TÜRK LEHÇELERİNİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ (Türk Lehçelerinin Tasnifi)

TÜRK LEHÇELERİNİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ, Türk Lehçelerinin Tasnifi

TÜRK LEHÇELERİNİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ (Türk Lehçelerinin Tasnifi)

TÜRK LEHÇELERİNİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ (Türk Lehçeleri ve Tasnifi)

TÜRK LEHÇELERİNİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ (Türk Lehçeleri ve Tasnifi)

TÜRK LEHÇELERİNİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ (Türk Lehçeleri ve Tasnifi)

Türk lehçebiliminin kurucusu sayılan Wilhelm Radloff başta olmak üzere, Lazar Budagov, M. Melioransky ve J. Németh gibi yabancı kökenli Türkologlar Türk dilinin kolları için lehçe karşılığında “dialekt” ya da “nareçie” terimlerini kullanmışlardır.

Bolşevik İhtilali (1917) ve Radloff’un ölümünden sonra (1918), Rus Türkologlar lehçe (nareçie/dialekt) terimi yerine ‘dil’ anlamına gelen “yazık” terimini kullanmaya başlamış ve Türk dilinin her bir kolu ayrı bir dil olarak değerlendirilmeye alınmıştır. Bu kullanım daha sonra Avrupalı Türkologlarca da benimsenmiş ve Fundamenta’da (PhTF) da “Türk dilleri” (Fr. Langues Turques, İng. Turkic Languages) terimi yer almıştır.

Günümüzde, İngilizcede Turkish kelimesi Türkiye Türkçesini, Turcic ise bütün Türk dillerini karşılamak için kullanılmaktadır.

R. Arat ise Çuvaşça ve Yakutça için lehçe, diğer kollar için şive terimini tercih etmiştir. Bu kolların tümü için lehçe terimini kullananlar da vardır. Son zamanlarda lehçe yerine, uzak lehçe, şive yerine de yakın lehçe terimlerinin kullanıldığını da görüyoruz

Lehçe, dilin yazılı metinlerle takip edilemeyen çok eski bir döneminde ayrılan ve önemli sesbilgisi (fonetik) ve şekilbilgisi (morfoloji) farklılıkları gösteren koludur.

Şive, metinlerle takip edilebilen dönemde ayrılan ve lehçeye göre daha az sesbilgisi ve şekilbilgisi farklılıkları gösteren koludur.

Ağız ise, bir şive, bir yazı dili alanı içinde mevcut olan farklı konuşma biçimleridir. (Elazığ, Aydın, Trabzon ağzı gibi).

Bu terimlerle ilgili açıklamalardan sonra Türk lehçelerinin oluşumu ve gelişimi meselesini ele alabiliriz.

Çuvaş ve Yakut lehçeleri dışında kalan Türk dili, VII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar tek yazı dili hâlinde yaşamıştır. Ancak bu tek yazı dili, farklı ağızların yokluğu anlamına gelmez. Eski Türkçe üzerinde önemli çalışmaları bulunan A. Von Gabain, Eski Türkçe içinde beş ayrı diyalektin varlığından söz eder. (Gabain 1988; 14) Zeynep Korkmaz bir araştırmasında Eski Türkçedeki Oğuzca özellikleri tespit etmiştir. (Korkmaz 1975; 433446) Dîvânü Lügâti’tTürk’te Kâşgârlı Mahmûd da değişik boyların ağız özelliklerini kaydetmiştir.

Göktürk devletinin bünyesinde otuza yakın Türk boyu vardı. (12 Türk, 9 Oğuz, 6 Sir, 2 Ediz, 1 Kerekülüg). Bu boyların her birinin kendi özel adları da bulunuyordu. Türk boyunun 552 tarihinde kurduğu devletin hâkimiyetini kabul eden Türk dilli boylar, siya si ve birleştirici bir özelliği olan Türk adı etrafında bir araya gelmiş ve zamanla bunu ortak bir ad olarak benimsemişlerdir. Türk adıyla kurulan bu devlet, Uygurlar tarafından yıkılırken, Türk boyunun önde gelenleri ve mensuplarının önemli bir bölümü öldürülmüş, kalan az sayıdaki mensubu da çeşitli bölgelere dağılarak hayatta kalmaya çalışmışlardır. Bugün Kırgızistan’ın Oş ilinin Özgön ilçesi köylerinde, Özbekistan, Tacikistan ve Doğu Türkistan’ın değişik yörelerinde yaşayıp kendilerine Türk diyen topluluklar bu Türk boyunun kalıntılarıdır. Yukarıda belirtilen bölgelerde yaşayan topluluklar, kendilerini Göktürklerin torunları olarak tanıtmaktadırlar.

