TÜRKÇENİN SINIRLARI 2 - Önder Saatçi

TÜRKÇENİN SINIRLARI

TÜRKÇENİN SINIRLARI 2 - Önder Saatçi

TÜRKÇENİN   SINIRLARI   2

            Geçen yazımızda Türkçemizin dünya üzerindeki yayılma alanlarından kısaca bahsetmiş, dilimizin Türk Dünyası’nda dünden bugüne nasıl birleştirici bir rol oynadığını, milletleşme sürecimizdeki yerini birkaç kelimeyle de olsa anlatmaya gayret etmiştik. Yalnız, dilimizin sadece bizim dilimiz olduğunu düşünürsek yanılırız. Daha açık bir ifadeyle, Türkçe tarih boyunca sadece Türk soyundan gelenlerin kullandığı bir dil midir, yoksa başka milletler de Türkçeyi az veya çok kullanmışlar mıdır?.. Elbette, Türklerle irtibatı olan milletlerin Türkçe öğrenmiş olmaları pek tabiîdir. Ancak yabancıların Türkçeyi sadece bu ihtiyaçla mı kullandıkları yoksa günlük hayatlarında daha geniş ölçüde mi Türkçeye yer verdikleri bir Türkçe öğretmeni olarak her zaman merakımı celbetmiştir(çekmiştir). Aslında çok geniş bir araştırma ve inceleme konusu olabilecek böyle bir meseleyi bu köşenin sınırlı imkânları içinde bugün siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim. 

            Tarihin derinliklerine uzandığımızda 11. asırda yazılan Dîvân-ı Lûgât-i’Türk’ün Araplara Türkçe öğretmek için yazıldığını, bizzat kitabın yazarı Kâşgarlı Mahmud’un kitabına yazdığı ön sözden anlıyoruz. Zira, o devirde İslâmla yeni şereflenmiş Türklerin saf ve taze imanı, cesaret ve mertlikleri, askerlik becerileri Arapların dikkatini çekmiş, İslâm ordularının safları Türk askerleriyle doldurulmaya başlanmıştı. 13-14. asırda Karadenizin kuzeyindeki Kuman (Kıpçak) Türklerini Hristiyanlaştırmak isteyen Alman ve İtalyan din adamlarının tuttuğu notlardan oluşan Codex Cumanicus(Kuman Kitabı)’un da aynı amaca hizmet ettiği, yani Türkçe öğrenmeyi amaçlayan rahiplere bir rehber niteliğinde olduğu bilinmektedir.    

            Tarihimizin en parlak dönemlerini bize yaşatan Osmanlı atalarımızın yaşadıkları dönemlerde yazı ve edebiyat dilinin yanında günlük konuşma dili de Türkçeydi. Bu devirde de Türkçemizin yalnızca Türklerce kullanıldığını düşünmemek lâzım. Dünden bugüne Osmanlı şemsiyesi altında yaşamış bütün azınlıklar(Rum, Ermeni, Yahudi) da Türkçeyi günlük hayatlarında, hatta evlerinde bile kullanmışlardır. Meselâ, birkaç hafta evvel bir televizyon kanalında seyrettiğim bir programda Arjantin’e, Fransa’ya göç etmiş Ermeni vatandaşlarımızın hâlâ Türkçe konuştukları, Türkçe şarkılar dinledikleri, hatta, Türk ananelerini yaşattıklarını gözlemlemiştim. Ayrıca, 1915’teki Ermeni tehcir(göç ettirme)inde Suriye’ye gönderilenlerin de Türkçe konuşmaya devam ettiklerini, birkaç nesil bunu sürdürdüklerini de bir başka belgeselden öğrenmiştim. Zaten, Osmanlı’nın gittiği yerlerde, özellikle Türk olmayan devlet memurlarının ve bilhassa ordudaki Arap subayların, onların yakın çevresinin de Türkçe bildiği, konuştuğu bilinmektedir. Zira, 1876’da ilân edilen anayasada memur olacakların, hatta mebus(milletvekili)ların Türkçe bilmeleri şart koşulmuştu. Bundan başka, o yıllarda, sonraları başımıza büyük belâlar açacak azınlık okullarında bile Türkçe dersi okutulmaktaydı. Bu arada, Türk müziğine emeği geçmiş Rum ve Ermeni bestekârların ve güftekâr(söz yazarı)ların da varlığını unutmayalım: Tatyos Efendi, Lâvtacı Andon, Yorgo Bacanos, Aleksi Bacanos, Bimen Şen,…       

