Yozlaşan kültürümüzün etkisi altındaki Türkçemiz - Önder Saatçi   

Yozlaşan kültürümüzün etkisi altındaki Türkçemiz, Önder Saatçi

Yozlaşan kültürümüzün etkisi altındaki Türkçemiz - Önder Saatçi     

YOZLAŞAN   KÜLTÜRÜMÜZÜN   ETKİSİ  ALTINDAKİ  TÜRKÇEMİZ - Önder SAATÇİ     

          Herhangi bir Türk vatandaşına, mikrobu kim keşfetmiş, diye sorun bakalım. Eğer okuldayken biyoloji derslerinde öğrendiği o bilgi hâlâ aklındaysa size cevabı anında verecektir: Pasteaur (Pastör). Sonra tarihe geçin. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilk sözleşme hangisidir, diye sorun. Onun da cevabını Magna Carta (Magna Karta) diye hemen alırsınız . Oysa bu bilgiler bizce tamamıyla yanlıştır. Mikrop Pastörden şöyle böyle 400 yıl evvel Fatih’in hocası Ak Şemseddin tarafından keşfedilmiştir. İlk sözleşme ise  Medine Sözleşmesi olup Asrı Saadet’te  yapılmıştır. Bu da Magna Karta’dan 600 yıl kadar önceki bir hadisedir. Peki, siz hiç çocuklarınıza insanlığın, caddelerin ışıklandırılması veya şehirlerin su şebekeleri ile donatılması gibi medeniyet harikalarıyla ne zaman tanıştığını öğretiyor musunuz? Ya da bugünküne çok benzeyen, ihtisas dallarına göre hizmet veren şifahane(hastahane)lerin dünyaya kimin armağanı olduğunu anlatıyor musunuz? Sanmam. Bu soruları bir anketle sorsanız, acaba alacağınız cevaplar Türk - İslâm  tarihinden mi olur yoksa Batı tarihinden mi? Her halde Batı tarihinden… Oysa bütün bu medeniyet eserleri de İnsanlığa Endülüs - İslâm Medeniyetinin hediyeleridir. 11. Yüzyıla kadar iner ve Londra, Paris gibi büyük Avrupa şehirlerinde 17. asırda bile bu imkânlar yoktur. 

           Okulda, aklı böylesine karıştırılmış iyi(!) bir Türk vatandaşı, yıllar sonra ekmeğini eline almış, kendinden emin bir halde günlük hayatını sürdürürken karşısına bu sefer dublajlı yabancı filmler çıkar. Ne yapsın, işten yorgun argın dönmüş, şöyle ayak ayak üstüne atıp bir televizyon da mı seyretmesin. Ne de olsa tek lüksümüz, tek eğlencemiz… Maşallah, anlı şanlı Devlet Tiyatrosu sanatçılarımız da film sahnelerini öyle güzel canlandırıyorlar ki oyuncunun dudak hareketlerini takip ederseniz, adam sanki Türkçe konuşuyor sanırsınız.

          Yabancı filmlere bakarak Türkiye’de dublajın ne kadar ilerlediğini biz de yıllarca birbirimize anlatıp durduk. Ancak, unuttuğumuz bir şey varmış ki onu yeni yeni anlıyoruz: Zedelenen Türkçemiz. Zira, görüyoruz ki bir zamanlar İngilizcenin konuşma kalıplarını Türkçeye olduğu gibi aktara aktara bizim senaryo yazarlarımız da aynı konuşma kalıpları ile metinler yazmaya, oyuncular da filmlerde, tıpkı yıllar önce yabancı filmlerde seyrettiğimiz kahramanlar gibi konuşmaya başlamış(1). Meselâ Bez Bebek dizisinde küçücük bir çocuk; hayret, Allah Allah gibi Türkçe ünlemler dururken şu olanlara inanamıyorum, diyerek şaşkınlığını  ifade ediyor. Öte yandan  Arka Sokaklar dizisinde, bir parkta polisin kızı ile basılan genç, kızın annesine; yanlış anlamayın, aklınıza kötü bir şey  gelmesin; demiyor da açıklayabilirim, açıklayabilirim, diye derdini anlatmaya çalışıyor, zavallım.

