Klasik Çağatay devri, Klasik Çağatayca (XV. yüzyılın ikinci yarısı)

Klasik Çağatay devri, Klasik Çağatayca (XV. yüzyılın ikinci yarısı)

Klasik Çağatay devri, Klasik Çağatayca (XV. yüzyılın ikinci yarısı)


Klasik Çağatay devri, Klasik Çağatayca (XV. yüzyılın ikinci yarısı)

Şâhruh’un ölümünden sonra (m.1447) imparatorluk yeni bir sarsıntıya düştü, iktidar mücadeleleriyle zayıfladı. Ebu’l-Kâsım Babur Horasan’da, Ebû Sa’îd Mâverâünnehr’de kuvvetli birer idare kurdularsa da, Ebu’l-Kâsım Babur’un ölümünden sonra karışıklık tekrar başladı. Ebû Sa’îd duruma hâkim olup Horasan ve Mâverâünnehr’i idaresi altında birleştirmeğe muvaffak oldu. Ancak Azerbaycan bölgesini Akkoyunlulardan almak için giriştiği savaşta bozguna uğradı ve yakalanıp katledildi (m.1468). Bu olaydan sonra şehzâdeler arasındaki taht mücadelesi tekrar başladı. Bu mücadeleden başarıyla çıkan Hüseyn-i Baykara, merkez Herat olmak üzere Horasan, Sicistan, Toharistan, Curcan ve Esterâbâd’ı idaresi altında birleştirdi ve kırk yıl saltanat sürdü (m.1469-1506). Herat siyasî merkez olmakla beraber, Baykara devrinin de kültür ve sanat merkezi oldu. Başta edebiyat olmak üzere çeşitli sanat dallarında eser veren Ali Şîr Nevâyî gibi dahi bir sanatkârla, hâmisi ve en yakın arkadaşı Hüseyn-i Baykara’nın faaliyetleri ile klâsik Çağatay edebiyatı devri, Nevâyî-Baykara devri diye anılır oldu.
Hüseyn-i Baykara

Tam adı Hüseyn Mîrzâ b. Mansûr b. Baykara’dır, ünvanı ise Ebu’l-Gâzi’dir. 1438 (h.842) yılında Herat’ta dünyaya geldi. Baba ve ana tarafından Timurlular hanedanına mensuptur. Gençliği birçok mücadeleler ve taht kavgaları ile geçti ve nihayet 1469 yılında Horasan tahtına oturdu, 1506 yılına kadar saltanat sürdü. Ebû Sa’îd ve oğulları ile uzun mücadeleler eden Hüseyn-i Baykara, nihayet Ebû Sa’îd’in ölümü üzerine rahat bir nefes alıp tam mânasıyla Herat’a sahip olabildi. Onun en önemli askerî seferi 1470 yılında Şâhruh’un torunlarından Yâdgâr Muhammed’e karşı yaptığı seferdir. Bu seferde Yâdgâr Muhammed esir edilmiş, yakalanarak idam ettirilmişti.

Sert mizaçlı iyi bir asker olan Hüseyn-i Baykara aynı zamanda şarap müptelâsı idi. 1507 yılının başlangıcında Özbeklere karşı yaptığı bir seferde vefat etmiş ve Herat’ta defnedilmiştir. Ölümündün sonra Herat tahtı oğulları Bedi’ü’z-zamân Mîrzâ ile Şâh Garîb Mîrzâ’ya kaldı. İki veliaht kısa bir süre birlikte hüküm sürdülerse de Özbek hükümdarı Şeybânî Han’a karşı başarılı olamayıp yenildiler; böylece Çağatay devleti son buldu.

Hüseynî mahlasıyla şiirler yazan Hüseyn-i Baykara, şair olarak üstün bir varlık göstermez. Ancak yine de klâsik Çağatay şiirinin Nevâyî’den sonra akla gelen ilk sîmâsıdır. Devrinde ilim ve sanat adamlarını Herat sarayında toplamış, onlara gereken itibarı göstermiştir. Mimarî eserlerle de süslenen Herat, XV. yüzyıl Orta Asya’sının en önemli ilim ve kültür merkezi haline gelmişti. Bilhassa Alî Şîr Nevâyî’ye gösterdiği aşırı sevgi ve saygının edebiyatımızda ayrı bir önemi vardır. Nevâyî’nin o mükemmel eserlerini edebiyatımıza kazandırmasında Hüseyn-i Baykara’nın rolü inkar edilemez.

