz ameliyatı oldum ve sağlığıma kavuştum. 

Feyzi Ersoy’un kitabı okunmaya başlayınca elinizden bırakamayacağınız akıcılıkta kaleme alınmış bir romandır. Türk diline âşık olan herkesin bu romanı okuması gerekmektedir. Israrla tavsiye ediyorum. Fevzi Ersoy hocamızı da bu romanından dolayı can u gönülden kutluyorum.

YORUM EKLE