            Osmanlı himayesindeki pek çok Müslüman topluluğun da Türkleştiği bilinmektedir. Gürcüler, Çerkezler, Abazalar, Lazlar, Arnavutlar ve Boşnaklar buna misal gösterilebilir. Bu saydığımız Müslüman Osmanlı tebaları, günümüz Türkiye’sinde, kendi dillerini mahallî ölçülerde(evde, akrabalar arasında) kullanıyor olsalar da Türkçe bu insanların artık ana dili haline gelmiş durumdadır. Beşir Ayvazoğlu seyahatlerini anlattığı “Türk’ün Kültür Coğrafyasında Bir Gezinti” kitabında eski Yugoslavya topraklarında yaşayan Boşnak, Arnavut ve Makedon unsurların bile Türkçe bildiklerini, onlarla Türkçe konuştuğunu yazıyor. Bu arada, millî şairimiz Mehmed Âkif Ersoy ve ünlü dilci ve edebiyatçılarımızdan Şemseddin Sami’nin soyca Arnavut, Ahmet Haşim’in ise özbeöz Arap olduğu bilinmektedir. Fakat bu isimlerin Türkçeye ve Türk edebiyatına hizmetlerini saymaya bu satırların yetmeyeceği de aşikârdır. Öte taraftan, doğu ve güneydoğudaki Kürt vatandaşlarımız Türkçeyi öğrenmede dün de bugün de diğer Müslüman topluluklar kadar ileri gitmese de eğitim ve askerlik yoluyla, Türkçe, bugün için Kürt vatandaşlarımızın da ortak iletişim dili haline gelmiştir. Hatta, daha önceki bir yazımızda farklı Kürt lehçelerini kullanan Kürtlerin Türkçeyle daha rahat anlaştıklarından bahsetmiştik. 

Bunların yanı sıra, bugün Türkiye’den giden öğretmenlerin dünyanın pek çok ülkesinde kurdukları okullarda Türkçe öğrettiklerine, Türkçe Olimpiyatlarını seyrederken göğsümüz kabararak şahit oluyoruz. Ayrıca, Türkçeye, Türk kültürüne yakın ilgi duyarak dünyanın çeşitli ülkelerinde Türkoloji(Türk Dili ve Edebiyatı) tahsiline yönelen veya başka mesleklerden olup kendi çabasıyla Türkçe öğrenmiş insanları da zaman zaman görebiliyoruz. Bu şekilde Türkçe öğrenen gençlerin Karamanlı Mehmet Bey Üniversitesinde, 2011 mayısında bir sempozyumda bir araya geldiğini de geçenlerde elime geçen bir dergide okumuştum. 

Görüldüğü üzere, yabancıların Türkçe öğrenmelerinin ardında yalnızca Türklerle iletişim kurma amacı yatmamaktadır. Dilimizin daha başka milletler ve topluluklarca kullanıldığına dair örnekler şüphesiz bunlarla da sınırlı değildir. Ancak bu hususta şu önemli noktanın altını çizmek de gereklidir ki soyca Türk olmayanların Türkçeyi kullanmaları tamamıyla tarihin getirdiği tabiî şartlar içinde gerçekleşmiştir. Bunun ardında hiçbir şekilde emperyalist(sömürgeci) gayeler aranamaz. Hele hele İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekizli, Hollandalı, Belçikalı ve Alman sömürgecilerin Afrika, Amerika ve Asya’da dillerini, dinlerini yayarken sergiledikleri vahşetin binde birini bizim tarihimiz kaydetmemektedir. Bütün bu tesbitler milletimizin medeniyet seviyesinin bariz(belirgin) göstergeleridir. Türk tarihinde Müslüman topluluklar arasında geçen birtakım nahoş(istenmeyen) olayların arkasında da fitne yuvalarının rolü olduğu unutulmamalıdır.

Bu itibarla, Türkçemiz dün de bugün de birleştiricilik ve kaynaştırıcılık vasfını koruyarak milletleşme maceramızın en önemli unsuru olmaya devam ederken dilimizin yaygınlığı da Türk milletinin, başka milletlerle kurduğu ilişkilerde ne ölçüde medenî ve hoşgörülü olduğunun göstergesidir.

YORUM EKLE