ATATÜRK’ÜN İLETİŞİM STRATEJİSİ VE STRATEJİK HEDEFİ HAKKINDA BİR ANALİZ

Atatürk, devletin bağımsızlığına, dünyadaki onurlu ve saygı duyulan konumuna ve eşitlik ilkelerine gölge düşürecek hiçbir uluslararası ilişki içine girmemiş, böyle bir ilişkinin kurulmasına da müsaade etmemiştir. Bu bağlamda milli Türk kültürüyle beraber orijinal bir uygarlık yaratma peşinde olan, pragmatik olarak Avrupa’yı dikkate alan Atatürk, Avrupa’yı gelecek dünyayı şekillendirmede hedef değil, geçilecek ve onunda üzerine çıkılacak geçici bir durak olarak görüyordu.

ATATÜRK’ÜN İLETİŞİM STRATEJİSİ VE STRATEJİK HEDEFİ HAKKINDA BİR ANALİZ

ATATÜRK’ÜN İLETİŞİM STRATEJİSİ VE STRATEJİK HEDEFİ HAKKINDA BİR ANALİZ

Doç. Dr. Emel POYRAZ

2.Bölüm

Kendi özünü tanımayan veya farkında olmayan Türk halkı doğal olarak ta kendi potansiyelinin ve geleneklerinin de farkına varamıyor.

Siyasal iletişim açısından;

Lozan Andlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak esası üzerine kurulmuş bir devlet haline gelişinin tescilidir.

Uluslararası hukukta tanınarak taraflar arasında kabul edilen Lozan Antlaşması, Misak-ı Milli’ nin diğer milletlerce de tasdik edilmesinin bir göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları belli, kendine has kültürel ve milli özellikleri olan imparatorluk bakiyesi bir toplumla çağın da gereği olarak milli bir Türk devleti olarak kurulmuş ve tüm dünyaya ilan edilmişti. Böylece, Cumhuriyet Türkiyesi İslam Dünyasında yeni bir devlet tipi şeklinde ortaya çıkmıştır.

Kemal Karpat’ın yorumuna göre, bu gelişme, bazılarının zannettiği gibi, İslami ümmet kavramını yok etmemiş, bilakis bu mefhuma yeni temeller kazandırmıştır.

Ümmet kavramı millileşmiş, millet ile toprak birbirinden ayrılmayan bir bütün haline gelmiştir (Kemal Karpat, 1988: 393).

Esasında Cumhuriyeti kuranlar, rejimi hem deneyimlerinden hem de bilimsel çalışmalarından yola çıkarak sağlam temeller üzerine inşa etmişlerdi.

İmparatorluktan ulus devlete geçerken Misak-ı Milli’ ye dayanan milliyetçi bir anlayış ve iletişim stratejisi söz konusudur.

Böylece iletişim stratejisi açısından;

Milli Misak ve Lozan Antlaşması modern Türk devletinin kuruluş vesikaları olmuş, Cumhuriyet’in ilanı ile her şeyden evvel, kurulan bu yeni devletin bir milli Türk devleti olduğu ve devlet kültürünün, Türk benliği ve Türk gelenekleri üzerine inşa edilmesi gerektiği belirtilmiş ve bunun programı uygulanmıştı.

Aslında esas mesele, mazisi ve an’aneleri çok eskiye dayanan Türklüğe nasıl milli ve modern bir siyasi veche verileceği yani Türk toplumunun nasıl yeni bir siyasi teşkilatlanmaya tabi tutulacağıydı.

Esasında genç Cumhuriyet’in karşılaştığı güçlükler göründüğünden çok daha zor ve karmaşık olmuştur. Zira, Türkler Müslüman ve Asya menşeli bir toplum olarak daha radikal bir şekilde, Batı usulünde siyasi teşkilatlanma gayretine girmişti (Kemal Karpat,1988: 392).

Zaten yaşanan bütün sorunlar da buradan kaynaklanacaktır. Atatürk’ün modernleşme çabaları özellikle O’nun ölümünden sonra, batılılaşma veya Avrupalılaşma olarak algılanacak ve bunun propagandası yapılacaktır.

Nitekim olmayan sanal bir Atatürkçülük yaratılarak Atatürk yıpratılmış ve O’nun adı kullanılarak psikolojik savaş teknikleriyle Atatürk’le alakası olmayan uygulamalara kılıf uydurulmuştur.

Çağdaşlaşma Zemininde Tarihi Devamlılık ve Cumhuriyetin Tarihi Temelleri İktisadi bakımdan gelişmiş emperyalist Batılı ülkelerin doğrudan veya dolaylı saldırılarına maruz kalan Osmanlı Türkiyesi, modernleşme süreciyle ayakta kalma mücadelesi vermiş, ayakta kalabilme süresi uzadıkça da Atatürk’ün de içinde bulunduğu sonraki nesillerin direniş gücü artmıştı.