Lirik şiirlerini içine alan divanının pek çok güzel yazma nüshaları mevcuttur. Divanının Ayasofya nüshası İsmail Hikmet Ertaylan tarafından faksimile olarak yayımlanmıştır.

Hüseyn-i Baykara’nın bir de otobiyografi tarzında küçük bir risalesi bulunmaktadır. Amasya, Bayezit kütüphanesinde 15 numarayla kayıtlı bir yazmanın başında bulunan bu risalenin de faksimilesi İsmail Hikmet Ertaylan tarafından yayımlanmıştır.

Babur hâtırâtında Hüseyn-i Baykara hakkında geniş bilgi vermektedir.

Nevâyî (Nevâ’î)

Nizâmeddin Alî Şîr, 9 Şubat 1441 (h. 17 Ramazan 844) tarihinde Herat’ta doğdu. Uygur Türklerindendir. Babası Gıyâseddîn Kiçkine Bahâdır (Bahşı), Horasan hâkimi Ebu’l-Kâsım Babur’un adamı idi. Ana tarafından büyük babası Ebû Sa’îd Çisek de Mîrzâ Baykara’nın beylerbeyi idi. Alî Şîr küçük yaşından beri Mîrzâ Baykara’nın torunu Hüseyn-i Baykara ile birlikte büyümüş ve öğrenim yapmıştı. Esasen ataları başlangıçtan beri Timur’un oğullarından Ömer Şeyh ile onun oğlu Mîrzâ Baykara’nın hizmetinde bulunmakta idiler.

Babası 1447 yılında Şâhruh’un vefatı üzerine altı yaşındaki oğlu Alî Şîr’i yanına alarak Irak’a gitmek üzere yola koyulur. Yolculuk esnasında Teft şehrine uğrayıp Timur’un tarihçisi Mevlânâ Şerefüddin Alî Yezdî’nin hankahı yanında konaklarlar. Nevâyî’nin Mevlânâ ile tanışması bu sebeple olur.

1452 yılında Sultan Ebu’l-Kâsım Babur, Horasan hâkimi olunca, baba oğul Horasan’a döner. Bu arada babası bir süre Sebzvâr emirliğinde bulunur. Alî Şîr ile Hüseyn-i Baykara bu sıra birlikte öğrenime başlarlar ve aralarında ölünceye kadar devam edecek bir dostluk kurulur.

1456 yılında Alî Şîr, Ebu’l-Kâsım ile birlikte Meşhed’e gider. Ebu’l-Kâsım bu şehirde vefat edince, Alî Şîr bir müddet daha Meşhed’de kalıp öğrenimine devam eder. Öğrenim esnasında Şeyh Kemal-i Tevbetî ile de tanışıp ondan feyz alır.

Babası vefat edince Herat’a dönüp Ebû Sa’îd Mirzâ’nın hizmetine girer. Ancak Hüseyn-i Baykara ile olan yakın dostluğu sebebiyle Ebû Sa’îd Mîrzâ’nın yanında fazla kalamaz, Semerkand’a gider. Semerkand’da Hâce Fazlullâh Ebû Leysî hankahında iki yıl ders görür.

1469 yılında Ebû Sa’îd Mîrzâ’nın, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan üzerine yürüdüğü sıra Karabağ’da yakalanıp öldürülmesi üzerine Hüseyn-i Baykara Horasan’ı ele geçirip Timurlular tahtına oturur. Alî Şîr bu olaydan sonra Herat’a dönüp Hüseyn-i Baykara’nın hizmetine girer.

