20.04.2021, 19:38

“TIKLIM TIKLIM” yerine “lebalep” !!!

“TIKLIM TIKLIM” yerine “lebalep” !!!
“SİLME” yerine “lebalep” !!!
“AĞIZ BAĞIZ” yerine “lebalep” !!!
“TIKA BASA” yerine “lebalep” !!!
“HINCA HINÇ” yerine “lebalep” !!!
[Kişinin kendisinden çok söz etmesini doğru bulmuyorum. Ancak, bu yazıda bir gerçeği, ulusluk savunma yöntemlerini daha derin biçimde kavratmak için kendi geçmişimden söz ettim]

Türk Tarihi Türk Dili Tarihi ile birlikte baş başa, at başı öğrenilmeli, bilinmelidir.


Lebalep!!! Farsça LEBÂLEB [ﻞﺑﺍﻞﺑ] sözünden gelir.

Leb, Farsçada “dudak” demek. LEBÂLEB söz söze (mota mot) “DUDAK DUDAĞA”. Türkçe karşılık olarak “dudak dudağa” karşılığını kullanmak doğru değil, bu karşılığı kullanmak Farsçaya öykünmek, yansılanmaktır.

Ben yılda en az üç ay Keban’dan Arapkir’e gider, orada kalırdım. BENİMLE BİRLİKTE ÇOK SAYIDA ARKADAŞIM YİRMİ DÖRT YAŞIMIZA DEĞİN...

Kurtuluş Savaşı ile önceki savaşlarda, öle yite savaşmış, kurşunlar yemiş, şarapnellerle yaralanmış, dedem ile YİRMİ BİR subay, asker arkadaşının yanlarında büyüdük. 

Osmanlıca, Arapça ile Farsçayı çok, çok iyi biçimde biliyorlardı. Annem de çok ayrıntılı bir biçimde bu dilleri biliyordu. Dedem Irak, Filistin cephesinden çekilirken Türkmen kökenli, Filistinli kimsesiz, dokuz yaşında bir kızı Adana’daki bir tanışının evine göndermiş. Savaş bitince yanına aldırmış. Annemin ileri Arapçası bu Türkmen kızından, kurallı Arapça dil bilgisi dedemden.  

Dedem, arkadaşları ile annem anılarla dolu uzun söyleşilerle birlikte onların torunları olan bizlere bu dillerde ders verirlerdi.. Benimle birlikte bu dedelerin torunu olan on sekiz çocuk daha vardı. 

Bir gün anneme: “Dedelerin söyleşilerinde benim anlamadığım çok söz var” deyince bana dört büyük defter aldı.

 “Bu defterlere sözleri kökenlerine göre ayrı ayrı yazacaksın” dedi. Dört ayrı dil için dört ayrı defter. Dördüncü defter TÜRKÇE için.

DÖRDÜNCÜ defter olmazsa öbür defterlerin bir değeri yoktu. En çok bu deftere Türkçe sözleri yazarken özenmeliydim, saklıkla, ayrıntılı yazmalıydım.   

Dedemgil değişik yerlerdeki Orduevlerinde kalırken subay evdeşlerinden Edebiyat öğretmeni olan hanımlar annemle birlikte başka subay çocuklarına TÜRKÇE, TÜRKÇELEŞME üzerine ders veriyorlarmış. Bu hanım öğretmenler sık sık ANADİLDEN DERLEMELER (1932), Türkiye’de Halk ağzından DERLEME SÖZLÜĞÜ (1939); LEHCE-i OSMÂNÎ (1876).. gibi ana kaynaklardan söz ederlermiş. Bu kaynaklardan birçoğu evde varmış. Olmayanları Dedem arayıp bulmuş.. Aralıksız bu üç dilde ders aldığım için beynim ayırtlayıcı bir dil, söz düzeneğine dönüşmüştü. Farsça bir söz mü işittim, ilkin, Türkçesi şu; Arapçası bu, Farsçası o.. beynim uzman bir dilmeç (tercüman) gibi işittiği sözleri sürekli çevirip duruyordu.. 

Görev yaptığım yerlerde de bu dillerle yoğruldum durdum.. Derneklerde düzenlenen kurslarda bu dillerde ders verdim. 

Ancak, yazarken, söyleşirken Türkçeye yad dillerden söz katmadım! Yalnız, ilgili söz DAHA iyi kavransın diye başka dillerden sık kullanılan sözleri kökenlerini vererek kullandım.

Yad sözlerin Türkçe karşılıklarını bildiğim için o sözleri söyleşirken Türkçeye katmam!

 “LEBALEB” sözünün kökenini, çözümünü bilirim.. 

 “TIKLIM TIKLIM”, “SİLME”, “AĞIZ BAĞIZ”, “TIKA BASA”, “HINCA HINÇ” yerine Farsça “lebalep” DEMEM!

BEN ARKADAŞLARIMLA BİRLİKTE YİRMİ DÖRT YAŞIMA DEĞİN.. 