Türkiye’de yaşanan ümitsizliğin Türkler tarafından ilk defa yaşanmıyor gerçeğinden hareketle, daha önce yaşanan bütün iktisadi ve siyasi baskı yöntemlerinin bugünküler ile birebir benzerlikler taşıdığını belirtmek gerekir.

Özellikle, Osmanlı’nın son döneminde yaşanan iktisadi, siyasi gelişmeleri okurken güncel olayları okuyor hissine kapılmak bile mümkündür (Vahdettin Engin, 2007 :13).

Tarihin zorlaması sonucunda Milli Mücadele Dönemi; tam bağımsızlık, milli egemenlik ve Türkçülük temelinde şekillenerek milli devlet yapılanmasıyla siyasi tarihimizin önemli dönemeçlerinden birini oluşturmuştur.

Modern anlamda III. Selim’le başlayan Türk modernleşme hareketleri, II. Mahmut’la büyük bir ivme kazanmış, II. Abdülhamid döneminde zirveye ulaşmıştı.

Aynı çizginin daha radikal bir hal alıp millileşerek devamını ve tepe noktasını Mustafa Kemal’de görüyoruz.

Ancak, İttihat ve Terakki’nin II. Meşrutiyet döneminde modernleşme ve ülkenin kalkındırılıp güçlendirilmesi anlamında yapılmaya çalışılan uygulamalar, peş peşe gelen Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya Savaşları’ndan çok olumsuz etkilenmişti.

Savaşların getirdiği insan kaybının ve ağır maddi yükün telafisi ileriki yıllarda da çok zor olmuştur.

Başta askeri, siyasi, idari, hukuki ve eğitim alanında yapılan modernleşme çalışmalarıyla Cumhuriyetin tarihi zemini ve altyapı taşları çok büyük fedakarlıklarla döşenmişti.

II. Mahmut döneminde devletin merkezileştirilmesi konusundaki yoğun çalışmalar II. Abdülhamid döneminde de devam ederek güçlü üniter devlete doğru gidişin adımları atılmış Mustafa Kemal’le de zirveye ulaşmıştır.

Bütün bu yapılanların topluma anlatılması hususunda gazeteler çıkarılıp, toplumu bilgilendirme, aydınlatma, hatta yönlendirmeler de yapılmıştır.1 (Vahdettin Engin, 2007 : 171-183).

Ayrıca II. Abdülhamid döneminde, modern eğitim veren okullar açılarak en azından eğitim alması gerekenlerin iyi eğitilmesi söz konusuydu.

Bu eğitim batı 1 Osmanlı döneminden itibaren idareciler, gazeteciliğin ülkede yaygınlaşmasıyla birlikte bir baskı unsuru haline gelen gazeteleri kontrol altında tutmak için büyük çaba gösterdiler.

Bunların en başında da II. Abdülhamid geliyordu.

Milli basını çeşitli yollarla kontrol eden Sultan Abdülhamid, Avrupa basınında da etkili olmak için ilginç yöntemlere başvurdu.

Bu bağlamda birçok Avrupalı gazeteciye nişan verildi, maaş bağlandı ve Osmanlı lehinde haber yapmaları sağlanarak karşı propaganda faaliyetlerinde birer koz olarak kullanıldı.

Milli eğitimin yaygınlaştırılması her alanda topyekün bir seferberliğin olması Cumhuriyet devrinde gerçekleştirilecektir.

Aslında eğitim Osmanlı modernleşmesinin bir boyutudur, proje Avrupalılar karşısında onları çok iyi tanıyan, dillerini çok iyi kullanabilen, onlarla mücadele edebilecek yetişmiş insan yaratmaktır.

Böylece, dolaylı da olsa Atatürk’ün de içinde olduğu iyi yetişmiş, vatansever bir neslin ortaya çıkması sağlanmıştı.

Ancak bu neslin çok az bir kısmı Cumhuriyete ulaşabildi.

Yaşanan uzun ve kanlı savaşlarda yetişmiş insan gücü kaybı çok büyüktür.

Atatürk döneminde bir avuç insanla yola devam edilmiş ve eğitime çok önem verilmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken ve dikkatlerden kaçan önemli bir hususta;

Osmanlı modernleşme sürecini zirveye çıkaran II. Abdülhamid’ in, aslında modern bir devlette olması gereken sistemi inşa etmeye çalışması, daha önce yapılan modernleşme çabalarını, eğitim alanında olduğu gibi, tamamlayacak adımlar atmasıdır.

Bir nevi başkanlık sitemine benzeyen, alanında uzman, çok sık değiştirilmeyen, aksine çok uzun yıllar devletine hizmet eden iyi yetişmiş danışmanlara sahip olan II. Abdülhamid’in devleti yönetme anlayışının temelinde işi ehline verme yatmaktadır.

Bu sistemde, danışma mekanizması çok iyi işliyor ama son kararı padişah veriyordu.