Hüseyn-i Baykara tarafından ilk görev olarak “mühürdârlık” verilir. Bu görevinin yanında Hüseyn-i Baykara’nın yakın dostu ve arkadaşıdır ve her bakımdan onu desteklemektedir. Nitekim o sıra vergi yüzünden çıkan bir halk hareketini Alî Şîr önlemeye muvaffak olur. Ayrıca Şâhruh’un torunu Mîrzâ Yâdgâr Muhammed’in, Uzun Hasan’ın desteği ile Herat üzerine yürüyüp şehri ele geçirmesi olayında, şehir dışında bulunan Alî Şîr’in yanındaki kuvvetlerle Yâdgâr Muhammed’i yakalaması, onun Hüseyn-i Baykara’ya olan sadakat ve hizmetini gösterdiği kadar büyük bir idareci olduğunu da göstermektedir.

1472 yılında Emîr “divan beyi” olur. Ülkede birçok yolsuzluklarla savaşır, haksızlığa uğrayanları korur. Bu hareketi birçok düşman kazanmasına sebep olursa da, Alî Şîr asla doğru bildiği yoldan ayrılmaz.

1476 yılında büyük hürmet ve takdir beslediği devrin büyük siması Abdurrahman Câmî’nin irşadı ile Nakşibendî tarikatına intisap eder.

1479 yılında, Ebû Sa’îd’in oğlu Mîrzâ Ebû Bekir’in ayaklanmasını bastırmak için Esterâbâd’a yürüyen Hüseyn-i Baykara, Herat’ta naip olarak Alî Şîr’i bırakır.

1483-1485 yılları arasında Hamse’sini meydana getiren Alî Şîr, 1478 yılında Esterâbâd’a vali olarak gönderilerek Herat’tan uzaklaştırılır. 1488 yılında valilik görevinden affını ister, kabul edilinde Herat’a döner.

1489 yılında yakın dostu ve üstadı Seyyid Hasan Erdeşîr’in vefatına çok üzülür ve onun hakkında bir risale vücuda getirir.

1490 yılında Divan beyliği görevini bırakarak Hüseyn-i Baykara’nın nedimi olarak kalır. 1492 yılında Abdurrahman Câmî’nin vefatı Alî Şîr için daha büyük bir darbe olur. Bunun yanında saray entrikaları, Hüseyn-i Baykara’nın oğulları ve torunları ile olan münasebeti, şehzâdelerin taht kavgaları Alî Şîr’i çok üzer. 1498 yılında tekrar Meşhed’e gider. Oradan hacca gitmek için izin isterse de, yolların tehlikeli oluşu bahanesiyle izin verilmez. Herat’a döner.

Alî Şîr 3 Ocak 1501 tarihinde vefat eder. Hakk’ın rahmetine kavuşur ve hayattayken hazırlattığı Kudsiye camii yanındaki kabre gömülür.

Kısaca hayatını hulâsa ettiğimiz Nevâyî’nin Çağatay edebiyatının teşekkülünde mümtaz bir yeri vardır. Divan, mesnevî, tezkire, tarih gibi türlerde, musiki, aruz, dil gibi konularda otuza yakın eser veren Nevâyî, devrinin olduğu kadar, Türk edebiyatının da en mühim şahsiyetlerinden biridir. Denilebilir ki Nevâyî kadar geniş bir tesir sahası ve mensup olduğu edebiyatın teessüs ve tekâmülünde büyük hizmeti bulunan bir başka şahsiyete rastlamak hemen hemen mümkün değildir.

Farsçanın resmî dil olarak hüküm sürdüğü, Fars edebiyatının Câmî ile zirveye ulaştığı ve münevverlerin Farsça öğrenip bu dille yazmağı meziyet saydıkları bir devirde, Nevâyî’nin Türkçenin Farsçadan aşağı kalacak bir dil olmadığını müdafaa etmesi, Türkçeyle de yüksek bir edebiyat vücuda getirmenin mümkün olacağını bizzat eserleriyle ispat etmesi ve yenilerin Türkçe yazmaları hususunda teşvikte bulunması göz önüne alınırsa, bu hizmetin derecesi ve önemi daha iyi anlaşılır.

