ÇAĞATAY ŞİİRİ, Çağatay Türkçesi

ÇAĞATAY ŞİİRİ

ÇAĞATAY ŞİİRİ, Çağatay Türkçesi

ÇAĞATAY ŞİİRİ

Prof. Dr. Kemal ERASLAN

Çağatay edebî dilinin ve edebiyatının teşekkülü

Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay’a nispetle kullanılan Çağatay edebiyatı tâbirinin hududu bu saha ile uğraşanlar tarafından farklı şekilde anlaşılmaktadır.

Başlangıçta Çağatay ismi, Çağatay Han’ın sülâlesine ve bu sülâle tarafından kurulan devlete verildiği halde, daha sonra bu isim Mâverâünnehr’deki Türk ve Türkleşmiş göçebe unsurlara, nihayet Timurlular zamanında inkişaf eden edebî Türk lehçesi ile bu lehçede meydana getirilen Orta Asya Türk edebiyatına verilmiştir.

Fuad Köprülü, Çağatay ismini en geniş mânasıyla Moğol istilâsından sonra Cengiz’in çocukları tarafından kurulan Çağatay, lhanlı, Altın Ordu devletlerinin medenî merkezlerinde XIII-XV. yüzyıllarda inkişaf eden ve Timurlular devrinde zengin bir edebiyat yaratan Orta Asya edebî lehçesi şeklinde târif eder.

Ali Şîr Nevâyî ile XV. yüzyılın ikinci yarısında klâsik bir edebiyat yaratan bu lehçe, Babur zamanında ve Babur’dan sonra Hindistan’da uzun bir süre varlığını devam ettirir.

Sultan Hüseyn-i Baykara’nın ölümünden sonra (m. 1507) Mâverâünnehr ve Hârezm’i ele geçiren göçebe Özbekler, Horasan’ı da hâkimiyetleri altına alarak Timurlular devletine son verirler. Çağatay kültürüne vâris olan Özbekler bu edebiyatı devam ettirirler, ancak ona Özbek karakteri vermeği de ihmal etmezler. Böylece yavaş yavaş, Çağatayca tâbiri yerine Özbekçe tâbiri geçer.

Çağatayca tâbirini Çağatay sahasının dışındakiler kullanmışlardır. Nitekim Ebu’l-Gâzi Bahadır Han, Şecere-i Türk ve Şecere-i Terâkime adlı eserlerinde, eserlerinin kolaylıkla anlaşılması için, Çağatay Türkçesinden, Arapçadan ve Farsçadan fazla kelime almadığını, eserlerini “Türk tili bilen” yazdığını söylemektedir.

Çağatay şairleri de eski geleneğe bağlı kalarak “Çağatay tili” yerine “Türkî tili, Türkî” tâbirlerini kullanmışlardır. Nevâyî de bazı eserlerinde “Türkî tili” tâbirini kullanmıştır.

Çağatay edebî dilinin dayandığı temel meselesinde de çeşitli görüşler bulunmaktadır.

Radloff, Korş gibi Türkologlar, Çağataycayı, Uygur dilinin Karahanlılar devrinden itibaren İslâmî kültür altında gelişen bir devamı kabul etmektedirler. Radloff daha da ileri giderek Çağataycayı canlı dille ilgisi olmayan, sunî bir yazı dili olarak vasıflandırmaktadır. Bu görüşü reddeden Borovkov, Uygurcanın dinî ve resmî bir dil olarak dar bir sahaya inhisar ettiğini, bu bakımdan İslâm kültürünün baskısına karşı koyamayacağını, Çağataycayı, Uygurcanın devamı şeklinde telâkki etmenin hatalı olacağını ileri sürmektedir.

Borovkov’a göre klâsik Çağataycanın temeli Orta Asya edebî Türkçesidir. Çağataycayı klâsik bir yazı dili haline getiren Nevâyî’nin bilakis canlı dile dayandığını, çok iyi bildiği Özbekçeden faydalandığını, bu sebeple Nevâyî’nin Özbek yazı dilinin de kurucusu olduğunu kabul eder.

Fuad Köprülü de Çağataycayı Cengiz istilâsından sonra İslâm medeniyeti tesiri altında teessüs eden Orta Asya edebî Türk lehçesi olarak tarif etmekte ve bu lehçenin temelini XI. yüzyıla kadar götürmektedir.

Ahmet Caferoğlu ise Çağataycayı, Göktürk-Uygur devri ile müşterek Orta Asya yazı dilinin kaynaşması sonucu vücut bulmuş edebî bir dil olarak telâkki etmektedir. Nevâyî’nin Uygur resmî yazı dilinin mirasına sahip olmakla beraber, bu yazı dilini aynen devam ettirmediğini belirtmektedir.

Janos Eckmann, Çağataycayı, XX. yüzyıl başına kadar kullanılan edebî bir dil olarak kabul eder ve onu Karahanlılar (XI-XIII. yüzyıllar) ile Hârezm (XIV. yüzyıl) edebî dilinin devamı olarak görür.

Bütün bu görüşlere dayanarak şunu söyleyebiliriz ki Çağatay edebî dilinin teşekkülünde müşterek Orta Asya yazı dilinin ve Moğol istilâsından sonra mahallî şiveler karışmasının büyük ölçüde rolü olmuştur. Ayrıca İslâm kültürü ile Fars edebî dilinin bu teşekkülde önemli tesirini de hesaba katmak lâzımdır. Fars edebiyatını örnek alan ve ona ulaşmağı gaye edinen Çağatay edebiyatının, bilhassa üslûpta geniş ölçüde tesir altında kalacağı tabiî idi. Nitekim Farsçanın resmî dil olarak Orta Asya Türk devletlerinde hüküm sürmesi, klâsik Fars edebiyatının gelişmesinde Türk devletleri yöneticilerinin teşvik ve yardımları, Nevâyî’nin kendi devrindeki kalem sahiplerinin Türkçe yerine Farsça yazmalarından yakınması, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca bu devirdeki geniş kültür münasebetleri, diğer lehçelerden Çağatay yazı diline bazı tesirler olmasına zemin hazırlamıştır. Bu yönde yapılacak ayrıntılı bir inceleme, bilhassa Azerî Türkçesi yoluyla Çağatay yazı diline pek çok Batı Türkçesi unsurlarının girmiş olduğunu gösterecektir.

Bunun içindir ki Çağatay yazı dilinin temelini ve teşekkülünü belirli sebeplere bağlamağı sakıncalı buluyoruz. Edebî dil her şeyden önce kültürle ilgilidir. Bu sebeple Çağatay edebî dilinin teşekkülünde kültür hayatının birinci derecede rolü olduğunu kabul ediyoruz. Yeni yeni kültür merkezlerinde gelişen ve Nevâyî ile klâsik bir nitelik kazanan bu edebî dilin, Uygur kitabet dilinin veya Karahanlı yazı dilinin olduğu gibi devamı sayılması doğru değildir.

Çağatay edebî dilinin ve edebiyatının devreleri

Çağatay edebî dilinin devreleri konusunda da görüş birliği bulunmamaktadır. Başlıca görüşleri şöylece özetleyebiliriz:

Samoyloviç, XV. yüzyıldan başlayıp XX. yüzyıla kadar devam eden Orta Asya edebî dili için Çağatayca tâbirini kullanır ve bu yazı dilini dört devreye ayırır:

Karahanlı (Kâşgar) Türkçesi (XI-XIII. yüzyıllar),

Kıpçak-Oğuz Türkçesi (XIII-XIV. yüzyıllar),

Çağatay Türkçesi (XV-XIX. yüzyıllar),

Özbek Türkçesi (Özbekçe) (XX.yüzyıl).

M. A. Şçerbak, Çağatay Türkçesini Özbek dilinin bir devri kabul ederek Özbekçeyi şu devrelere ayırır:

İlk devir (X-XIII. yüzyıllar). Bu devir müşterek devir olup Batı ve Güney Türkçesi unsurlarının dile girdiği devirdir.

İkinci devir (XIV-XVII. yüzyıllar).  Bu devir sun’î bir dil olarak kabul ettiği Çağatayca devridir.

Üçüncü devir (XVII-XVIII. yüzyıllar).  Bu devir Özbekçeye mahallî dil unsurlarının dahil olduğu devirdir.

J. Eckmann da Orta Asya Türkçesini şu devrelere ayırır:

Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi (XI-XIII. yüzyıllar),

Hârezm Türkçesi (XIV. yüzyıl)

Çağatayca (XV-XX. yüzyıllar). XX. yüzyılın başından itibaren Çağatay edebî dilinin yerini Özbek edebî dili alır

J. Eckmann, Çağatay edebiyatını da üç devir halinde ele alır:

Klâsik devir öncesi (XIII-XV. yüzyıllar),

Klâsik devir (XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. yüzyıl)

Klâsik devir sonrası (XVI. yüzyıl başı ile XX. yüzyıl başı).

Fuad Köprülü’nün “Çağatay Edebiyatı” maddesindeki tasnifine uyarak Çağatay edebiyatını, dolayısıyla Çağatay şiirini beş devreye ayırıp incelemek yerinde olur, sanıyoruz.