Göçler, savaşlar ve diğer siyasisosyal olaylar sonucunda coğrafya değiştiren ve birbirlerinden uzaklaşan Türk boyları, kendi hâkimiyet bölgelerinde, kendi ağız özelliklerine dayalı yazı dilleri oluşturmaya başlamışlardır. İslamiyet’in kabulü dolayısıyla dil ve kültürde meydana gelen büyük değişmeler, yeni alfabe ve karşılaşılan farklı kültür çevreleri gibi dış etkenler, dilin içyapısındaki bazı küçük farklılıkları destekleyerek onları yazı diline doğru hazırlamıştır. Bu arada her boy kendi ağız özelliklerini geliştirirken, diğer boylara ait özellikleri de yavaş yavaş terk etmiştir. Bu durum, bazı temayülleri koyulaştırırken, bazısını da köreltmiştir. Böylece farklılaşan kollar yazı diline hazır hâle gelmiş ve yazı dili olmuşlardır.

Konuşma dillerinin yazı diline dönüşmesi “seçilme, standartlaşma, yaygınlaşma ve kabul” aşamalarından geçmesiyle mümkündür. Bu geçiş iki şekilde olabilir. Birincisi, “dil mühendisliği” diyebileceğimiz bir planlama ile ortak bir dilin yaratılmasıdır. Sovyetler Birliğinde bu tür uygulamaların örnekleri çoktur. XIXXX. yüzyıla kadar iki ana yazı dili koluna sahip olan Türkçe, Sovyetlerdeki dil planlamaları ile 20 yazı dili hâline getirilmiştir.

Diğeri ise seçilme, standartlaşma, yaygınlaşma ve kabul aşamalarının kendi doğal şartları içinde oluşmasıdır. Bu, dilin doğasına uygun bir oluşumdur ve dünya dillerinin hemen hepsi bu yolla yazı dili, ölçünlü dil olmuşlardır. Dillerin bu dönüşümü genellikle bir konuşma dilinin bulunduğu bölgenin siyasi, ekonomik, ticari, idari, edebi ve kültürel bakımdan merkez olması gibi dil dışı nedenlere bağlı olarak gelişir.

Bir dil coğrafyasının yönetim, ticaret, siyaset, bilim ve edebiyat merkezi durumunda olan şehrinin ya da bölgesinin ağzı, genellikle yaygınlaşır, diğer ağız bölgelerinin mensuplarınca da benimsenir ve toplumun ortak dili haline gelir. Ortak dil durumuna gelen ağız, kendi özgün söyleyişinden, telaffuzundan ve kelime kadrosundan bir dereceye kadar sıyrılır ve diğer ağızlardan uygun bulduğu dil malzemesini alır. Böyle olduğu içindir ki, ortak dil diğer ağızlara göre daha büyük bir zenginliğe ve daha iyi bir anlatım yeteneğine sahiptir.Bunun en güzel ve en yakın örneği Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesidir.

Bugün Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Gagavuz Türkçesi adı verilen dört ayrı yazı dilini doğuran Oğuz Türkçesi, Kâşgârlı Mahmûd’un yaşadığı XI. yüzyılda henüz yazı dili hâline gelmemiştir. Ancak Kâşgârlı Mahmûd Dîvânü Lügâti’tTürk adlı eserinde, Oğuz Türkçesinin bazı temel özellikleri ile temayüllerini açıkça belirtmiştir.

Oğuz Türkçesinin Anadolu ve civarındaki sahalarda eser vermeye başladığı XIII. yüzyılda, bu lehçeye dayalı sadece bir yazı dilinden söz edilebilir. Eski Anadolu Türkçesi döneminde görülen küçük ağız farklılıkları, zamanla belli doğrultularda gelişmiş veya körelmiş, buna coğrafi ve siyasi faktörler de eklenince, Azerbaycan Türkçesi ayrı bir yazı dili olarak ortaya çıkmıştır. Dilin içyapısındaki gelişme ve temayüller Türkiye Türkçesinde b, k, k, k (ben, bin, uyku, yok, kapı) seslerinin gelişmesine sebep olurken, Azerbaycan Türkçesinde m, l , l, (men, min, lyu, yol, xapı) seslerinin gelişmesine sebep olmuştur.