Bu çerçevede, II. Abdülhamid’in devleti idare etme anlayışıyla Atatürk’ün devleti idare etme anlayışı arasında benzerlikler olduğunu bile söyleyebiliriz.

Modern Avrupa ülkeleriyle rekabet edebilecek sistemi oluşturmaya yönelik yapılan modernleşmenin hiç de boşa gitmediği, kademe kademe Cumhuriyetin alt yapısının hazırlandığı gözlenmektedir.

Bu durum yaygın olarak Türk toplumuna empoze edilen, hatta reddi mirasa kadar uzanan ve Osmanlıyı karalayan kampanyaların ve propaganda faaliyetlerinin iddialarını çürütmektedir.

Durmuş Hocaoğlu’nun da belirttiği gibi, “bu tarih kopukluğu veya zayıflaması, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca etkisini sürdürmüş, hem Türk milliyetçiliği, hem de en genel halde bütün Cumhuriyet nesilleri üzerinde etkili olmuştur.

Bu etki bir yandan, Türk tarihinin Cumhuriyet ile başladığını ileri sürmek gibi bir aşırılığa, bir “tarih reddiyeciliği” aşırılığına yol açarken, diğer yandan da buna karşı bir tepki olmak üzere bir başka aşırılığa, bir nevi’ “kutsal ve steril, sun’î tarih inşâı” aşırılığına yol açmıştır.

Bunlardan birincisi “tarihten kaçış”, diğeri ise “tarihe kaçış”tır” (Durmuş Hocaoğlu, 2000: 59). Atatürk’ün Stratejik Hedefi Derin bir tarih bilinci ve stratejik vizyonla, Osmanlı’nın son yüzyılındaki bütün yenilenme ve değişim dalgalarının ve atılımlarının önündeki engelleri okuyabilen Atatürk, sosyolojik, ekonomik ve politik meyveleri uzun zamanda alınabilecek, bugün bile birçoğunun getirileri yeni yeni anlaşılabilen radikal değişimlere imza attı.

Uzun vadeli stratejilerinde hem dünyadaki konjonktürü ve geleceği iyi okuyup genç cumhuriyetin rotasını batı medeniyetine çevirdi, hem de “Milli kültürümüzü muassır medeniyet seviyesinin de üzerine çıkarmak” gibi bu gün bile içeriği tartışılmayan ve anlaşıl(a)mayan bir hedef ortaya koydu.

Sosyolojik olgunlaşmanın ve tarihin seyri içerisinde Batı’dan da alacağını alarak yoluna devam etmek üzere gelecek nesillere bir büyük hedef bıraktı.

Esasında bu stratejik hedefi en açık şekilde 10.Yıl Nutku’ nda ifade etmiştir ( Atatürk, 10.Yıl Nutku: 1933). Bu çerçevede çağdaş uygarlık düzeyi diyalektik bir kavramdır.

Atatürk döneminde bu sanayi devrimini yapmış, emperyalizm çağına ulaşmış batıdır, batılı toplumlar, batılı bilim ve teknolojidir.

Atatürk bu sözü söylediği zaman amaçladığı, iç içe geçmiş iki şey vardır:

‘çağdaş ekonomik altyapıya sahip olmak’ ve ‘bu altyapının içerdiği topluma ulaşmak’.

Yaptığı bütün devrimleri bu amaç doğrultusunda gerçekleştirmiştir.

Bütün bunlar için de metodu vermiştir: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”.

Bilimde sabit, dogmatik değil devamlı gelişiyor ilerliyor.

Bu bağlamda dogmatik değil pragmatik uygulamalarla, yani somut durumları göz önünde bulunduran Atatürk, o dönemde öncelikle çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için batıda olduğu gibi endüstri toplumunu hedef olarak göstermişti.

Çağdaş uygarlık düzeyi kavramının ilk basamağı Mustafa Kemal’de hep tam bağımsızlıktır, başta mali olmak üzere her alanda tam bağımsızlıktır ki bunun yolu da sanayileşmek ve üretmektir.

Atatürk, milletine “çağdaş medeniyet seviyesinin de üstüne çıkmak” gibi yüce bir ülkü devretmişti ve bu Avrupa uygarlığından farklı, kendi öz kültürümüzle alternatif bir uygarlık yaratmaktı.

Çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkacak olan şey esasında çağdaş milli Türk kültürü idi.

Medeniyet kurucusu ve taşıyıcısı bir milletin lideri olarak Atatürk’te;

Cumhuriyeti yapılandırırken Avrupa’yı dikkate alıyor, ama başta komşuları olmak üzere çok yönlü ve çok boyutlu ilişkiler kurmayı da ihmal etmiyordu.

Yaptığı işlerde, attığı adımlarda hep bir denge ve tutarlılık söz konusudur.

Esasında Atatürk, Türk kamuoyuna yıllardır uygulanan propagandaların aksine;

Avrupa’yı hedef göstermiyor aksine Avrupa’yı geçilecek bir durak olarak görüyor.