Dedem ile savaşçı arkadaşlarının yanlarında büyüdüm.. Onlar saygının, anlayışın, Türk töresinin belgisi, belgileşmiş (simgeleşmiş) birer anıtı idiler. 

 Sözleri anlamlı, duyarlı; Sesleri, ses tınıları sürekli ölçülü idi.  

Yaralanmış, biraz sağalır sağalmaz engellemelere karşılık ayağa kalkıp kanlı yörelere atılmış dedem ile YİRMİ BİR subay, asker arkadaşının yanlarında büyüdüm.

 En çok, arkadaşlarının bir yamacı, geçidi, bir tepeyi ele geçirirken yiğitçe, ölümü - yitimi, ikilenmeden atılışlarını anlatırlardı. ŞEHİT olan arkadaşlarını anlatırlarken SESLERİ BAMBAŞKA bir tınıya, büğülü, anlatılmaz bir görkeme bürünürdü!.. O görkemli bakışlarda, söyleşilerde, görgüye - saygıya bürünmüş sözle anlatılmaz bir saygı, kılık (ahlak), erdem enginliği, ölçülemez bir derinlik vardı! Onlar, kuşluktan gece yarılarına değin süregiden söyleşilerinde bir kez olsun SÖZ KESMEZLERDİ. Yersiz, gereksiz, bir tek, BİRCE söz söylemezlerdi!

 “AYTILGAN SÖZ: ATILGAN OK! [Söylenen söz, atılan ok!]”.. O Dedeler, bu Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen atasözünü biliyorlar mıydı?!

 Bu yaşanmışlıktan ötürü kimin “sayın”, kimin “satkın”, “alçak” olduğunu sezer, bilirim! 

 “NE VARSA İÇİNDE, O ÇIKAR DIŞINA!” Bilinçaltında gizlenen duygu bir biçimde dışarı çıkar! 

 Ben, iyilikbilmez, kandan beslenen yıldırı (terör) örgütünün elebaşına “SAYIN” demem!

 BEN YİRMİ DÖRT YAŞIMA DEĞİN.. 

 Dedem ile savaşçı arkadaşlarının yanlarında, onların Kafkas İslam ordusunda, Balkan savaşında, Filistin cephesinde, Sakarya Alan Savaşında.. yaşadıklarını dinleyerek, o sözleri anlayarak, belleğime, kanıma, yüreğime sindirerek büyüdüm.. 

 Onların söyleşilerinde arkadaşlarının birer birer şehit oluşlarını öfkeyle, öç ile yüreğim dolukup durarak büyüdüm.. 

 MİRALAY SELİM BEĞ, FİLİSTİN cephesi!

 BİNBAŞI RAGIP BEĞ, ERKMEN TEPE, AFYON!..

 BİNBAŞI HÜSREV BEĞ, KAFKAS İSLAM ORDUSU, GENCE!..

 YÜZBAŞI SELİM SIRRI BEĞ, AKABET-ÜL-BEYZA, FİLİSTİN!

 Altmış dolayında şehit subay. Bu subayların çatışmalardaki yiğitlikleri, sonra şehit olmaları.. Bu olayların bitimini dedelerimizden dinlerken gözyaşlarına boğulurduk..  

  

 Bir gün Babam, gözlerimin kan çanağı gibi olduğunu görünce “savaşçı dedelerin yanlarına gidip söyleşilerini dinlemememi” istemişti.

 Annem ise: “Gitsin!” demişti. “Gitsin! Gözleri kan çanağına dönsün! Yüreği dolukup dursun! Şehitlerimizi bilsin, öğrensin! Gerektiğinde şehit olmayı bilsin, şehit olsun!” demişti. 

 Annem “Bir çocuğa duyulan sevecenlik duygusu başka, yurt, millet sevgisiyle çocuğunu gözden çıkararak savaşa gönderme duygusu başka! Gitsin, dinlesin, şehitleri, şehitliği tanısın! Hepsini öğrenip bellesin! Günü geldiğinde de şehit olursa olsun!” demişti. Ben çok kitap okurken gözlerim bozulacak diye kaygılanarak kitapları elimden alan annem benim için “Şehit olursa olsun!” diyordu! 

 Ben, adlarını andıkça dedelerin seslerinin titrediği KURTULUŞ SAVAŞINDA; günümüzde, ISSIZ DAĞ BAŞLARINDA çatışırken yitirdiğimiz en büyük kıvancımız, en değerli övüncümüz olan askerlerimize “KELLE” demem!

GER MELEK OLSUN, GER CAN, GEREKSE İNS!

AHİRİ ASLINA DÖNER HER BİR CİNS

 [Türk bilgini Kemâl Paşazade Ahmet Şemseddin (İbni Kemâl) “ölümü: 1533 (940) yılı.”]

Yorumlar (1)
Canan Karanca 2 hafta önce
Tayyip amca kızar şimdi! Yazı çok güzel ama. Alkış!!
13°
açık