İlk Çağatay devri (XIII-XIV. yüzyıllar)

Bu devir Çağatay edebî dilinin ve edebiyatının kuruluş devridir. Şüphesiz ki XV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Horasan ve Mâverâünnehr’in kültür merkezlerinde önemli şairler yetiştiren bu edebî dilin bir teşekkül devresi bulunacaktı. Bu bakımdan “Çağatay Türkçesi” adını verdiğimiz bu Orta Asya edebî dilinin XIII. yüzyıl başından itibaren, yâni Moğol istilâsından hemen sonra teşekkül etmeğe başladığını kabul edebiliriz. XI-XII. yüzyıllarda bütün Orta Asya Türk topluluklarında müşterek edebî dil olan Karahanlı veya Hakaniye Türkçesi, Moğol istilâsının Orta Asya Türk dünyasında meydana getirdiği etnik, kültürel ve sosyal yapıdaki karışıklık sebebiyle tesirini ve birleştirici vasfını kaybetti.

Cengiz’in vefatından sonra (m.1227) muazzam imparatorluk toprakları çocukları arasında parçalandı. Horasan ve Mâverâünnehr bölgesi Cengiz’in ikinci oğlu olan Çağatay’ın idaresinde kaldı. Bu sahada kurulan Çağatay devleti, XV. yüzyılın başlarından itibaren Timurluların idaresinde siyaset ve kültür bakımından büyük bir varlık gösterdi. Başta merkez Semerkand olmak üzere Herat, Merv, Belh gibi şehirler önemli birer kültür merkezi haline geldi. Çağatay edebiyatı asıl bu merkezlerde gelişip güçlendi ve XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Nevâyî ile klâsik bir hal aldığı gibi doruk noktasına da yükseldi. XV. yüzyılın ikinci yarısında artık Semerkand’ın yerini Herat alacaktır.

Klâsik devrin başlangıcı (XV. yüzyılın ikinci yarısı)

Çağatay edebiyatının ikinci devresi klâsik öncesi devridir. Timur’un kurduğu muazzam imparatorluk, ölümünden sonra (m.1405) başlayan taht kavgaları sebebiyle zayıfladı, dağılmaya yüz tuttu. Horasan ve Hârezm dışındaki bazı topraklar fiilen imparatorluk idaresinden çıktı. Buna rağmen Semerkand ve Herat gibi merkezlerde huzur ve asayiş sürdüğü için, buralarda sanat ve edebiyat gelişmesine devam etti. Edebiyat halk arasında değil, Fars dilini ve edebiyatını iyi bilen, Farsça eser yazabilecek seviyede olan aristokrat zümre arasından gelişti. Bu zümre arasında millî dil ve edebiyatın rağbet bulması XIII. yüzyılda Letâfet-nâme yazarı Hocendî, Muhabbet-nâme yazarı Hârezmî gibi şairlerle başladı. Halk arasında ise Yesevî dervişleriyle Yesevî geleneği ve hikmet tarzı devam ettiriliyordu.

1381 yılında Timur tarafından zapt edilen Herat, önce Mîrânşâh’ın daha Şâhruh’un idaresinde gelişti ve Semerkand’dan sonra ikinci önemli merkez oldu. Mimarî eserler ve medreselerle süslenen Herat, önce devletin kültür merkezi, daha sonra da Hüseyn-i Baykara’nın saltanatı zamanında siyasî merkez haline getirildi.

Klâsik devirden önce eser vermiş, şiirleriyle Çağatay şiirinin teşekkülünü hazırlamış belli başlı şairlere geçmeden önce şu hususu belirtmeliyiz:

Bu devir şiirleri klâsik divan şiirinin ilk örnekleridir. Meydana getirilen divanlar, tertip bakımından klâsik devirdeki kadar gelişmiş değildir. Divanda yer alan şiirler daha ziyade münâcât, na’t, kaside, gazel, muhammes, tuyuğ ve müfredlerdir. Bazı divanlarda ise çoğu zaman gazel tarzındaki şiirler yar alır. Kullanılan vezinler genellikle aruzun remel, hezec ve rezec bahirlerinin yaygın olan ölçüleridir. Mesnevîlerin çoğu küçük hacimdedir. Bazıları ise mektup tarzında yazılmıştır. Bu devrin başlıca şahsiyetleri şunlardır:

Sekkâkî

Çağatay şiirinin ilk büyük şairi olan Sekkâkî’nin hayatı hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Ancak kasidelerinden büyük bir kısmının Timurlu hükümdarlarından Halîl Sultan (saltanat yılları : 1405-1409) ve Uluğ Bey (saltanat yılları : 1409-1449) ile büyük devlet adamı vezir Arslan Hâce Tarhan’a ithaf edilmiş olduğuna bakarak, onun XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olabileceğini söyleyebiliriz. Alî Şîr Nevâyî’nin Mecâlisü’n-nefâ’is adlı şairler tezkiresinin ikinci meclisinde verilen bilgiye göre Sekkâkî, Mâverâünnehr’li olup şiirleri Semerkand’da şöhret bulmuş ve Timurluların saray şairliğine yükselmiştir. Bazı kimselerin, onu başkalarının şiirlerini aşırmakla suçlamaları ise doğru değildir. Nevâyî, Muhâkemetü’l-luğateyn adlı eserinde de onun Mevlânâ Lutfî kadar büyük bir şair olmadığı görüşünü ileri sürer.

Elimizde bulunan Londra, British Museum’daki tek nüsha divanında bir münâcât, bir na’t, on bir kaside, altmış sekiz gazel bulunmaktadır. Na’t ile üç gazeli, Lutfî’nin divanında da yer almaktadır. Bu şiirlerin gerçekte kime ait olduğunu tespit etmek oldukça güçtür. Kasidesinden birinin büyük sûfi Hâce Muhammed Pârsâ’ya ithaf edilmiş olması, Sekkâkî’nin tasavvufa meylini göstermekte ise de, onun bir mutasavvıf olmadığı gazellerinde din dışı konuları işlemesinden açıkça bellidir.

Şiirlerinden Sekkâkî’nin usta bir şair olduğu görülmektedir. Kasidelerinde Çağatay edebî dilini ustalıkla kullanması, gazellerindeki incelik ve coşkunluk, onu Çağatay şiirinin kurucularından saymamız için yeterlidir. Dilinde yer yer arkaik unsurlara rastlanması Çağatay edebî dilinin oluşma halinde bulunduğunu göstermektedir. Mevcut tek nüsha divanı Kiril harfleriyle basılmışsa da görmemiz mümkün olmadı.

Haydar Tilbe

Türkî-gûy “Türkçe söyleyen” lâkabı ile şöhret bulan Mîr Haydar veya eserindeki şekliyle Haydar Tilbe’nin hayatı hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Nevâyî, Muhakemetü’l-luğateyn adlı eserinde onun Hârezmli olduğunu kaydetmektedir. Timur’un torunlarından İskender b. Ömer Şeyh Mîrzâ namına kaleme aldığı Mahzenü’l-esrâr adlı mesnevîsi, onun XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını göstermektedir. Haydar Tilbe’nin Mevlânâ Lutfî’den sonra XV. yüzyılın en kudretli şairi olduğu kabul edilmektedir.

Mahzenü’l-esrar “Sırlar hazinesi”, Nizâmî’nin aynı adlı mesnevîsine nazire olarak yazılmıştır. Mesnevîde yer alan fahriyelerden Haydar Tilbe’nin XV. yüzyılda büyük bir şöhret sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Nazım tekniği ve ifade bakımından oldukça başarılı olan eser, on makaleden ibarettir. Her makalenin sonunda konuyla ilgili bir hikâye yer almaktadır. Eser aruzun recez (müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün) bahriyle yazılmıştır. Mesnevînin Türkiye ve dünya kitaplarında birçok yazma nüshaları bulunmaktadır.

Haydar Tilbe’nin elimizde bulunan bu mesnevîsinden başka şiirlerinin de olabileceği düşünülürse de şimdiye kadar rastlanmamıştır.

Mevlânâ Lutfi

XV. yüzyılın ilk yarısında Çağatayca şiirleriyle şöhret bulan Mevlânâ Lutfî, Çağatay şiirinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir şairdir. Nevâyî Mecâlisü’n-nefâ’is ve Nesâyimü’l-mahabbe min şemâyimi’l-fütüvve adlı eserlerinde Lutfî’ye yer verip “Bu kavmin üstadı ve söz melikidir” ifadesiyle ona karşı duyduğu takdir ve hayranlığı dile getirmiştir. Yine Nevâyî’nin verdiği bilgiye göre Şeyh Şihâbüddin-i Hiyâbânî’ye intisap eden Mevlânâ Lutfî, ölünceye kadar ona bağlı kalmıştır.