Bunu en açık şekilde 10.Yıl Nutku’ nda görmekteyiz : “Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır “ diyor.

Atatürk, Avrupa’dan da alacağını alarak, yoluna devam etmek üzere çizdiği yol haritasında ‘milli Türk kültürüyle muassır medeniyet seviyesinin de üstüne çıkmak’ gibi bir büyük ülküsü, misyonu vardır ki bu hedefinde dünyada alternatif bir Türk medeniyeti yaratmak söz konusudur.

Ancak Atatürk’ün bu stratejik hedefi ve Türk Milletine yüklenen görev ölümünden sonra İnönü Dönemi’yle beraber ustalıkla batılılaşmak, Avrupalılaşmak formatına, üstelik kendisi referans gösterilerek değiştirilmiştir (Çetin Yetkin, 2003)

Attila İlhan’ın da ısrarla üzerinde durduğu gibi İnönü’nün CHP diktası döneminde, Mustafa Kemal Paşa’nın ‘çağdaşlaşmak’ ilkesi, gayet ustalıkla ‘batılılaşmak’ biçimine dönüştürülmüştür (Attila İlhan, 2003: 63).

Atatürk’ün önce Batı’ya ulaşma ve sonra Batıyı aşma projesindeki yol haritasının Atatürkçülük propagandasıyla dinamitlendiği, farklı mecralara çekilerek ve bizzat Atatürk’ün isminin kullanılarak başkalaştığı ve değiştirildiği görülecektir.

İki safhalı olan Atatürk’ün çağdaşlaşma planında önce Batı’ya ulaşma, daha sonra onunda üstüne çıkarak milli Türk kültürüyle alternatif üstün bir medeniyet yaratma projesinin ikinci aşamasının ise, tamamen unutulduğu, anlaşıl(a)madığı veya yok sayıldığını görüyoruz.

Birinci aşama olan, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma yani Batı’ya ulaşma, batılılaşma veya Avrupalılaşma olarak algılanmıştır.

Mesela, İnönü döneminin kültür liderlerinden Nurullah Ataç’ın şu sözleri o dönemin eğilimlerini göstermesi açısından oldukça dikkat çekicidir: “Bizim devrim dediğimiz hareketin amacı bu ülkeyi Batı ülkelerine benzetmektir; devrimcisi ile gelenekçisi ile; Biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalıların eğitiminden geçmedik, onun için ne denli uğraşsak Avrupalılar gibi olamıyoruz, buna üzülüyoruz; Gençleri, kendilerine hür edebiyatı öğreterek kurtarabiliriz.

Eski Yunaneli’ nin, eski Roma’nın edebiyatı, Platon’u, Aristophales’i, Euripides’i, Horatius’u, Vergillius’u okusunlar, yalnız birini değil, hepsini okusunlar, onların etkisi ile yetişen Avrupa edebiyatlarının eserlerini okusunlar.”

Buna karşılık, Ataç, ‘halk musikisini sevenleri’ uygarlığa düşman saymakta, aydınları bu laubalilikten vazgeçirmek gerektiğine inanmaktadır.

Mutlaka alaturka musikiden kurtulmamız gerektiğine, hatta divan şiirini de okumamamız gerektiğini iddia etmektedir (Attila İlhan, 2003: 64).

Yani bu örnekte de görüldüğü gibi; kendi öz kültüründen uzak, kendi toplumunun değerlerinden kendini arındırmış yabancılaşmış bir aydın kitlesi hayal edilmektedir.

Günümüzde maalesef bu hayalin büyük oranda gerçekleştiğini görmekteyiz.

Durmuş Hocaoğlu’nun yorumuna göre ise, “İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı dönemi olan 1938 ilâ 1950 arası, Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş esprisinin büyük oranda ortadan kaldırılmış olduğu, Türkiye’ye ve Türk milliyetçiliğine büyük zararların verildiği, kara ve talihsiz bir devirdir. Bu dönem, bu açıdan, sâdece sıradan bir devlet veya cumhurbaşkanı değişikliği değil, bir zihniyet değişikliği; bir cumhurbaşkanı yerine bir başkasının değil bir zihniyetin yerine bir başkasının ikaame olmasıdır ”( Durmuş Hocaoğlu, 2000:110)

Atatürk’e göre bir devletin dayandığı esaslar “bağımsızlığı tam” ve “kayıtsız şartsız milli egemenlikten ibarettir” (Afet İnan, 2000:37).

Cumhuriyet ile birlikte çağın gereği olarak modernleşmek için batı tipi yönetime ve yapılandırmaya geçiliyordu, ancak batı ve Türk toplumunun yapısı ve dinamikleri farklı idi. Toplumsal yapısı sınıfa dayalı olan Batı’ya karşın, Türk toplumu, sınıflı bir toplum değildi.