            Dizilerin hali böyleyken reklamlardan ne haber diye soranınız varsa işte size bir reklam incisi: Bugün dişleriniz nasıl hissediyorlar?.. Bu reklâma ne zaman rastlasam; ekrandaki oyuncuya neyi hanımefendi, neyi hissediyorlar? diye sorasım geliyor. Ama ne çare ki sesimizi, telefon kullanmadan televizyondakilere ulaştıracak bir teknoloji henüz üretilmiş değil. Karşılık gelmeyince de çaresiz kendilerini kelimesini kendim ekliyorum… 

             Tabi, bu kadar televizyon seyredince günlük hayatta da artık televizyondakiler gibi konuşmanın bir sakıncası olmaz düşüncesiyle,  insanlarımızdan, bilhassa gençlerimizden bazıları, inşallah hakkında hayırlısıdır, diyecek yerde; umarım, senin için en iyisi olur, diyebilmekte veya bazıları, güya kibarlık kaygısıyla, birbirlerine, sigara  içer  misiniz diye sormak dururken, bir sigara  alır mısınız, diye hitap etmekteler. Bütün bunların üstüne de Türkçedeki hala oğlu, teyze kızı, vb.lerini bir çırpıda silip akraba çocuklarının hepsine birden kuzen diyerek ana dilini bülbül gibi şakımaktalar(!)… 

              Bu arada hayat durmuyor, dünya ilerliyor, Türkçemiz de artık zamana uyuyor(!) ve gün gün biçare Türkçem, artık ağzımızdaki çerezler misali sağından solundan  yavaş yavaş kırılıp dökülüyor. Kimi neşe saçacak yerde pozitif enerji yayıyor kimi de  etrafındakileri karamsarlığa itmek yerine onlara negatif enerji pompalıyor. Bazıları da reklamın kötüsü olmaz(!) diyerek yıkanacak bulaşıkları doğruca makineye yerleştirmek dururken direkt makineye koyabiliyor. Haber sunucularımız da yeni bir gazetecilik ağzı uydurup hücre evleri aynı anda basıldı, gibi tabii bir ifade dururken, eş zamanlı olarak hücre evlerine baskın yapıldı. diyebiliyorlar… Ne olacak, Türkçe babanızın malı, tepe tepe kullanın(!)… Hem ne çıkar, Türkçeyi İngilizcenin kelime çöplüğü de yaparsınız bu gidişle: Olsun varsın(!)… İnternette hayranlar sitesi yerine fan sitesi; hayali takım, hayal takımı yerine fantezi takım da kurabilirsiniz… Kim tutar sizi! Bir de dükkânların camlarına vade farkı olmadan, vade farkı alınmadan yerine vade farksız yazdınız mı Türkçenin ocağına incir ağacını diktiniz demektir…

  

             

           Şimdi ataların dediği gibi, eğri oturup doğru konuşalım. Bir Türk çocuğu daha  okuldan  başlayarak kendi tarihindeki kültür ve medeniyet değerlerine yabancı kalır, hatta, televizyon vasıtasıyla bunlara bir de düşman kılınır; kendisinin bir hiç olduğu, bütün insanlık değerlerinin Batıdan kaynaklandığı ona aşılanırsa Türkçeyi unutur mu unutmaz mı!.. Bal gibi de unutur. Mesela hatasını anladığında özür dilemeyi unutup üzgünüm, diyebilir veya oturduğu yerden bahsederken Ankara’da oturuyorum, demeyi akıl edemez de bir Amerikalı gibi Ankara’da yaşıyorum, şeklinde konuşmaya başlar, garibim. Siz de onun Türkçe konuştuğunu zannedersiniz. Halbuki konuştuğu dil Türkçe kılığına girmiş bir çeşit İngilizcedir. Hatta buna rahatlıkla, İngilizcenin yeni üretilmiş bir lehçesi bile diyebilirsiniz. Neden olmasın, mantığı Türkçe olmayan ve Türk kültürünü yansıtmayan bu ifadeler bizce düpedüz İngilizcedir.

            Peki, ne olacak bu Türkçenin hali!.. Ey bu satırların yazarı, şikâyetlerin bittiyse bir de reçete yaz bakalım, diyorsanız; reçete malûm: Bir kere, Türk gençlerine dünya insanlık tarihinde hangi vazifeyle yükümlü oldukları bir güzel kavratılacak. Anavatanının dışına çıkıp da gittiği yerlerde medeniyet eserleri bırakanın yalnızca kendi ecdadı olduğunu, Avrupalınınsa gittiği yere her zaman kan, gözyaşı ve sömürü götürdüğünü  herkesten iyi bilecek. Kendisine ısrarla telkin edilen lüks(!) Batılı tüketim araçlarının, gümüş kadehte sunulmuş bir yudumluk zehir olduğunu fark edecek; Mevlana’ Yunusu Hacı Bayram’ı abıhayat bilecek. İşte, bunları başarabildiğimiz gün kendinden utanmayan, kendisine uzatılan her ipe sarılmayan bir nesil doğacak, Türkçem de o zaman rahat bir nefes alacak. Aksi takdirde, kimse darılmasın, söylenecek bir tek söz kalır:

           Buyurun cenaze namazına!..

           Önder SAATÇİ                                                                                                             

(1)Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Günümüzde dil yozlaşması, Türk Dili Dergisi, Şubat 1997, Ankara, s. 136.

Güncelleme Tarihi: 10 Ağustos 2018, 18:53
YORUM EKLE