Hayatının büyük bir kısmını Baysungur Mîrzâ’nın mâiyetinde geçiren Lutfî’nin doğum yeri ve yılı belli değildir. Ölüm tarihi olarak gösterilen 1482 veya 1492 tarihleri ise kesin değildir. Ancak bir asra yakın uzun bir ömür sürdüğü muhakkaktır. Kayıtlara göre Herat’a bağlı Kenâr köyünde gömülüdür. Şâhruh’tan Hüseyn-i Baykara’ya kadar pek çok Timurlu şehzadelerinin iltifat ve teveccühüne mazhar olmuştur.

Elimizde bulunan divanı ile Gül ü Nevrûz mesnevîsi, onun büyük bir şair olduğunu, Çağatay dilini ustalıkla kullandığını, klâsik edebiyatın teknik ve inceliklerine vâkıf bulunduğunu açıkça göstermektedir. Ustaca kasideleri, âşıkane ve sûfiyâne gazelleri ve cinaslı tuyuğları ile, o zamanki Türk-İslam kültür çevrelerinde haklı bir şöhret kazanan Mevlânâ Lutfî, kendisinden sonra gelen birçok şair üzerinde de müessir olmuştur. Nevâyî, onun Şerâfeddin Alî Yezdî’nin Zafer-nâme adlı meşhur tarihini Türkçe’ye tercüme ettiğini bildirirse de böyle bir tercüme henüz ele geçmiş değildir.

Lutfî’nin şöhretinin yayılmasında, gazellerinde kullandığı ustaca dil ve üslup, ince hayaller başlıca rol oynamıştır. Dilinde yabancı unsurlar oldukça az, Oğuz-Kıpçak hususiyetleri ise çokça görülür. Bununla beraber şiirleri Çağatay şiirinin en güzel örnekleri arasında yer alır.

Divanının Türkiye ve dünya kitaplıklarında birçok nüshaları bulunmaktadır. Divanının tenkitli metni ve indeksi Günay Karaağaç tarafından doktora tezi olarak hazırlanmışsa da henüz yayımlanmamıştır.

Gül ü Nevrûz mesnevîsi ilk defa İran’da hüküm süren Muzafferîler zamanının şair ve tabibi Celâleddîn Tabîb tarafından 1333 yılında Farsça nazmedilmiştir. Eser Lutfî tarafından Türkçe’ye manzum olarak 1411 yılında Celâlü’d-dîn ve ‘d-dünyâ Ebu’l-Muzaffer İskender Sultan b. Ömer Şeyh Mîrzâ namına tercüme edilmiştir. Eser 1228 beyit olup aruzun hezec (mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün) bahriyle yazılmıştır. Lutfî, bu mesnevisinde Çağatay edebî dilini ustalıkla kullanmış, eserine âdeta telif hüviyeti vermiştir. Mesnevînin Londra ve Lâleli nüshaları karşılaştırılarak metni Leman Dinçer tarafından mezuniyet tezi olarak hazırlanmıştır. Eserin Türkiye ve dünya kitaplıklarında birçok nüshaları bulunmaktadır.

Yûsuf Emîrî

XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşayan ve Şâhruh’un oğlu Baysungur’un nedimlerinden olan Yûsuf Emîrî hakkında Nevâyî, Mecâlisü’n-nefâ’is’inde bazı bilgiler vermektedir. Buna göre Emîrî Türk şairlerindendir, güzel şiirleri bulunmakla beraber, fazla şöhret kazanmamıştır. Hayatı hakkında fazla bilgimiz olmayan Emîrî’nin 1433 yılında Herat’ta vefat ettiğini, kabrinin Bedehşân yakınında Erheng Saray’da bulunduğunu yine Nevâyî’den öğrenmekteyiz.

Emîrî’nin divanında Türkçe şiirler yanında Farsça şiirler de bulunmaktadır. Bilhassa Farsça şiirlerin rağbet kazanması, onun bu dili çok iyi kullandığını ve o devrin edebiyat telâkkisini göstermektedir. Farsça şiirlerinde büyük ölçüde devrin önde gelen mutasavvıflarından Şeyh Kemâl-i Hocendî’yi taklit ettiği kabul edilir.

Yûsuf Emîrî’nin Türkçe ve Farsça şiirlerini içine alan bir divanı ile Deh-nâme adlı mesnevisi ve Beng ü Çağır adlı münazarası elimizde bulunmaktadır. Şiirlerinde Emîr, Emîrî mahlasını kullanmaktadır. Divanının bir nüshası İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bulunmaktadır.

Beng ü Çağır adlı eseri, nazım, nesir karışık bir eserdir. Eserde görünüşte Beng “afyon” ile Çağır “şarap” karşılaştırılır ise de gerçekte afyonun temsil ettiği yeşiller giyinmiş, uyuşuk bir derviş ile şarabın temsil ettiği kırmızılar giyinmiş, hiddetli ve hareketli bir genç karşılaştırılmaktadır. Bu bakımdan eser sembolik karakter taşır. Beng ü Çağır metin ve notlar halinde Gönül Alpay tarafından yayımlanmıştır. Bu münazaranın bilinen tek nüshası Londra’da bulunmaktadır.

Deh-nâme “On mektup” 1429 yılında tamamlanmış ve Baysungur Mîrzâ’ya ithaf edilmiştir. Münâcât, na’t, devrin padişahına övgü ve telif sebebi bölümlerinden sonra başlayan eser on mektuptan ibarettir. Her mektuptan sonra bir gazel ile maşukanın aşıka verdiği cevap yer alır. Tamamı 906 beyit olan mesnevî aruzun hezec (mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün) bahriyle yazılmıştır. Birçok şairler tarafından da ele alınan konuyu Emîrî’nin ustalıkla işlediği görülür. Farsçayı daha iyi kullanmasına rağmen eserini Türkçe yazması, o devirde başlayan Türk diliyle klâsik bir edebiyat yaratma temayülünü açıkça ortaya koymaktadır. Bu mesnevînin de bilinen tek nüshası Londra’da bulunmaktadır. Deh-nâme’nin transkripsiyonlu metni Ümran Somer tarafından mezuniyet tezi olarak hazırlanmıştır.

Seydî Ahmed Mîrzâ

Nevâyî’nin verdiği bilgiye göre Seydî Ahmed Mîrzâ, XV. yüzyıl şairlerinden olup Timur’un torunlarından Mîrânşâh’ın oğludur. Şâhruh zamanında Horasan valiliği yapmış, değerli bir şairdir. Daha ziyade Ta’aşşuk-nâme adlı mesnevîsi ile şöhret kazanmıştır. Bu değerli şair hakkındaki bilgilerimiz de oldukça yetersizdir.

Ta’aşşuk-nâme Seydî Ahmed Mîrzâ’nın kuvvetli bir şair olduğunu göstermektedir. Eser, Hocendî’nin Letâfet-nâme’si tarzında yazılmış olup münâcât, na’t, İslam padişahı medhi ve telif sebebi bölümlerinden sonra on aşk mektubundan ibarettir. Her mektubu bir gazel ile “Sözün hulâsası” başlıklı bir bölüm takip etmektedir. Aruzun hezec (mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün) bahriyle yazılmıştır. Eserde şair Seydî mahlasını kullanmıştır. 320 beyit olan bu mesnevînin bilinen tek nüshası Londra, British Museum’da bulunmaktadır. 1435 yılında Şâhruh’a sunulan eser, şairin ifadesine göre yedi günde bitirilmiştir. Mesnevînin transkripsiyonlu metni ve indeksi Sezer Özkoçer tarafından mezuniyet tezi olarak hazırlanmıştır.

Gedâî

XV. yüzyılın önde gelen Çağatay şairlerindendir. Nevâyî, Mecâlisü’n-nefâ’is’in üçüncü meclisinde onun Ebu’l-Kâsım Babur zamanında büyük bir şöhrete kavuştuğunu, yaşı doksanı aştığı halde hayatta olduğunu kaydeder. Asıl adının ne olduğunu, doğum yılını ve yerini bilmediğimiz gibi hayatı hakkında da fazla bilgimiz bulunmamaktadır. J. Eckmann, Mecâlisü’n-nefâ’is’in 1494 yılında tamamlandığını dikkate alarak onun 1404-1405 yıllarında doğmuş olabileceğini ileri sürer.

Divanındaki şiirlerinden onun usta bir şair olduğu, aruzu çok iyi kullandığı anlaşılıyor. Dili oldukça sadedir ve yer yer Oğuz Türkçesi hususiyetleri taşımaktadır. Şiirlerinin konusu genellikle ümitsiz aşk, sevgilinin güzelliği ve zulmü olmakla beraber yer yer sûfiyâne duygu ve düşüncelere de rastlanır. Gedâ, Gedâ’î mahlasını alması her halde onun sûfiyâne temayülüyle ilgili olmalıdır.

Divanının bilinen tek nüshası Paris, Bibliotheque Nationale’de kayıtlı bir mecmuada bulunmaktadır. Gedâ’î divanı J. Eckmann tarafından metin, sözlük ve faksimile olarak 1971’de yayımlanmıştır.