Batı da egemenliğin başka sınıflara kaymaması için bunu garanti eden müesseseler kurulmuştu. Atatürk’te basın gibi benzer demokratik kurumları ve gerekli alt yapıyı sağlamak için uğraştı.

Onun döneminde Avrupa’da faşizmin ayak sesleri yükselirken, genç Cumhuriyette demokrasiye geçiş denemeleri yapılıyor, halkın aydınlatılması ve ilerlemesi için gerekli olan kurumların zemini inşa edilmeye çalışılıyordu.

Bu çerçevede kendi toplumuna uygun yöntemler kullanıp yeni adımlar atılmış ve halkın hizmetine sunulmuştu.

Atatürk kopyacı bir zihniyetin tersine, güçlü devlet düşüncesinden hareket ederek;

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu;

Seçim sisteminin çoğunluk esasına dayalı olacağını;

Millete ait olan egemenliğin uluslararası kurumlara devredilemeyeceğini sadece milletin seçeceği vekiller tarafından kullanılacağını değişmez kurallar olarak belirlemişti.

Zaten Türkler yapıları itibariyle demokrat, hür ve sorumlu vatandaşlardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, bizzat Türk kültürüyle yoğrulmuş Türk milliyetçileriydi.

Bu bağlamda Türk milleti, bireysel hürriyetinden ve çıkarlarından Anayasa’da belirlendiği kadarını cumhuriyete bırakmıştır.

Cumhuriyet, bireyin ona bıraktığı bu kısım hürriyeti, bireyin ve Türk Milleti’nin içte hürriyetini ve dışa karşı bağımsızlığını sağlamak için kullanır ( Afet İnan, 2000: 70) şeklinde bir düzenleme yapılmıştı.

O şöyle diyordu: “Bugün vardığımız barışın devamlı olacağına inanmak safdillik olur. Bir anlık gaflet ulusun bütün yaşamını tehlikeye sokar. Hukukumuza, onurumuza saygı gösterildikçe, karşı saygıda asla kusur etmeyeceğiz.

Fakat, ne çare ki zayıf olanların hukukuna saygı gösterilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için her türlü olasılıkların gerektireceği hazırlıkları yapmakta asla gecikmeyeceğiz.’’ ( Atatürk’ ün Söylev ve Demeçleri, :202).

Devletler hukukuna saygı gösteren, insanlık ailesine değer veren Türk dış politikası, “Türk milletini o ailenin ayrılmaz bir unsuru saymıştır” ( Hamza Eroğlu,1987:283)

Atatürk yaptığı bir konuşmada insanlık ailesinin yerini ve değerini güçle vurgulayarak şöyle demiştir: “...bugün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler.

Bu itibarla insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, bütün cihan milletinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa, bütün dünya milletlerinin saadetine hadim olmaya elinden geldiği kadar çalışmalıdır.

Bütün akıllı adamlar takdir ederler ki, bu vadide çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez.

Çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetini temine çalışmak demektir.

Dünyada ve dünya milletleri arasında sukün, vuzuh ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur....

Milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabii evvela ve evvela kendi milletinin mevcudiyet ve saadetinin amili olmak isterler.

Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lazımdır.

Bütün dünya hadiseleri bize bunu açıktan açığa ispat eder.

En uzakta zannettiğimiz bir hadisenin bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz.

unun için beşeriyetin hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu addetmek icap eder.

Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün aza müteessir olur. ... ”3

Sonuç Türkiye Cumhuriyeti, Şark Meselesi eksenindeki uluslararası ortamda Batılılar tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünüp, parçalanması sonucu onun kalıntıları üzerinde kurulmuş bir devlet olarak birçok özelliğini ve bazı kurumlarını bu büyük İmparatorluktan miras olarak almıştır.

Cumhuriyet kurucuları, Türkiye’de yaygın olarak iddia edilenin ve tarihsel gerçeklerin aksine, bir Ortaçağ toplumuyla değil, son asrını modernleşme sancıları ve hayatta kalma mücadelesi ile geçiren İmparatorluğun bakiyesi bir toplumla yola çıkmışlardı.

Bilindiği gibi, son iki yüz yıl dünyanın bütün büyük devletlerini meşgul eden Şark Meselesi, güç dengesinin tesisinde en mühim unsur olarak bugün olduğu gibi entrikalara, kıskançlıklara ve pazarlıklara sebebiyet vermişti.

XVIII.-XIX. yüzyıllarda uygulanmış olan güç dengesi politikası, Batı devletleri tarafından Avrupa sınırları dışına taşınmış, Anadolu ve Ortadoğu’da, Osmanlı toprakları üzerinde bir menfaat çatışmasına dönüşmüştü.

Milli Mücadele ve tam bağımsızlık hareketinin tarihi koşullarında zorlamasıyla 1919 yılında Anadolu’da ortaya çıkması ve Türkçülüğü tetikleyerek Batı emperyalizmine karşı silahlı mücadeleye girişilmesi, çatışmanın niteliğini temelden değiştirmişti.