Dilin dış tarihi ile ilgili olmakla birlikte buna, bazı bölgesel etkileri, boy farklılıklarını, tarihî, siyasî ve kültürel faktörleri de ekleyebiliriz. Bütün bu şartlar bir araya gelince lehçeler oluşup gelişmiş ve yazı dili durumuna gelmişlerdir.

Reşit Rahmeti Arat, Türk lehçelerinin oluşumu ve gelişimi hakkında şunları söylemektedir: “Batıya doğru yürüyen Türk boylarının bu mıntıkalarda yeni devlet teşekkülleri kurmaları, zarurî olarak, buralarda yeni Türk kültür merkezlerinin vücuda gelmesi, Türk muhitine birçok yenilikler getirdiği gibi dillerine de mühim istikametler vermiştir. Yazı dili ile yan yana eskiden beri gayet tabiî olarak Türk boyları arasında yaşayan konuşma dilinde mevcut şive hususiyetleri bu yeni vaziyetin icabından olarak, yavaş yavaş bu merkezlerin yazı diline de sokulmağa başlamıştır. Göçler yüzünden zaten kendi kültür merkezlerinden uzaklaşmış olan bu zümreler yenilerini yaratmak zaruretinde bulundukları gibi, tam bu sıralarda Türk vatanında vücuda gelen büyük siyasî teşekkül, Çingiz devleti de Türk kültür hayatının bir müddet için durgunluğa uğramasına ve bunların neticesi olarak kültür merkezlerinin yer değiştirmelerine sebep olmuştur. Bu yeni merkezleri yaratanların eski kültür merkezlerine yakın bulunanlardan ziyade, daha çok eski kavmî teşkilâta bağlı ve dolayısıyla göçebe teşkilâtına yakın zümreler olduğu da unutulmamalıdır.

XIIXIII. yüzyıllarda Türk dilinin tarihî gelişmesi de bir dönüm noktasında bulunuyordu. Türk dili bünyesinde müşahede edebildiğimiz ses ve şekil bakımından en büyük inkişaf bu yüzyıllara rastlamaktadır. Birçok seslerin değişmeleri, isim ve fiil tasriflerinin yeni istikametler alması, kök ve eklerdeki aslî vokallerin umumî ahenge uymaya başlamaları vb. daha ziyade bu devirde başlamış veya tamamlanmış bulunmaktadır. Yüzyıllarca kullanılarak geniş muhitte yayılmış ve büyük tesir icra etmiş olan eski Türk yazı sisteminin, Türklerin İslâm muhitine girmiş olan kısmı tarafından Arap alfabesiyle değiştirilmiş olması ve bunun da tam Türk dili bünyesindeki tabiî inkişafın olgunlaştığı bir devreye rastlaması da büyük tesadüflerden biri olmuştur. Şivelerce değişmiş olan şekiller, yazı dili an’anesi sınırları içinde ve umumî muhite sarsıntı vermeyecek şekilde, tabiî seyirlerini bu defa devam ettirememiş ve o zamana kadar bu Türk muhiti için büsbütün yabancı olan yeni yazı sistemi, eski yazı an’anesinden nisbeten ayrılarak, dilin bünyesinde vukua gelmiş olan bu değişiklikleri yazı diline almakta bir engel bulmamıştır. Böylece bugün gördüğümüz ve birbirinden, az dahi olsa, farklı yazı dillerinin ilk esasları ortaya çıkmış oldu. İlk zamanlarda söylenişe ve tasrifteki küçük farklara inhisar etmiş olan bu yenilik, bilhassa edebî dilde, zümrelerin umumî kültürü nisbetinde lûgat sahasında yok gibi idi. Bunun zamanla lûgatlere ve bazı sahalarda gramere kadar genişlemesi, bir cihetten Türk zümrelerinin Türk kültürüne bağlılıkları nisbeti ile, diğer cihetten ise temasa girdikleri yeni kültür muhitlerinin az veya çok canlı tesirleri ile ilgilidir” (Arat; 131141).