Ata’î

XV. yüzyıl şairlerinden Ata’î (Atayî) Belh’li olup Yesevî dervişlerinden İsmâil Ata’nın torunlarındandır. Maalesef bu şairin hayatı hakkında da yeterli bilgiye sahip değiliz. XII-XV. yüzyıllar arasında Türkistan ve Mâverâü’nnehr dolaylarında yaygın bir şöhret kazanan Yesevî dervişlerinin hayatları hakkındaki bilgilerimiz çoğu zaman Nevâyî’nin Nesâyimü’l-mahabbe min şemâyimi’l-fütüvve adlı sûfiler tezkiresindeki kısa kayıtlara inhisar etmektedir. Bu eserde yer almayan Ata’î hakkında Mecâlisü’n-nefâ’is’in ikinci meclisinde Nevâyî’nin verdiği bilgi ise çok azdır. Ancak burada mezarının Belh civarında bir köyde bulunduğu yolundaki kayıt önemlidir.

Ata’î’nin bazı şiirleri A.N.Samoyloviç tarafından yayımlanmıştır. Ayrıca Fitret’in Özbek Edebiyatı Numûneleri adlı eserinde de Ata’înin şiirlerinden örnekler verilmektedir.

Ahmedî

Çeşitli telli sazlar arasında geçen bir atışmayı konu edinen, hacim bakımından küçük, fakat edebî değeri büyük olan mesnevîsiyle tanınan Ahmedî’nin hayatı hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Tarihî kaynaklarda ve şuarâ tezkirelerinde adına rastlanmayışı, onun değerli bir şair olmadığını göstermez.

Bir ölçüde de olsa, eserinden Ahmedî hakkında bazı bilgiler elde etme imkânına sahibiz. Adının veya mahlasının Ahmedî olduğu eserinde belirtilmiştir. Doğum ve ölüm tarihi, doğum yeri hakkında da bilgimiz olmakla beraber, onun klâsik Çağatay öncesi şairlerinden olduğu eserinin üslûp ve muhtevasından kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu durumda Ahmedî XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olmalıdır. Fuad Köprülü de Ahmedî’yi klâsik Çağatay öncesi şairleri arasında zikretmiş bulunmaktadır. Eserde yer alan

Didi ki hey hey bu nidür mâ vü men

Keldi meger muhtesib-i hum-şiken

beytinden hareketle onun Şâhruh Mîrzâ devrinde yaşadığını ileri süren J. Eckmann, bu görüşüne delil olarak Şâhruh Mîrzâ’nın saltanatı devrinde (m.1409-1447) içki yasağı koyduğunu ileri sürer. Bizce de bu görüş yerindedir. Gerçekten de Şâhruh Mîrzâ, dindar, barışsever bir hükümdardı. İlim ve sanat adamlarını korurdu. Zamanında Semerkand, Herat, Merv gibi şehirler birer ilim ve kültür merkezi haline getirilmişti. Sünnî akideye sıkı sıkıya bağlı olan Şâhruh Mîrzâ saltanatı yıllarında bütün ülkeye içki yasağı koymuş, uymayanları ağır şekilde cezalandırmıştı.

Ahmedî’nin değerli bir şair olduğu, kuvvetli bir ifadeye ve sağlam bir musiki kültürüne sahip bulunduğu eserinden açıkça anlaşılmaktadır. O devir Orta Asya Türk musikisinde kullanılan ve eserde birbiriyle atışan tanbûre, ûd, çeng, kopuz, yatuğan, rebâb, gıçek ve kingire gibi telli sazlar hakkında verdiği bilgiler gerçeklere uygun ve mânalıdır. Ahmedî eserine belirli bir isim vermiş değildir. Ancak eserin muhtevasına bakarak  Telli sazlar  münazarası adını vermek uygur olur, sanırız.

Eser, kısa bir nesir halindeki mukaddimesinden sonra 130 beyitlik mesnevîdir. Mesnevînin konusu, meyhanede bulunan sekiz telli sazın birbirleriyle atışmaları ve her birinin kendisini diğerinden üstün görüp benlik dâvası gütmesidir. Bunu gören meyhanenin pîri, kendilerini gerçeğe davet eder ve benlik dâvası peşinde koşmamalarını, ahenk içinde bulunmalarını tavsiye eder, hepsini azarlar. Pîrin ikazı üzerine sazlar boş ve faydasız münazaradan vazgeçerler, hakikati anlarlar. Görüldüğü gibi eser, sembolik bir mahiyet taşımaktadır. Benlik dâvası güden sazlar, hakikatten habersiz, vahdet sırrına erememiş,  basit insanları, meyhanenin pîri ise mürşidi, hakikati gösteren rehberi temsil etmektedir.

Ahmedî’nin bu küçük mesnevîsi, ifadesinin canlılığı ve güzelliği kadar, konusunun çekiciliği ve dayandığı temel görüş bakımından da büyük bir değer taşımaktadır. Eser aruzun seri’ (müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün) bahriyle yazılmıştır.

Eserin bilinen tek nüshası Londra, British Museum’da bulunmaktadır.

Klâsik Çağatay devri (XV. yüzyılın ikinci yarısı)

Şâhruh’un ölümünden sonra (m.1447) imparatorluk yeni bir sarsıntıya düştü, iktidar mücadeleleriyle zayıfladı. Ebu’l-Kâsım Babur Horasan’da, Ebû Sa’îd Mâverâünnehr’de kuvvetli birer idare kurdularsa da, Ebu’l-Kâsım Babur’un ölümünden sonra karışıklık tekrar başladı. Ebû Sa’îd duruma hâkim olup Horasan ve Mâverâünnehr’i idaresi altında birleştirmeğe muvaffak oldu. Ancak Azerbaycan bölgesini Akkoyunlulardan almak için giriştiği savaşta bozguna uğradı ve yakalanıp katledildi (m.1468). Bu olaydan sonra şehzâdeler arasındaki taht mücadelesi tekrar başladı. Bu mücadeleden başarıyla çıkan Hüseyn-i Baykara, merkez Herat olmak üzere Horasan, Sicistan, Toharistan, Curcan ve Esterâbâd’ı idaresi altında birleştirdi ve kırk yıl saltanat sürdü (m.1469-1506). Herat siyasî merkez olmakla beraber, Baykara devrinin de kültür ve sanat merkezi oldu. Başta edebiyat olmak üzere çeşitli sanat dallarında eser veren Ali Şîr Nevâyî gibi dahi bir sanatkârla, hâmisi ve en yakın arkadaşı Hüseyn-i Baykara’nın faaliyetleri ile klâsik Çağatay edebiyatı devri, Nevâyî-Baykara devri diye anılır oldu.

Hüseyn-i Baykara

Tam adı Hüseyn Mîrzâ b. Mansûr b. Baykara’dır, ünvanı ise Ebu’l-Gâzi’dir. 1438 (h.842) yılında Herat’ta dünyaya geldi. Baba ve ana tarafından Timurlular hanedanına mensuptur. Gençliği birçok mücadeleler ve taht kavgaları ile geçti ve nihayet 1469 yılında Horasan tahtına oturdu, 1506 yılına kadar saltanat sürdü. Ebû Sa’îd ve oğulları ile uzun mücadeleler eden Hüseyn-i Baykara, nihayet Ebû Sa’îd’in ölümü üzerine rahat bir nefes alıp tam mânasıyla Herat’a sahip olabildi. Onun en önemli askerî seferi 1470 yılında Şâhruh’un torunlarından Yâdgâr Muhammed’e karşı yaptığı seferdir. Bu seferde Yâdgâr Muhammed esir edilmiş, yakalanarak idam ettirilmişti.

Sert mizaçlı iyi bir asker olan Hüseyn-i Baykara aynı zamanda şarap müptelâsı idi. 1507 yılının başlangıcında Özbeklere karşı yaptığı bir seferde vefat etmiş ve Herat’ta defnedilmiştir. Ölümündün sonra Herat tahtı oğulları Bedi’ü’z-zamân Mîrzâ ile Şâh Garîb Mîrzâ’ya kaldı. İki veliaht kısa bir süre birlikte hüküm sürdülerse de Özbek hükümdarı Şeybânî Han’a karşı başarılı olamayıp yenildiler; böylece Çağatay devleti son buldu.

Hüseynî mahlasıyla şiirler yazan Hüseyn-i Baykara, şair olarak üstün bir varlık göstermez. Ancak yine de klâsik Çağatay şiirinin Nevâyî’den sonra akla gelen ilk sîmâsıdır. Devrinde ilim ve sanat adamlarını Herat sarayında toplamış, onlara gereken itibarı göstermiştir. Mimarî eserlerle de süslenen Herat, XV. yüzyıl Orta Asya’sının en önemli ilim ve kültür merkezi haline gelmişti. Bilhassa Alî Şîr Nevâyî’ye gösterdiği aşırı sevgi ve saygının edebiyatımızda ayrı bir önemi vardır. Nevâyî’nin o mükemmel eserlerini edebiyatımıza kazandırmasında Hüseyn-i Baykara’nın rolü inkar edilemez.

Lirik şiirlerini içine alan divanının pek çok güzel yazma nüshaları mevcuttur. Divanının Ayasofya nüshası İsmail Hikmet Ertaylan tarafından faksimile olarak yayımlanmıştır.