Türk modernleşmesiyle paralel giden bu dönemde, dış politika da bizzat Atatürk tarafından formüle edilerek, onun gözetiminde başarıyla uygulandı 4 (Jacob M.Landau, 1979: 40) .

Atatürk, çok geniş kapsamlı bir kalkınma ve çağdaşlaşma programı uygularken, Türkiye’nin dış politikasını da sadece Avrupa ülkeleri ile sınırlamadı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde bir ulus devlet yapılanmasıyla kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ve iç politikası, imparatorluktan ulus devlete geçişin sancılarını içerdiği gibi, aynı zamanda çağdaşlaşma çabaları da daha radikal bir hal alarak topyekun bir modernleşme aşamasına geçilmiştir.

Bu geçiş, iç dinamiklerden çok, Batı emperyalizminin dünyayı ve Osmanlı coğrafyasını paylaşma kavgasının bir ürünü olan I. Dünya Savaşı’nın ardından, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa tarafından çökertilmesinin sonucu olarak gerçekleşmiştir.

Türk siyasi tarihinde 1919-1938 arası dönem “Atatürk dönemi dış politikası” olarak kabul edilir.

Atatürk Dönemi’nin stratejik anlamda en tipik özelliği, hedefi olan ülke olması ve her şeye rağmen Atatürk’ün kurduğu devleti birinci ligde tutmaya çalışmasıdır.

Dış dinamiklerin müdahalesi, geçmişin aksine, Atatürk Döneminde çok kolay değildir.

Hem kendi ülkesi, hem de dünya barışı için söyledikleri onun çağının çok ötesinde bir dünya lideri olduğunu göstermektedir.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetirken kullandığı stratejik iletişimin, ilkelerinin ve getirdiği prensiplerin üzerinde hassasiyetle durulması gerekmektedir.

Maalesef, kültür şokuna ve çeşitli propagandalara maruz kalmış Türk Milleti kendi tarihini, kimliğini ve medeniyetini çok iyi bilmiyor.

Kendi özünü tanımayan veya farkında olmayan Türk halkı doğal olarak ta kendi potansiyelinin ve geleneklerinin de farkına varamıyor.

Hem kendi devrinde, hem de ölümünden sonra günümüze kadar gelişen ve gelişmekte olan milletlerarası olaylar da gösteriyor ki Cumhuriyetin kurucusunun ilkeleri önemlerinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Atatürk’ün başta dış siyaset olmak üzere devlet yönetim anlayışı, stratejik yaklaşımları ve yorumları, günümüz içinde hem kendi ülkemiz hem de dünya barışı açısından çok önemli mesajlarla doludur. Atatürk’ün çeşitli zamanlarda dış politika alanında ortaya koymuş olduğu pragmatik ilkeleri, gerçekçilik, akılcılık, hukuka bağlılık, barışseverliği gibi, zaman ve şartların farklılıklarına rağmen birbirine bir mantık silsilesi içinde bağlanmış işlevsel stratejik ilkelerdir.

Bu yüzden, aradan geçen zamana karşın dış politika ve uluslararası ilişkilerde bu ilkeler, bugün de dış politikada temel oluşturacak sağlam bir fikir sistemini meydana getirmektedir (Ergün Aybars, 2004: 361-369).

Aslında Atatürk’ün dış politika ile ilgili stratejileri ve olaylara yaklaşımları, bugünün milletlerarası ilişkilerinde karşılaşılan birçok meselede de yol gösterici niteliktedir.

Türklük, millilik, ulusal egemenlik eksenindeki politikalarıyla yaşadığı sürece tam bağımsızlık ve ulusal bağımsızlık anlayışını Türkiye’nin resmi politikası haline getirmiş ve “ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir ulusun evladı olmalıyım” demişti.

Türklerin bağımsızlığına düşkün olduğunu bilen ve ‘ya istiklal ya ölüm’ bilinciyle hareket eden Atatürk, Misak-ı Milli’de ifadesini bulduğu biçimde her alanda bağımsızlığın gerçekleştirilmesine ve onun özenle korunmasına çalıştı.

Bu yüzden Kurtuluş Savaşı sırasında yakın çalışma arkadaşları arasında bile taraftar bulan “manda” fikrine sürekli karşı çıktı.

Savaş sonrasında da Türkiye, tam bağımsızlığını korumaya yönelik politikalar izledi.

Atatürk Türkiye’si, ülkenin bağımsızlığının korunmasında, çok çetin diplomatik bir savaşın sonunda elde edilen Lozan dengesinin sürdürülmesine özen göstermiştir.

Atatürk Batılılarında üzerinde durduğu gibi en büyük Türk milliyetçisidir, hiçbir zaman da bir batı taklitçisi olmamıştır.

“Hangi bağımsızlık var ki yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin, tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir” diyen Atatürk’ün bütün politikalarında tam bağımsızlık, kendi milletine ve gücüne güven söz konusudur.