Ancak şunu da hemen belirtelim ki, XIXXX. yüzyıla kadar, kendi tabiî çizgisinde oluşup gelişen üç temel yazı dili kolu mevcut iken Sovyetler Birliğinin takip ettiği “bölparçalayönet” siyaseti ile bu sayı, günümüzde yirmiyi aşmıştır. Sovyet yönetimi kendi temel felsefesine aykırı olarak Türk boyları arasında mikro milliyetçiliği teşvik etmiş ve boyların ağızlarını yazı dili durumuna getirmiştir.

Türk ağız ve lehçelerini yazı dili durumuna getirme düşüncesinin teorisyeni İlminskiy’dir. İlminskiy, Türk ülkelerinde ve bölgelerinde açılan Rus okulları vasıtasıyla, Türk çocuklarını Ruslaştırmayı ve Hristiyanlaştırmayı amaçlıyordu. Bunun için de Türkler için açılan okullarda bir yandan Rusça öğretilirken öte yandan da Türk boylarının ağız ve lehçeleri, birbirinden farklı Kiril (Rus) alfabeleri ile müstakil birer dil gibi öğretiliyordu.

Bugün Türk dünyasında gayritabiî bir şekilde oluşan ve sayısı yirmiyi aşan yazı dilinin varlığı, bu SovyetRus siyasetinin bir sonucudur. Dildeki bu parçalanma ise, bugün Türk dünyasının önündeki en büyük sorundur.

TÜRK LEHÇELERİNİN TASNİFİ

Türk lehçelerinin tasnifi, Türklük bilgisinin önemli sorunlarından biridir. Bu sorun bugüne kadar bütünüyle çözülebilmiş değildir. Birleştirmeden çok ayırma düşüncesiyle yola çıkan, ortaklıklardan çok farklılıkları öne çıkaran bakış açılarıyla, bu sorunun çözülmesi mümkün değildir.

Türk boyları ve lehçeleri arasındaki karışma ve geçişmeler dolayısıyla, lehçeleri bütünüyle birbirinden ayırmak da oldukça zordur.

Türk lehçelerinin tam ve bilimsel bir tasnifinin yapılabilmesi için;

Her lehçenin dilbilgisi bakımından ayrıntılı olarak incelenmesi, Lehçelerin bütün yönleriyle karşılaştırılması, birleşen ve ayrılan yönlerinin ortaya konması,

Lehçelerde görülen dil özelliklerinin, o lehçeyi konuşan boya ait olup olmadığının, tarihî ve etnolojik araştırmalarla tespit edilmesi,

Her bir lehçenin en eski ve en yeni dil malzemesinin karşılaştırılması ve böylece, o lehçenin tarihî gelişimi ile eğiliminin tespit edilmesi gerekir.

Günümüzde bu yönde önemli çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır. Ancak sorunu bütünüyle çözmek için daha yapılması gereken çok şey vardır.

Türk lehçeleri ile ilgili ilk eser, Kâşgârlı Mahmûd’un Dîvânü Lügâti’tTürk’üdür. Kâşgarlı eserinde Türk dilini Doğu ve Batı grubu şeklinde iki temel kola ayırmaktadır. Doğu koluna Hâkâniye adını veren Kâşgârlı, bununla Kâşgâr ile Balasagun civarındaki yazı dilini kastetmektedir. Ayrıca, Karluk, Çigil, Yağma, Argu, Tohsı ve Uygur ağızlarını da Doğu grubuna dahil etmektedir. Kâşgârlı’ya göre Batı grubu ise, bütün Oğuz grubu lehçeleri ile Kırgız, Kıpçak, Peçenek ve Bulgar dillerinden oluşur.

Kâşgârlı’dan sonra Türk lehçelerinin tasnifinden topluca bahseden kişi İ. N. Berezin (1848) olmuştur. Avrupa’da modern dilciliğin gelişmesiyle birlikte, doğu dilleriyle uğraşan çok sayıda dilbilimci Türk lehçeleriyle ilgilenmiş ve bu arada bazı tasnif denemeleri yapmışlardır. Bunları kısaca şöyle değerlendirebiliriz.