Hüseyn-i Baykara’nın bir de otobiyografi tarzında küçük bir risalesi bulunmaktadır. Amasya, Bayezit kütüphanesinde 15 numarayla kayıtlı bir yazmanın başında bulunan bu risalenin de faksimilesi İsmail Hikmet Ertaylan tarafından yayımlanmıştır.

Babur hâtırâtında Hüseyn-i Baykara hakkında geniş bilgi vermektedir.

Nevâyî (Nevâ’î)

Nizâmeddin Alî Şîr, 9 Şubat 1441 (h. 17 Ramazan 844) tarihinde Herat’ta doğdu. Uygur Türklerindendir. Babası Gıyâseddîn Kiçkine Bahâdır (Bahşı), Horasan hâkimi Ebu’l-Kâsım Babur’un adamı idi. Ana tarafından büyük babası Ebû Sa’îd Çisek de Mîrzâ Baykara’nın beylerbeyi idi. Alî Şîr küçük yaşından beri Mîrzâ Baykara’nın torunu Hüseyn-i Baykara ile birlikte büyümüş ve öğrenim yapmıştı. Esasen ataları başlangıçtan beri Timur’un oğullarından Ömer Şeyh ile onun oğlu Mîrzâ Baykara’nın hizmetinde bulunmakta idiler.

Babası 1447 yılında Şâhruh’un vefatı üzerine altı yaşındaki oğlu Alî Şîr’i yanına alarak Irak’a gitmek üzere yola koyulur. Yolculuk esnasında Teft şehrine uğrayıp Timur’un tarihçisi Mevlânâ Şerefüddin Alî Yezdî’nin hankahı yanında konaklarlar. Nevâyî’nin Mevlânâ ile tanışması bu sebeple olur.

1452 yılında Sultan Ebu’l-Kâsım Babur, Horasan hâkimi olunca, baba oğul Horasan’a döner. Bu arada babası bir süre Sebzvâr emirliğinde bulunur. Alî Şîr ile Hüseyn-i Baykara bu sıra birlikte öğrenime başlarlar ve aralarında ölünceye kadar devam edecek bir dostluk kurulur.

1456 yılında Alî Şîr, Ebu’l-Kâsım ile birlikte Meşhed’e gider. Ebu’l-Kâsım bu şehirde vefat edince, Alî Şîr bir müddet daha Meşhed’de kalıp öğrenimine devam eder. Öğrenim esnasında Şeyh Kemal-i Tevbetî ile de tanışıp ondan feyz alır.

Babası vefat edince Herat’a dönüp Ebû Sa’îd Mirzâ’nın hizmetine girer. Ancak Hüseyn-i Baykara ile olan yakın dostluğu sebebiyle Ebû Sa’îd Mîrzâ’nın yanında fazla kalamaz, Semerkand’a gider. Semerkand’da Hâce Fazlullâh Ebû Leysî hankahında iki yıl ders görür.

1469 yılında Ebû Sa’îd Mîrzâ’nın, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan üzerine yürüdüğü sıra Karabağ’da yakalanıp öldürülmesi üzerine Hüseyn-i Baykara Horasan’ı ele geçirip Timurlular tahtına oturur. Alî Şîr bu olaydan sonra Herat’a dönüp Hüseyn-i Baykara’nın hizmetine girer.

Hüseyn-i Baykara tarafından ilk görev olarak “mühürdârlık” verilir. Bu görevinin yanında Hüseyn-i Baykara’nın yakın dostu ve arkadaşıdır ve her bakımdan onu desteklemektedir. Nitekim o sıra vergi yüzünden çıkan bir halk hareketini Alî Şîr önlemeye muvaffak olur. Ayrıca Şâhruh’un torunu Mîrzâ Yâdgâr Muhammed’in, Uzun Hasan’ın desteği ile Herat üzerine yürüyüp şehri ele geçirmesi olayında, şehir dışında bulunan Alî Şîr’in yanındaki kuvvetlerle Yâdgâr Muhammed’i yakalaması, onun Hüseyn-i Baykara’ya olan sadakat ve hizmetini gösterdiği kadar büyük bir idareci olduğunu da göstermektedir.

1472 yılında Emîr “divan beyi” olur. Ülkede birçok yolsuzluklarla savaşır, haksızlığa uğrayanları korur. Bu hareketi birçok düşman kazanmasına sebep olursa da, Alî Şîr asla doğru bildiği yoldan ayrılmaz.

1476 yılında büyük hürmet ve takdir beslediği devrin büyük siması Abdurrahman Câmî’nin irşadı ile Nakşibendî tarikatına intisap eder.

1479 yılında, Ebû Sa’îd’in oğlu Mîrzâ Ebû Bekir’in ayaklanmasını bastırmak için Esterâbâd’a yürüyen Hüseyn-i Baykara, Herat’ta naip olarak Alî Şîr’i bırakır.

1483-1485 yılları arasında Hamse’sini meydana getiren Alî Şîr, 1478 yılında Esterâbâd’a vali olarak gönderilerek Herat’tan uzaklaştırılır. 1488 yılında valilik görevinden affını ister, kabul edilinde Herat’a döner.

1489 yılında yakın dostu ve üstadı Seyyid Hasan Erdeşîr’in vefatına çok üzülür ve onun hakkında bir risale vücuda getirir.

1490 yılında Divan beyliği görevini bırakarak Hüseyn-i Baykara’nın nedimi olarak kalır. 1492 yılında Abdurrahman Câmî’nin vefatı Alî Şîr için daha büyük bir darbe olur. Bunun yanında saray entrikaları, Hüseyn-i Baykara’nın oğulları ve torunları ile olan münasebeti, şehzâdelerin taht kavgaları Alî Şîr’i çok üzer. 1498 yılında tekrar Meşhed’e gider. Oradan hacca gitmek için izin isterse de, yolların tehlikeli oluşu bahanesiyle izin verilmez. Herat’a döner.

Alî Şîr 3 Ocak 1501 tarihinde vefat eder. Hakk’ın rahmetine kavuşur ve hayattayken hazırlattığı Kudsiye camii yanındaki kabre gömülür.

Kısaca hayatını hulâsa ettiğimiz Nevâyî’nin Çağatay edebiyatının teşekkülünde mümtaz bir yeri vardır. Divan, mesnevî, tezkire, tarih gibi türlerde, musiki, aruz, dil gibi konularda otuza yakın eser veren Nevâyî, devrinin olduğu kadar, Türk edebiyatının da en mühim şahsiyetlerinden biridir. Denilebilir ki Nevâyî kadar geniş bir tesir sahası ve mensup olduğu edebiyatın teessüs ve tekâmülünde büyük hizmeti bulunan bir başka şahsiyete rastlamak hemen hemen mümkün değildir.

Farsçanın resmî dil olarak hüküm sürdüğü, Fars edebiyatının Câmî ile zirveye ulaştığı ve münevverlerin Farsça öğrenip bu dille yazmağı meziyet saydıkları bir devirde, Nevâyî’nin Türkçenin Farsçadan aşağı kalacak bir dil olmadığını müdafaa etmesi, Türkçeyle de yüksek bir edebiyat vücuda getirmenin mümkün olacağını bizzat eserleriyle ispat etmesi ve yenilerin Türkçe yazmaları hususunda teşvikte bulunması göz önüne alınırsa, bu hizmetin derecesi ve önemi daha iyi anlaşılır.

Z.V. Togan, Nevâyî’nin bu sahadaki büyük hizmetlerini şöyle ifade etmektedir: “Şair ve edip sıfatıyla Ali Şir, o zamanki Türk münevverlerinin hayran oldukları İran edebiyatını benimseyip Türk ruhuna uygun bir şekle sokarak Türkçeyi yüksek bir sanat dili haline getirmek ve münevver Türkün ruhunu yükseltmek, Türkçe yüksek sanat eserleri yaratmak gâyesini gütmüştür.” Gerçekten Nevâyî’nin her eseri bu ulvî gâyenin tahakkukuna matuftur. Ayrıca onun her eseri devrinin kültür hayatının ayrı bir cephesini aydınlattığı gibi, onun geniş kültürünü, sanat dehasını ve milliyetçiliğini de açıkça ortaya koymaktadır.

Câmî’nin ve Husrev-i Dihlevî’nin tesiri altında kalan Nevâyî, hiçbir zaman İran edebiyatının basit bir mukallidi olmamıştır. Bilakis müşterek konuları işleyen eserlerinde bile orijinal olmağa, bunlara millî bir ruh vermeğe ve Türkçenin ifade kudretini hâkim kılmağa muvaffak olmuştur.

Nevâyî’yi İran edebiyatının bir taklitçisi sayan E. Blochet ve W. Barthold’a mukabil Bertels çeşitli incelemeleriyle karşı çıkmış ve Nevâyî’nin orijinalliğini ortaya koymağa çalışmıştır. Bertels kültür ve gelişme mücadelesinde Nevâyî’nin en büyük rolü oynadığını kabul ederek, Nevâyî’nin Fars edebî tekniğini önce Farsça divanında, daha sonra Türkçe eserlerinde tatbik ettiğini ileri sürmüştür.