Milli Türk kültürünü en modern vasıtalarla geliştirerek gerçekleşecek olan çağdaşlaşma, kendi özüyle değerlerini yitirmeden, millilik ve Türklüğün her alanda vurgusu yapılarak oluşturulacaktı.

Esasında, Atatürk’ün batılı formatta çağdaşlaşma stratejisi tam bağımsızlık içinde ve milli hakimiyet temelinde taktik bir batılılaşmadır.

Günün şartları içinde siyasi birliklere açıktır hatta önderlik yapmaktadır.

Atatürk, devletin bağımsızlığına, dünyadaki onurlu ve saygı duyulan konumuna ve eşitlik ilkelerine gölge düşürecek hiçbir uluslararası ilişki içine girmemiş, böyle bir ilişkinin kurulmasına da müsaade etmemiştir. Bu bağlamda milli Türk kültürüyle beraber orijinal bir uygarlık yaratma peşinde olan, pragmatik olarak Avrupa’yı dikkate alan Atatürk, Avrupa’yı gelecek dünyayı şekillendirmede hedef değil, geçilecek ve onunda üzerine çıkılacak geçici bir durak olarak görüyordu.

10.Yıl Nutku’ nda söylediği gibi, Atatürk’ün derdi Avrupalı olmak değildir, ulusal kültürümüzü ona uyumlaştırmak da değildir.

Bu, yepyeni bambaşka bir şey öne çıkarılan milli Türk kültürüyle özgün bir Türk modernleşmesidir. Maalesef Atatürk’ü anlatan kaynaklarda bu hayati öneme sahip ülküye ve O’nun gerçekleştirmek istediği hedefe pek rastlamamaktayız.

Dolayısıyla da Türk Milleti Atatürk’ün ne yapmak istediğini anlayamamıştır.

Biz bu çalışmamızda bu önemli tarihsel gerçeğin ve Atatürk’ün hedefinin üzerinde hassasiyetle durarak, literatürdeki bu açığı kapatmaya gayret ettik.

Ayrıca milletine bağlılık ve yalnız milletine karşı sorumluluk anlayışı çerçevesinde şekillenen milliyetçi yaklaşımları da tamamen ortadan kaldırılarak, olmayan sanal bir Atatürkçülük yaratılmıştır.

Benim manevî mirasım ilim ve akıldır diyen Atatürk, kendisi bir Atatürkçülük tanımlamamış, ancak ölümünden sonra, O’nu yorumlayanlar adına Atatürkçülük denilen bir olgu oluşturmuşlardır.

Zaten ortalık da ondan sonra karışmıştır.

Bizzat Atatürk’ün de karşı olduğu bir nevi “kutsallaştırılmış kişi kültü” yaratılmıştır.

Bu anlayış Atatürk’ü, kendisinin bu yönde hiçbir tavsiyesi veya telmihi dahi olmadığı halde, Millet ile, Vatan ile, Bayrak ile eş-anlamlı hale getirmiş, kendi adlarıyla ve açık fikirlerle ortaya çıkamayanlar herhangi bir tartışmayı “O”nun adıyla noktalamayı yeterli görmeye başlayarak Atatürk’ü istismar etmişlerdir.

Bunun, toplumun olgunlaşmasıyla taban tabana zıt, açık bir yetmezlik olduğu aşikar bir husustur.

Bu çerçevede Atatürkçülüğü ve yarattığı etkiyi savunarak yok etme stratejisi, belki de en yaygın biçimiyle Atatürk’e karşı kullanılmış, Atatürk’ün düşünce ve eylem sistemi, kendi özüyle uyuşması olanaksız, karşıt emperyalist politikalar içinde, üstelik kendi adı kullanılarak ustaca uygulamadan kaldırılmıştır.

Neticede;

Atatürk’ün milli ve umumi tarih tecrübelerinden ilham alarak tespit ettiği, günümüz sorunlarını da çözecek mahiyetteki politikaları, stratejik yaklaşımları ve devleti yönetme tarzı;

Türk ulusuna ışık tutma, yol gösterme yönünü de güçlendirdiğinden üzerinde hassasiyetle durulması ve yeniden incelenmesi gereken konulardır.

Yrd. Doç. Dr. Emel POYRAZ

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Öğretim Üyesi

KAYNAKÇA

Akşin, Abdülahat (1991). Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara: TTK Basımevi AKDT Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları Dizisi XVI, sayı:56.

Akşin,Sina (2007). Kısa Türkiye Tarihi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Ahmad, Feroz (2002). Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev:Yavuz Alogan, İstanbul:Doruk Yayınları, 2.baskı. Ahmad, Feroz (2002). Demokrasi Sürecinde Türkiye, çev:Ahmet Fethi, İstanbul: Hil Yayın, 2.baskı. Akçura,Yusuf (1998). Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara:Türk Tarih Kurumu Basımevi, 4.baskı. Akdes,

Nimet Kurad(1994). Türkiye ve Rusya, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Seviç Matbaası.