Bekir Çobanzâde, 1926’da Bakü’de toplanan Türkoloji Kongresinde ve 1927’da yayınladığı “TürkTatar Diyalektolojisi” (Bakü 1927) adlı eserinin girişinde lehçe tasnifleri konusu üzerinde durmuştur. Ancak Çobanzâde’nin çalışmaları tasnif yapmaktan çok, yapılan tasnifleri tahlil etmeye yöneliktir. Daha sonra birçok Avrupalı ve Rus Türkolog, Türk lehçelerini tasnif etmeye çalışmıştır. Bunların en önemlileri, Radloff, Korş, Samoyloviç, Räsänen ve Baskakov’dur.

Berezin zamanında lehçe araştırmaları henüz başlangıç devrini yaşadığı için, asıl tasnif çalışmalarını Radloff ile başlatmak daha doğru olacaktır. Ancak Radloff da başlangıç olduğu için tam ve mükemmel bir tasnif ortaya koyamamıştır. Korş, Radloff’un tasnifini geliştirmiş, Samoyloviç ise bu iki görüşü birleştirmiş ve lehçe gruplarına, onların tarihî malzemesini ekleyerek, tarihîkavmîcoğrafî adlar ile adlandırmıştır.

Bogoraditsky ve Rasanen, Samoyloviç’in ortaya koyduğu esasları daha da geliştirmişler, Kononov ise, tarihî ve günümüz metinlerini bir arada inceleyerek, bilinen bütün Türk dili malzemesini tasnife tabi tutmuştur.

Tablo 2.2

Reşit Rahmeti Arat’ın Tasnifi

s grubu Eski Çuvaflca

s grubu Eski Yakutça

I. r grubu Çuvafl

II. t grubu Yakut

y grubu

Eski Türkçe veya Uygur Devri

ANA TÜRKÇE veya Eski Türkçe

Reşit Rahmeti Arat, bütün bu tasnif denemelerini incelemiş ve 1953 yılında, Türkiyat Mecmuası’nda yazdığı “Türk Şivelerinin Tasnifi” adlı uzun makalesinde, dil özellikleri ile birlikte tarihîkavmîcoğrafî esasları da göz önüne alarak önemli bir tasnif ortaya koymuştur. Arat’ın tasnifi şöyledir:

I.

d grubu Sayan

II.

z grubu Abakan

III.

tav grubu fiimâl

IV.

tagl›grubu Tom

V.

tagğlı grubu fiark

VI.

dağlı grubu Cenup

Arat’tan sonra önemli bir tasnif de Talat Tekin tarafından yapılmıştır. Tekin, kendisinden önce yapılmış olan tasnifleri değerlendirmiş, eksik yönlerini ortaya koyduktan sonra kendi tasnifini vermiştir. Tekin’in tasnifinde Halaç Türkçesi, Çuvaşça gibi eski bir lehçe olarak kabul edilmekte ve Türk lehçeleri on iki ana gruba ayrılmaktadır. Tekin’in tasnifinde yer alan lehçe grupları şunlardır:

rl grubu: Çuvaşça

hadaq grubu: Halaçça

ataq grubu: Yakutça

adaq grubu: Tuvaca ( Karagas diyalekti ile birlikte)

azaq grubu: Hakasça, Orta Çulım, Mrass, Taştıp, Matur ve Yukarı Tom diyalektleri;

Sarı Uygurca

taġlıġ grubu: Kuzey Altay diyalektleri (Tuba, Kumandū, Çalkandū, Aşağı Çulım, Kondon, Aşağı Tom)

tūlu grubu: Altayca (Güney diyalektleri: Asıl Altay, Telengit, Teleüt)

tōlū grubu: Kırgızca

taġlıq grubu: Özbekçe, Yeni Uygurca

tawlı grubu: Tatarca, Başkurtça, Kazakça, (Karakalpakça ile birlikte) Nogayca, Kumukça, KaraçaycaBalkarca, Baraba Tatarcası, Kırım Tatarcası

taġlı grubu: Salarca

dağlı grubu: Türkmence, Horasanî, Özbekçenin HarezmOğuz diyalektleri, Azeri (KaşgayAynallu, Kerkük, Erbil diyalektleri ile birlikte), Türkçe (Gagauz ile birlikte) (Tekin 1989; 141168).

Güncelleme Tarihi: 10 Eylül 2019, 12:32
YORUM EKLE