Nevâyî’nin yüksek bir millî şuura ve sarsılmaz bir Türkçe sevgisine sahip olduğu hemen hemen bütün eserlerinde görülmektedir.

Edebiyat her şeyden önce dil meselesidir. Millî ve yüksek bir edebiyat ancak millî şuur ve millî zevkin geliştirdiği bir dille yaratılır. Bunun için evvela dilin kudretine inanmak, onu sevmek ve titizlikle işlemek gerekir. Nevâyî’yi, Türkçenin müdafaasını yapmağa ve münevverleri Türkçe yazmaları için teşvik etmeğe sevk eden gerçek sebep budur.

Nevâyî’nin çeşitli tür ve konularda bu kadar eser vermesi ise, onun kuruculuk vasfıyla izah edilebilir. Hakikaten Nevâyî, klasik Çağatay edebiyatının teşekkülünde Tanzimatçıların oynadığı rolü oynar. Bu sebepledir ki Nevâyî, klasik Fars edebiyatını örnek almış, çeşitli türlerde Farsça yazılan eserleri Türkçe ile yazmağa çalışmış, müşterek kültüre dayanan Orta Asya edebiyatını millî ruh ve millî zevkle klâsik bir seviyeye ulaştırmağa muvaffak olmuştur.

Nevâyî, sanatkâr cephesi yanında bu rehberlik vasfıyla da klâsik Çağatay edebiyatının temel direği olmuş, Çağataycayı klâsik bir şiir ve nesir dili haline getirmiştir.

Alî Şîr Nevâyî’nin eserleri şunlardır:

Türkçe divanlar:

              Garâ’ibü’s-sığar

              Nevâdirü’ş-şebâb

              Bedâyi’ü’l-vasat

              Fevâ’idü’l-kiber

Farsça divan

Hamsesi:

              Hayretü’l-ebrâr

              Ferhâd u Şîrîn

              Mecnûn u Leylî

              Seb’a-i seyyâre

              Sedd-i İskenderî

Divanlar ile Hamse dışında kalan eserleri:

              Çihil hadîs

              Vakfiyye

              Nazmü’l-cevâhir

              Tarih-i enbiyâ ve hukemâ

              Târih-i mülûk-i ‘Acem

              Hâlât-ı Seyyid Hasan Erdeşîr

              Mecâlisü’n-nefâ’is

              Münşe’ât

              Risâle-i mu’ammâ

              Hamsetü’l-mütehayyirîn

              Mîzânü’l-evzân

              Hâlât-ı Pehlevân Muhammed

              Nesâyimü’l-mahabbemin şemâyimi’l-fütüvve

              Lisânü’t-tayr

              Muhâkemetü’l-luğateyn

              Sirâcü’l-müslimîn

              Mahbûbü’l-kulûb

              Münâcât

              Münşe’ât

Alî Şîr Nevâyî’nin Türkiye kitaplarında bulunan eserlerinin nüshaları Agâh Sırrı Levend tarafından tespit edilip ayrıntılı bir şekilde tanıtılmıştır.

Hâmidî

Hayatı hakkında fazla bilgimiz olmayan, Hâmidî, Hüseyn-i Baykara devri şairlerindendir ve Yûsuf ve Züleyhâ adlı mesnevîsi ile bilinmektedir. Başta Nevâyî’nin Mecâlisü’n-nefâ’is adlı şairler tezkiresi olmak üzere birçok kaynaklarda yer almayan şairimizin tam adı bilinmediği gibi, mahlasında da ihtilâf bulunmaktadır.

Yûsuf ve Züleyhâ mesnevîsinin 1516 (h.922) istinsah tarihli Revan nüshasındaki kaydı esas alan araştırıcılar Hâmidî mahlasını kabul etmekte, Berlin nüshasındaki kaydı esas alan araştırıcılar ise Ahmedî mahlasını kabul etmektedirler.

E. Blochet, mesnevîdeki bir beyti yanlış okuması sebebiyle eserin Alî Şîr Nevâyî’ye ait olduğunu ileri sürmüşse de, bu görüş Halide Dolu tarafından düzeltilmiş, eserin Hüseyn-i Baykara devri şairlerinden Hâmidî’ye ait olduğu ortaya konulmuştur. Özbek araştırıcıları mesnevînin Taşkent nüshasında yer alan bir beyti yanlış okumaları yüzünden eserin Şâhruh devri şairlerinden Dur Beg adlı bir şaire ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aynı kanaat F. Köprülü tarafından da kabul edilmiş bulunmaktadır. Oysa mesnevîde eserin Hüseyn-i Baykara devrinde Belh şehrinin kuşatılması sırasında yazılmış olduğu ve Hüseyn-i Baykara’ya ithaf edildiği açıkça belirtilmiştir. Bu sebeple şairin mahlasını, Hâmidî olarak kabul eden J. Eckmann, şairi klâsik Çağatay edebiyatı dönemi şairleri arasında göstermiştir.

Zeynep Korkmaz, Berlin nüshasına dayanarak şairin mahlasını Ahmedî kabul etmekte ve Ahmedî’nin Mecâlisü’n-nefâ’is’in dördüncü meclisinde Nevâyî’nin kaydettiği ve 1501-2 (h. 996) yılında ölen Kutbu’ddîn Ahmed Câm Jendebil ile aynı şahıs olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca Z. Korkmaz, Ahmedî mahlası ile telli sazlar hakkında güzel bir münazara yazmış olan şahsın da Kutbu’d-dîn Ahmed Câm olabileceğini kaydetmektedir.

Bu gün için şairimizin mahlasının açıklığa kavuşmamasına rağmen, Hüseyn-i Baykara devrinde yaşadığı, eserini Belh şehrinin muhasarası esnasında Farsça mensur bir Yûsuf ve Züleyhâ hikâyesini tercüme yoluyla 1469 (h.874) yılında yazmış olduğu ve Hüseyn-i Baykara’ya ithaf ettiği kesindir. Ancak eserin esasını teşkil eden bu Farsça hikâyenin kime ait olduğu belli değildir.

Yûsuf ve Züleyhâ mesnevîsi 2726 beyit olup aruzun seri’ (müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün) bahriyle yazılmıştır. Birçok yazma nüshaları bulunan eser Dilek Elçin tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.

4. Klâsik devrin devamı (XVI. yüzyıl)

Klâsik Çağatay edebiyatı Şeybânîler tarafından Orta Asya’da ve Babur ile de Hindistan’da olmak üzere iki sahada devam etmiştir.

Babur’un kardeşlerinden Şeybân’a mensup prenslerin idaresindeki göçebe Özbekler XVI. yüzyılın başında Hârezm ve Mâverâünnehr’i, Hüseyn-i Baykara’nın ölümünden (m.1507) sonra da Horasan’ı ele geçirerek Timurlular hâkimiyetine son verdiler. 1510 yılında Safevî hükümdarı Şeybânî Han’ı bozguna uğratıp öldürmesinden istifade etmek isteyen Babur, Mâverâünnehr ve Hârezm’i Özbeklerden geri almağa çalıştıysa da başaramadı. Babur’un Hindistan’a göçüp burada Türk-Hint imparatorluğu kurmasıyla Timurlular sülâlesi varlığını koruyabildi. Herat’ın önemini yavaş yavaş kaybetmesiyle Şeybânîler idaresinde Semerkand, Buhara gibi şehirler yeniden önem kazandı. Devrin ilim adamları ve şairleri bu merkezlerde toplandıkları için bu merkezler devrin önemli ilim ve kültür merkezleri haline geldi. Şeybânîler devrinde Çağatay yazı dili ve edebiyatı devam ettirildi.

Hindistan’da Babur’la devam ettirilen Çağatay edebî dili ve edebiyatı Babur’dan sonra Kâmrân, Mîrzâ, Bayram Han gibi önemli şairlerle XVIII. yüzyıla kadar devam ettirildi.

Klâsik Çağatay şiirini devam ettiren başlıca şairler şunlardır:

Şeybânî Han

Mâverâünnehr fâtihi olarak anılan Şeybânî Han’ın lâkabı Ebu’l-feth, adı Muhammed, nisbesi ise Şeybân’a nisbetle Şeybânî (Şehibik, Şeybek)’dir. Özbek hanı olan Şeybânî, Cengiz soyundan ve Cuci ulusundandır ve bununla övünür. Bazı kaynaklarda Şâh Big Han Özbek diye de anılır. 1451 yılında dünyaya geldi. Babası Şâh Budak’ın, Moğol Han Yûnus tarafından yenilip idam edilmesi üzerine yetim kaldı ve Özbek emirlerinden biri tarafından büyütüldü. Babasının yerine geçen Şeybânî, uzun mücadelelerden sonra 1501 yılında Mâverâünnehr’i zapt ederek iktidarını güçlendirdi. Bundan sonra Horasan’ı ele geçiren Şeybânî, Babur’la yaptığı savaşta galip gelince Semerkand, Belh ve Endican’ı zapt ederek idaresi altına aldı. 1505 yılında Hârezm’i, 1507 yılında da Herat’ı ele geçirdi. Herat’ın zaptı ile Çağatay devleti yıkılmış oldu. 1510 yılında Şiî Safevî hükümdarı Şâh İsmâil’i Sünnîliğe davet ettiyse de, Şâh İsmâil’in reddetmesi üzerine İran’a yürüdü. Yapılan savaşta Şeybânî’nin ordusu dağıldı, kendisi de yaralandı ve kısa bir müddet sonra vefat etti.