Akın, Rıdvan (2001).TBMM Devleti(1920-1923) Birinci Meclis Döneminde Devlet Erkleri ve İdare, İstanbul: İletişim Yayınları.

Akyol, Taha (2008). Ama Hangi Atatürk, İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık, 2.baskı. Atatürk,

M. Kemal (1997). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara: TTK Yayınları.

Avcıoğlu, Doğan(1998). “İngiliz Emperyalizminin Türkiye’yi Yok Etme Planı”, Milli Kurtuluş Tarihi 1. cilt, İstanbul: Tekin Yayınevi.

Aybars, Ergün (1998). İstiklal Mahkemeleri “Yakın Tarihimizin Gerçekleri”, İstanbul: Milliyet Yayınları, 2.baskı.

Aybars, Ergün (2004). “Atatürk’ün Evrenselliği”, Atatürkçü Düşünce El Kitabı I, Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi.

Akyüz, Yahya (1993). Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1993’e), İstanbul. Dilan,

Hasan Berke (1998). Atatürk Dönemi Türkiye’nin Dış Politikası (1923-1939), İstanbul: Alfa Yayınları.

Engin, Vahdettin (2005). II.Abdülhamid ve Dış Politika, İstanbul: Yeditepe Yayınevi. Engin, Vahdettin (2007). Kurtlar Sofrasındaki Osmanlı, İstanbul: Yeditepe Yayınevi.

Eroğlu, Hamza(1987). Türk Devrim Tarihi, Ankara: TTK. Gönlübol,

Mehmet, Cem Sar (1993). “1919-1938 Yılları Arasında Türk Dış Politikası”, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1990), Ankara: Siyasal Kitabevi, 8.baskı.

Georgeon, François (2006). Osmanlı-Türk Modernleşmesi (1900-1930), çev:Ali Berktay, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Georgeon, François (2006) Sultan Abdülhamid,

Ali Berktay(çev.),İstanbul: Homer Kitabevi. Goloğlu, Mahmut (2007). Devrimler ve Tepkileri (1924-1930) Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-I İstanbul : Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Hobsbawn, Eric J.(1987). The Age of Empire1875-1914, chapter 5 “Peace ”, chapter 13 “From Peace to War” London: Weidenfeld and Nicolson.

Hocaoğlu, Durmuş (2000). “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçişte Türk Milliyetçiliği ve Batı Milliyetçilik Gelişmeleri”, Türk Ocakları Yüzyıllığı, Türk Yurdu Yayınları, No: 66, Yıllık Dizisi: 2, Ankara: Ardıç Yayıncılık. İlhan, Attila (2003). Hangi Atatürk, İstanbul: Kültür Yayınları.

İnan, Afet. (2000) Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, (sadeleştirerek yayına hazırlayanlar: Ali Sevim, Azmi Süslü ve M. Akif Tural) Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları.

Kalafat, Yaşar (2003). Bir Ayaklanmanın Anatomisi Şeyh Sait, Ankara: ASAM Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, genişletilmiş 2.baskı.

Karal, Enver Ziya(1983). Osmanlı Tarihi, cilt:V, Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Koçer, Hasan Ali (1991). Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923), İstanbul. Olcay Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküş Belgeleri (Mondros Bırakışması, Sevr Antlaşması, İlgili Belgeler), Ankara:SBF Yayını.

Özdemir, Hikmet (2006). Atatürk’ün Liderlik Sırları, İstanbul, Remzi Kitabevi, 4.basım.

Öztürk Cemil (ed.) (2005). İmparatorluktan Ulus Devlete Türk İnkılap Tarihi, Ankara: Pegem A Yayıncılık Pehlivanoğlu, A.Öner (2005). Sevr, Lozan Antlaşmaları ve Avrupa Birliği, İstanbul: Kastaş Yayınevi.

Pekel, İhsan (2005). Atatürk’ü Anlamak ve Anmak II, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara:Türk Hava Kurumu Basımevi İşletmeciliği.

Ramsaur, Ernest Edmondson (2007). Jön Türkler ve 1908 İhtilali, Nuran Yavuz(çev.), İstanbul: Pozitif Yayınları.

Kili, Suna (2003). Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, İstanbul: Kültür Yayınları, 8.baskı.

Tunaya, Tarık Zafer (2002). Türkiye’de Siyasi Gelişmeler, 1876-1938, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Türkdoğan, Berna (2000). Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası (Makaleler), Ankara: ADTYK Atatürk Araştırma Merkezi.

Ülman, Haluk “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Dış Politika ve Doğu Sorunu”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, c:1-2.

Yetkin, Çetin (2003). Karşı Devrim, İstanbul: Otopsi Yayınları, 2.Basım.

Yılmaz, Sait (2012). “Türk Savaş Sanatı ve Stratejisi”, 21.Yüzyıl Dergisi Kasım sayısı

Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2018, 09:48
YORUM EKLE