Z.V. Togan, Nevâyî’nin bu sahadaki büyük hizmetlerini şöyle ifade etmektedir: “Şair ve edip sıfatıyla Ali Şir, o zamanki Türk münevverlerinin hayran oldukları İran edebiyatını benimseyip Türk ruhuna uygun bir şekle sokarak Türkçeyi yüksek bir sanat dili haline getirmek ve münevver Türkün ruhunu yükseltmek, Türkçe yüksek sanat eserleri yaratmak gâyesini gütmüştür.” Gerçekten Nevâyî’nin her eseri bu ulvî gâyenin tahakkukuna matuftur. Ayrıca onun her eseri devrinin kültür hayatının ayrı bir cephesini aydınlattığı gibi, onun geniş kültürünü, sanat dehasını ve milliyetçiliğini de açıkça ortaya koymaktadır.

Câmî’nin ve Husrev-i Dihlevî’nin tesiri altında kalan Nevâyî, hiçbir zaman İran edebiyatının basit bir mukallidi olmamıştır. Bilakis müşterek konuları işleyen eserlerinde bile orijinal olmağa, bunlara millî bir ruh vermeğe ve Türkçenin ifade kudretini hâkim kılmağa muvaffak olmuştur.

Nevâyî’yi İran edebiyatının bir taklitçisi sayan E. Blochet ve W. Barthold’a mukabil Bertels çeşitli incelemeleriyle karşı çıkmış ve Nevâyî’nin orijinalliğini ortaya koymağa çalışmıştır. Bertels kültür ve gelişme mücadelesinde Nevâyî’nin en büyük rolü oynadığını kabul ederek, Nevâyî’nin Fars edebî tekniğini önce Farsça divanında, daha sonra Türkçe eserlerinde tatbik ettiğini ileri sürmüştür.

Nevâyî’nin yüksek bir millî şuura ve sarsılmaz bir Türkçe sevgisine sahip olduğu hemen hemen bütün eserlerinde görülmektedir.

Edebiyat her şeyden önce dil meselesidir. Millî ve yüksek bir edebiyat ancak millî şuur ve millî zevkin geliştirdiği bir dille yaratılır. Bunun için evvela dilin kudretine inanmak, onu sevmek ve titizlikle işlemek gerekir. Nevâyî’yi, Türkçenin müdafaasını yapmağa ve münevverleri Türkçe yazmaları için teşvik etmeğe sevk eden gerçek sebep budur.

Nevâyî’nin çeşitli tür ve konularda bu kadar eser vermesi ise, onun kuruculuk vasfıyla izah edilebilir. Hakikaten Nevâyî, klasik Çağatay edebiyatının teşekkülünde Tanzimatçıların oynadığı rolü oynar. Bu sebepledir ki Nevâyî, klasik Fars edebiyatını örnek almış, çeşitli türlerde Farsça yazılan eserleri Türkçe ile yazmağa çalışmış, müşterek kültüre dayanan Orta Asya edebiyatını millî ruh ve millî zevkle klâsik bir seviyeye ulaştırmağa muvaffak olmuştur.

Nevâyî, sanatkâr cephesi yanında bu rehberlik vasfıyla da klâsik Çağatay edebiyatının temel direği olmuş, Çağataycayı klâsik bir şiir ve nesir dili haline getirmiştir.

Alî Şîr Nevâyî’nin eserleri şunlardır:

Türkçe divanlar:

Garâ’ibü’s-sığar

Nevâdirü’ş-şebâb

Bedâyi’ü’l-vasat

Fevâ’idü’l-kiber

Farsça divan

Hamsesi:

Hayretü’l-ebrâr

              Ferhâd u Şîrîn


Mecnûn u Leylî

Seb’a-i seyyâre

Sedd-i İskenderî

Divanlar ile Hamse dışında kalan eserleri:

Çihil hadîs

Vakfiyye

Nazmü’l-cevâhir

Tarih-i enbiyâ ve hukemâ

Târih-i mülûk-i ‘Acem

Hâlât-ı Seyyid Hasan Erdeşîr

Mecâlisü’n-nefâ’is

Münşe’ât

Risâle-i mu’ammâ

Hamsetü’l-mütehayyirîn

Mîzânü’l-evzân

Hâlât-ı Pehlevân Muhammed

Nesâyimü’l-mahabbemin şemâyimi’l-fütüvve

Lisânü’t-tayr

Muhâkemetü’l-luğateyn

Sirâcü’l-müslimîn

Mahbûbü’l-kulûb

Münâcât

Münşe’ât

 

Alî Şîr Nevâyî’nin Türkiye kitaplarında bulunan eserlerinin nüshaları Agâh Sırrı Levend tarafından tespit edilip ayrıntılı bir şekilde tanıtılmıştır.
Hâmidî

Hayatı hakkında fazla bilgimiz olmayan, Hâmidî, Hüseyn-i Baykara devri şairlerindendir ve Yûsuf ve Züleyhâ adlı mesnevîsi ile bilinmektedir. Başta Nevâyî’nin Mecâlisü’n-nefâ’is adlı şairler tezkiresi olmak üzere birçok kaynaklarda yer almayan şairimizin tam adı bilinmediği gibi, mahlasında da ihtilâf bulunmaktadır.

Yûsuf ve Züleyhâ mesnevîsinin 1516 (h.922) istinsah tarihli Revan nüshasındaki kaydı esas alan araştırıcılar Hâmidî mahlasını kabul etmekte, Berlin nüshasındaki kaydı esas alan araştırıcılar ise Ahmedî mahlasını kabul etmektedirler.

  1. Blochet, mesnevîdeki bir beyti yanlış okuması sebebiyle eserin Alî Şîr Nevâyî’ye ait olduğunu ileri sürmüşse de, bu görüş Halide Dolu tarafından düzeltilmiş, eserin Hüseyn-i Baykara devri şairlerinden Hâmidî’ye ait olduğu ortaya konulmuştur. Özbek araştırıcıları mesnevînin Taşkent nüshasında yer alan bir beyti yanlış okumaları yüzünden eserin Şâhruh devri şairlerinden Dur Beg adlı bir şaire ait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aynı kanaat F. Köprülü tarafından da kabul edilmiş bulunmaktadır. Oysa mesnevîde eserin Hüseyn-i Baykara devrinde Belh şehrinin kuşatılması sırasında yazılmış olduğu ve Hüseyn-i Baykara’ya ithaf edildiği açıkça belirtilmiştir. Bu sebeple şairin mahlasını, Hâmidî olarak kabul eden J. Eckmann, şairi klâsik Çağatay edebiyatı dönemi şairleri arasında göstermiştir.


Zeynep Korkmaz, Berlin nüshasına dayanarak şairin mahlasını Ahmedî kabul etmekte ve Ahmedî’nin Mecâlisü’n-nefâ’is’in dördüncü meclisinde Nevâyî’nin kaydettiği ve 1501-2 (h. 996) yılında ölen Kutbu’ddîn Ahmed Câm Jendebil ile aynı şahıs olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca Z. Korkmaz, Ahmedî mahlası ile telli sazlar hakkında güzel bir münazara yazmış olan şahsın da Kutbu’d-dîn Ahmed Câm olabileceğini kaydetmektedir.

Bu gün için şairimizin mahlasının açıklığa kavuşmamasına rağmen, Hüseyn-i Baykara devrinde yaşadığı, eserini Belh şehrinin muhasarası esnasında Farsça mensur bir Yûsuf ve Züleyhâ hikâyesini tercüme yoluyla 1469 (h.874) yılında yazmış olduğu ve Hüseyn-i Baykara’ya ithaf ettiği kesindir. Ancak eserin esasını teşkil eden bu Farsça hikâyenin kime ait olduğu belli değildir.

Yûsuf ve Züleyhâ mesnevîsi 2726 beyit olup aruzun seri’ (müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün) bahriyle yazılmıştır. Birçok yazma nüshaları bulunan eser Dilek Elçin tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.
Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2018, 20:50
YORUM EKLE