Şeybânî, zalim tabiatlı, devletinin hudutlarını genişletmek ve iktidarını güçlendirmek için her çareye başvuran bir kimseydi. Bununla beraber, Babur’un da hâtırâtında belirttiği gibi Arapça ve Farsçayı iyi bilen, âlim ve sanatkâr bir kişiydi. Musiki, nakış ve hattan anlardı. Sert yaradılışlı olmasına rağmen âlim ve sanatkârları korur, taassuba asla müsamaha göstermezdi. İdaresi altındaki şehirlerde pek çok medreseler yaptırmış ilmi teşvik etmişti. Özbek geleneklerine ve Cengiz yasasına sıkı sıkıya bağlı idi. Onun zamanında Özbek hakimiyet ve kudreti zirvesine ulaşmıştı.

Şiirlerinde Şibânî mahlasını kullanır. Divan tarzı şiirlerinin yanında Ahmed-i Yesevî’ye büyük bir saygı ve bağlılığı sebebiyle hikmet tarzında hece vezniyle dörtlükler halinde şiirler de yazmıştır. Klâsik tarzdaki şiirlerinde dili sade, mecazları basittir. Bilhassa ses taklidi mahiyetindeki kelimelere fazlasıyla yer verir. Şeriate, Sünnî akideye sıkıca bağlı olmasına rağmen hayatında şarap ve musiki âlemlerine bolca yer verir ve bu yaşayışı, Buhara, Türkistan, Semerkand’ın güzelliklerini şiirlerine yansıtırdı.

Şeybânî’nin şiirlerini içine alan bir divanı, dinî-ahlâkî bir manzume olan Bahru’l-Hüdâ adlı bir mesnevîsi, fıkha ait bir risalesi bulunmaktadır.

Divanı Özay Akbıyık tarafından mezuniyet tezi olarak hazırlanmıştır.

Ubeydu’llâh Han

Şeybânîler hânedanının dördüncü hükümdarıdır. Şeybânî Han’ın küçük kardeşi Mahmûd Han’ın oğludur. Gençliği amcası Şeybânî Han’ın yanında geçti ve onunla seferlere katıldı. Şeybânî prensleri içinde geniş bilgisi ve üstün askerî kabiliyeti ile kısa zamanda temayüz etti. 1532 yılında Ebû Sa’îd’in vefatı ile Buhara’da hükümdar olup tahta oturdu.

Mâverâünnehr’e yaptığı bir seferle Sultan Babur’un bu topraklar üzerindeki hâkimiyetine son verdi. Amansız bir Şiî düşmanı olan Ubeydu’llâh Han, Horasan üzerine altı sefer yaptı ise de Safevîlerin buradaki hâkimiyetine son veremedi, ancak Şiîliğin Herat ve Belh’e girmesini önledi. 1535 yılında yaptığı seferde ağır bir yenilgiye uğradı ve 1539 yılında da kederinden vefat etti.

Gayretleri ile devleti üstün bir seviyeye getiren Ubeydu’llâh Han, ülkesinin imarına da çaba göstermiş, Mâverâünnehr’de su tesisleri yaptırmış, Savran’da yaptırdığı büyük bir medrese ile ilme hizmet etmişti.

Ubeydu’llâh Han, Arapça ve Farsçayı, bu dillerde şiir yazacak kadar iyi bilir, tefsir, hadis, kıraat ve fıkıh gibi islâmî ilimlerden anlardı. Hattat, nakkaş ve musikişinastı. Buhara sarayını bir ilim ve kültür merkezi haline getirmiş olup âlim ve sanatkârları himaye ederdi. Nakşibendî tarikatına mensup olan Ubeydu’llâh Han, bilhassa din âlimlerine büyük bir önem verir, onları gözetirdi. Orta Asya Türk dünyasının büyük sûfisi Ahmed-i Yesevî’ye derin bir bağlılığı olan hükümdar, Yesevî tarzındaki şiirleriyle hikmet geleneğini canlandırmıştı. Hece vezni ile ve dörtlükler halinde yazılmış bu şiirlerde Ubeydu’llâh Han’ın başarılı olduğu göze çarpmaktadır. Bu sebeple divanındaki şiirlerin bir kısmı dinî-tasavvufî, bir kısmı ise din dışıdır. Din dışı şiirlerinde büyük bir başarı göstermediği görülmektedir. Kul Ubeydî mahlasını kullandığı sûfiyâne şiirleri sade ve samimîdir. Divan tarzındaki şiirlerinde de Ubeydî mahlasını kullanmıştır.

Divanında Arapça, Farsça şiirleri ile Gayret-nâme, Sabr-nâme, Şevk-nâme adlı mesnevîleri ve Salavât-nâme adlı bir müseddesi yer almaktadır. Onun Çağatayca bir tefsiri ile fıkha ait bazı risaleleri ve Nâm-i Hak adlı bir de tercümesi bulunmaktadır.

Divanının tenkitli metni Neşe Alparslan tarafından mezuniyet tezi olarak hazırlanmıştır.

Muhammed Sâlih

Timur devri emirlerinden Şâh Melik’in torunu Hârezm valisi olan Nûr Sa’îd Beg’in oğludur. Başlangıçta Hüseyn-i Baykara’nın hizmetinde iken, sonradan ayrılıp Özbeklere katılır. Şeybânî Han’ın maiyetine girer ve onun “Emirü’l-ulemâ ve melikü’ş-şuarâ”sı olur. 1538-9 (h.941) yılında ileri bir yaşta Buhara’da vefat eder.

Muhammed Sâlih, manzum bir tarih olan Şeybânî-nâme adlı eseri ile tanınmıştır. Eser Şeybânî Han’ın zaferlerini anlatan bir kroniktir. Aruzun remel (fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün) bahriyle yazılan eser kuru ve taraflı bir ifadeyle kaleme alınmıştır. Fakat Şeybânî Han’ın devrine ve faaliyetlerine ışık tutması bakımından önemlidir. Şeybânî-nâme, Melioranskiy tarafından yayımlanmıştır. Babur hâtıratında, Muhammed Sâlih’in başka şiirleri olduğunu söylerse de, şimdiye kadar ele geçmemiştir.

Babur

Gâzi Zahîrü’d-dîn Muhammed Babur b. Ömer Şeyh Mîrzâ, Türk-Hint imparatorluğunun kurucusudur. Timur’un torunlarından Ömer Şeyh Mîrzâ’nın büyük oğludur. 1483 (h.888) yılında Fergana’da dünyaya geldi. Anası, Çağatay’ın torunlarından Yûnus Han’ın kızı Kutluğ Nigâr Hatun’dur.

1494 yılında babasının yerine tahta geçti. Tahta geçer geçmez, o devrin geleneği gereği taht üzerinde hak iddia eden amcası Sultân Ahmed ve dayısı Mahmûd Han ile mücadeleye mecbur kaldı. Bu taht kavgaları yanında Özbek hükümdarı Şeybânî Han ile de uğraşmağa mecbur oldu. Şeybânî Han’la Ser-i Pül’de yaptığı savaşta yenilince Taşkent’e dayısının yanına sığındı. Bu olaydan sonra etrafında toplanan Türk ve Moğol maiyetiyle Hindikuş dağlarını aşarak 1504 yılında kansız bir şekilde Kâbil’i ele geçirip buraya yerleşti. Emri altında bulunan sayıca az, fakat âdil hareket eden ordusu sayesinde kısa zamanda Kâbil ile Gazne arasındaki toprakları idaresi altına aldı. 1505 yılında Sind nehri kıyılarına kadar ulaştı. Bundan sonra “pâdişah”^ünvanını alan Babur, Şeybânî Han’ın Şâh İsmâil’e mağlup olması ve ölmesi üzerine Mâveraünnehr üzerine yürüyüp ele geçirdiyse de, buralarda tutunması mümkün olmadı. 1519’da Sind’i geçerek Pencâb havalisini fethetti. 1526’da da Delhi ve Agra’yı ele geçirdi. 1528 yılında da Luknov bölgesini idaresi altına aldı.

Babur 1530 (h.937) yılında vefat etti. Vasiyeti üzerine na’şı Kâbil’e nakledilip defnedildi. Ölmeden önce yerine oğlu Hümâyûn’u vâris olarak bırakmıştı.

Babur XVI. yüzyıl Türk tarihinin önemli bir sîmasıdır. Zekâ, irade ve cesareti sayesinde Afganistan ve Hindistan’ın büyük bir bölümünü de içine alan büyük bir imparatorluk kurmağa muvaffak olmuştu. İnsanları idare etmesini bilen, uzağı görebilen, dirayetli, cesur bir kumandandı. Sabırlı, soğuk kanlı, kan dökmekten kaçınan, merhametli bir kişiliğe sahipti. Keskin zekâlı, diplomat bir kimseydi. Spor, av ve içkiye düşkündü. Güzel sanatları sever, sanatkârları himaye ederdi. Değerli bir şair ve hattat idi. Hatt-ı Baburî denilen bir yazı çeşidi icat etmişti.

Babur’un eserleri şunlardır:

Babur’un hiç şüphesiz en önemli eseri Vekâyi adını verdiği hatıratıdır. Babur-nâme adıyla da anılan eser, devrine ait önemli bir tarihî kaynaktır. Babur, eserinde hâtıralarını samimî ve açık bir ifadeyle kaleme almıştır. Eser tarihî değeri yanında edebî bakımdan da büyük bir önem taşır. Babur-nâme, tereddütsüz Çağatay nesrinin bir şaheseri kabul edilebilir. Batı dillerine de tercüme edilen eserin İlminskiy tarafından Kazan nüshası, Annette S. Beveridge tarafından da Haydar-âbâd nüshası faksimile olarak yayımlanmıştır. Eser günümüz Türkçesine notlarla birlikte Reşit Rahmeti Arat tarafından çevrilerek yayımlanmıştır.

Dîvân: Alî Şîr Nevâyî’den sonra Çağatay şiirinin en kuvvetli şairi sayılan Babur’un dîvânının birçok nüshaları bulunmaktadır. Rampur nüshası Denison Ross tarafından, Paris, Bibliotheque Nationale nüshası ise A. Samoyloviç tarafından yayımlanmıştır. Halis Efendi kütüphanesindeki nüsha ise eski harflerle Fuad Köprülü tarafından yayımlanmıştır.

Arûz risâlesi : Bu risalede Türkler tarafından aruzla yazılan bazı nazım şekilleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu risalenin bir nüshası Paris’te bulunmaktadır.

Mübeyyen : Aruzun hafif (fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün) bahriyle yazılan ve Hanefî mezhebi fıkhına ait bir risaledir.

Risâle-i vâlidiyye : Timurlular devri sûfilerinden Hâce Ubeydu’llâh Ahrâr’ın tasavvuf ahlâkına dair yazıldığı bir risalenin Babur tarafından aruzun remel (fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün) bahriyle mesnevî tarzında yazılmış bir telifidir.

Kâmrân Mirzâ

Hindistan’da Türk-Hint imparatorluğunun kurucusu Babur’un ikinci oğlu ve Hümâyûn Şâh’ın üvey kardeşi olan Kâmrân Mîrzâ, 1509 yılında Kâbil’de dünyaya geldi. Büyük kardeşi Hümâyûn’dan daha zeki ve sanatkâr olan Kâmrân, aynı zamanda zalim ve ihtiraslı bir kimseydi.

Babur, geniş ülkesinin idaresini dört oğlundan ikisi Hümâyun ve Kâmrân arasında taksim etmiş, bu arada Kâmrân Kandehâr’ın idaresiyle görevlendirilmiştir. Babur’un vefatından sonra tahta Hümâyûn geçti, Kâmrân ise Pencâb valisi oldu.

Kısa zamanda iki kardeşin arası açıldı, Kâmrân kardeşine baş kaldırdı. Hümâyûn 1542’de Kâbil’i ele geçirince, Kâmrân Bedehşân’a çekildi, 1550’de Kâbil emirliğini tekrar ele geçirmeğe muvaffak oldu. Ancak burada fazla tutunamadı, Hümâyûn’un kuvvetlerine mağlûp oldu. Bu olay üzerine emirliği bırakıp dağlara çekildi. Avare bir şekilde orada burada dolaşmağa, hatta zaman zaman yağmacılığa başladı.

1553’te Gohar kabilesinin reisi Sultân Âdem Han tarafından sıkıştırılınca kaçabilmek için kadın kılığına girdi ise de, yakalanıp Hümâyûn’a gönderildi. Devlet ileri gelenleri öldürülmesini istedilerse de, Hümâyûn öldürtmeyip gözlerini oydurmakla yetindi. Bazı şiirlerinde çektiği ıstıraplı hayatı dokunaklı bir şekilde anlatır.

Emirlik dâvasından vazgeçen Kâmrân, 1554’te karısı ile Mekke’ye gidip yerleşti. 1557’de Mekke’de vefat etti.

Kâmrân Mîrzâ, son derece cesur, ihtiraslı ve entrikacı bir kimseydi. Şiirlerinde ekseriyetle Kâmrân, bazen de Gâzi mahlasını kullanmıştır. Şiirlerine büyük ölçüde âşıkane unsurlar hâkimdir. Bununla beraber bazı şiirlerinde de dinî-tasavvufî ve hikemî unsurların yer aldığı görülür. Klâsik edebiyatın teknik ve inceliklerine vâkıf olmakla beraber, şiirleri büyük bir değer taşımaz, fakat yer yer güzel söyleyişlere ve orijinal benzetmelere rastlamak mümkündür. Zamanın anlayışına uyarak divanında Türkçe şiirler yanında Farsça şiirlere de yer vermiştir.

Kâmrân’ın biri Türkçe ve Farsça şiirlerini ihtiva eden, diğeri de yalnızca Farsça şiirlerini ihtiva eden iki divanı mevcuttur. Birinci divanının bilinen iki nüshası bulunmaktadır. Bu nüshalardan bir tanesi Banki-pur nüshası olup, Banki-pur Şarkiyat Kütüphanesi’nde 105 numara ile kayıtlıdır. İkinci nüsha ise Banki-pur nüshasından kopya edilen Kalkuta nüshasıdır.

Bayram Han

Bayram Han, Karakoyunlu Türkmenlerinden Baharlu kabilesinin meşhur reisi Alî Şeker (Şükr) Beg’in torunlarındandır. Babası Seyf Alî Beg’dir. Hemedan ve civarında yerleşen Karakoyunlular, Akkoyunlular zamanında buradan hicret ettirilmiş ve Kandehâr bölgesine yerleşmişlerdi. Kesin olmamakla beraber Bayram Han, 1504 yılında Bedehşân’da dünyaya gelmiştir. Öğrenimini Bedehşân ve Belh’de yapmıştır. On altı yaşında Babur’un hizmetine girdiği söylenirse de, doğru olmasa gerektir.

Babur’un vefatından sonra yerine geçen Hümâyûn Şâh’ın silah arkadaşlığını yapmış, onunla birlikte birçok seferlere katılmıştır. Hümâyûn Şâh’ın ânî vefatı üzerine oğlu Ekber’i Pencâb’da sultan ilan etti. Ekber Şâh’ın saltanatı yıllarında nüfuzlu bir şahsiyet olarak önemli görevler yüklendi. 1559 yılında Ekber Şâh’ın babası yerinde addettiği için Han Baba ünvanını takındı. Bir müddet sonra bazı olaylardan dolayı Ekber Şâh ile arasa açıldı. Ancak Ekber Şâh bu eski dostunu affetti, fazla bir eziyette bulunmadı. Bayram Han hacca gitmek için izin isteyince, kendisine izin verildi. Bu yolculuk esnasında 1561 yılında Gucerat’ta kendisine kin besleyen bir Afganlı tarafından öldürüldü. Cesedi Meşhed’e nakledilip defnedildi.

Moğol yasalarına sıkı sıkıya bağlı olan ve değiştirmeden uygulayan Bayram Han, ailesi itibarıyla Şiî idi. İyi bir öğrenim gören Bayram Han, Farsçayı şiir yazacak derecede iyi bilirdi. Bu sebeple divanında Çağatayca şiirlerinin yanında Farsça şiirler de yer almaktadır. Bu şiirlerde büyük ölçüde aşk ve şarap konularını işlemiştir. Nazım tekniğine ve inceliklerine vâkıf olan Bayram Han kuvvetli bir şair sayılabilir.

Divanın çeşitli yazma nüshaları bulunmaktadır ve ilk defa düzenlenerek Denison Ross tarafından yayımlanmıştır. Daha sonra da mevcut nüshalar ve D. Ross yayını dikkate alınarak, nüsha farkları ile S.Hussamuddin ve Muhammed Sabir tarafından yeniden yayımlanmıştır.

5. Gerileme ve çökme devri (XVII-XIX. yüzyıllar)

XVII. yüzyıldan itibaren siyasî otorite zayıflar. Şeybânîlerin yerini Astarhanlar alırsa da Orta Asya Türklüğünü birleştirmeği başaramazlar. Kabileler arasındaki çatışmalar birçok küçük ve güçsüz hanlıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Çağatay dili ve edebiyatı bu hanlıkların Buhara, Hive, Hokand gibi merkezlerinde devam ederse de kuvvetli şair ve yazarların yetişmemesi sebebiyle Çağatay edebiyatı gittikçe çökmeğe yüz tutar. Esasen yavaş yavaş Çağatay yazı dilinin yerini Özbek yazı dili almağa başlayacaktır. Bu sebeple bu devir şahsiyetlerinden makalemize örnek alınmamıştır.

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2019, 16:48
YORUM EKLE